Türklerde Savaş Ve Taktik

Dünya üzerinde yaşamış ve yaşamakta olan her bir millet diğerlerinden farklı özelliklere sahip olmuş ve bu karakteristik özellikleriyle tanınmışlardır. Toplumları meydana getiren insanların deri rengi, ırkî ve antropolojik özellikleri, hayat tarzları, dinî inanış ve anlayışları, eğlence ve törenleri, kullandıkları kap kacaklar, silahlar ve araçlar ve hatta ordu teşkilatları kendilerine has ve pek çok farklı özelliklere sahip olup olmamaları onları birbirinden ayıran faktörler olmuştur. Milletleri birbirinden ayıran farklı alışkanlık, uygulama ve kurumların detayları üzerinde düşünmemiz de mümkündür. (Türklerde Savaş Ve Taktik)

Tarihte, Sümerlerin yazıyı icat etmeleri, eski Mısırlılar inşa ettikleri piramitleri, Fenikeliler ve Venedikliler gemicilikleri ve deniz ticaretindeki ustalıkları, Grekler üzüm, şarap üreticiliğindeki maharetleri, Romalılar sahip oldukları topraklar üzerinde uyguladıkları usta siyasetleri gibi ilk anda göze çarpan bir takım belirgin özellikleriyle tanınmışlardır.

Türk adının ortaya çıkmasıyla birlikte ise, bu millet ile karşı karşıya gelen diğer toplumların zihninde ilk beliren özellikleri savunma ve ordu kurma konusundaki ustalıkları olmuş, konuyla ilgili akademisyenlerin aynı veya farklı fikirler ortaya koymalarıyla birlikte, her yeni belge ve değerlendirme Türklerin askerî özellikleri hakkında bilinenlere yenilerini eklemekte ve eskilerini desteklemektedir. Bu sebeple, bu makale bir yandan Türklerin askerlik yetenekleri konusunda bilinen bazı özelliklerini yeniden gözden geçirirken diğer yandan da ilk kez ortaya çıkmış olan belgelerle karşılaştırmayı amaçlamaktadır.

Herodotos’un “Tarih”i, Xenophon’un “Anabasisi”i ve Ammianus Marcellinus’un “Tarih”i, eski Türk topluluklarına mensup kavimlerin yaşayış tarzları, karakter özellikleri hakkında bilgi vermektedirler. Ayrıca, Justinianus’un tarihçisi Procopius, 552-558 yılları arasını ele alan, Wars (Savaşlar) adlı sekiz kitaptan oluşan eserinde, Vandal, Got ve İran savaşlarını anlatırken kendilerini yakından etkileyen Hunlar ve Avarlar gibi kavimlerin özelliklerinden bahsetmektedir. Şüphesiz altıncı yüzyıldan çok önce Türkler Orta Asya’da yaşamaktaydılar.

Ancak, ilk kez 552’de “Göktürk” Devleti olarak ortaya çıkmalarına kadar Bizans kaynaklarında “Türk” adı geçmemiştir. Altıncı yüzyılda ise; İpek Yolu’nun güvenliği, ipek ticareti dolayısıyla Türk-Bizans ilişkilerinde önemli bir dönem başlamıştır. İki devlet arasında ekonomik ihtiyaçların bir sonucu olarak ortaya çıkan ilişkiler, sonraları askerî ve siyasî bir mahiyet kazanarak artmıştır.

Altıncı yüzyılın ikinci yarısında, Bizans İmparatorluğu tarihinin de önemli bir meselesi haline gelen Türkler, böylece tarihî kaynaklarda da yer almışlardır. Eski Türk topluluklarına mensup olan Göktürklerin adının geçtiği üç önemli kaynak vardır. Zemarchus başkanlığında Göktürklere gönderilen elçilik heyetinde bulunan Menandros, Protector (Koruyucu) adlı eserinde, Orta Asya’daki Türklerle ilk karşılaşmasında gördüklerini kaleme almıştır.

Eser, 558-582 yıllarını içine almakta olup bütün halinde günümüze ulaşamamıştır. Menandros eserinde daha çok Türklerin fizikî görünüşleri, inançları, yaşayış tarzları gibi konuları ele almaktadır. Menandros’un kitabı, Orta Asya’daki Türklerden ve “Türk” adından bahseden ilk Bizans kaynağı olarak Türk tarihi için de oldukça önemlidir. Theophylactus Simocattes ise, 582-602 yılları arasında hüküm sürmüş olan İmparator Maurice[1] Dönemi’nin tarihini yazmıştır. Theophylactus’un Karadeniz’in kuzeyindeki milletler ve Türkler hakkındaki anlatımlarında Menandros’tan etkilendiği anlaşılmaktadır.

İmparator Maurice’in (582-602), ülkesinin etrafında bir güvenlik meselesi oluşturan milletlerin askerî durumlarından bahseden Strategicon (Strateji) adlı eseri ise, konumuzla ilgili doğrudan bilgiler vermektedir. Maurice, eserinde sadece Türkler ve diğer milletlerin savaş tekniklerinden bahsetmez. Aynı zamanda bunlara karşı hangi tür stratejiler uygulanması gerektiği konusunda da halkını uyarır. Böylece altıncı yüzyılın ikinci yarısı boyunca, farklı Bizans İmparatorluğu’nun tarihçileri tarafından kaleme alınan eserlerde Türk tarihini ve özellikle de tarihçilerin Türkler hakkındaki görüşlerini kesintisiz olarak öğrenebiliyoruz.

Kaynaklardaki bilgilerin değerlendirilmesi sonucunda, tarihçilerin Türklerin karakteristiği hakkında ilk gözlemledikleri özelliklerinin askerî vasıfları olduğu göze çarpmaktadır. Şimdi Bizans kaynaklarında Türklerin bu özelliklerini anlatan kısımlarla diğer kaynaklardaki bilgilerin karşılaştırmasını yaparak, bunların doğruluğunu tespit etmeye çalışalım.

Bizans İmparatoru Maurice, İskit halkının karakterinden söz ederken bunlardan “sadece Türkler ve Avarların askerî bir sisteme sahip” olduklarından bahsederek bunların içerisinde de yalnızca Türklerin kendilerini savaş için hazırladıklarını belirtir.[2]

Bozkır ikliminde yaşayan bir millet olan Türkler için bu sert iklim şartları, coğrafî faktörler, Orta Asya’daki diğer boy ve milletler arasındaki mücadeleler zorlu bir hayat tarzını gerektiriyordu.[3] Bu çetin şartlar Türklerin savaşçı olarak yetişmesine sebep olmuş ve tarihte de “ordu-millet” olarak tanınmaları sonucunu doğurmuştur. Soğuk ve sert iklim şartlarında yaşayan insanlar, zor şartlara kolaylıkla alışabilirler. Maurice’in açıklamalarına göre de, Türkler, “her türlü yokluk ve kıtlığa, sıcağa ve soğuğa dayanıklıydılar”.[4]

Maurice’in bu ifadeleri, Ammianus’un Hunlar hakkında yazmış olduğu karakteristik özelliklerle benzerlik göstermektedir. Bizans tarih yazarlarında, özellikle Maurice’in diğer milletler hakkındaki izahlarında, ırkî özellikler bakımından birbirine benzeyen toplulukları veya milletleri aynı kategoride değerlendirmek adeta bir gelenek haline gelmiştir.

Mesalâ Maurice, bir yandan kuzeybatı ülkelerinin insanları olan Lombartlar, Franklar ve bunlara benzeyen diğer milletleri (ki Tacitus’un Almanlar hakkında yazdıkları da Maurice’in Lombartlar ve Franklarla ilgili olarak söylediklerine benzemektedir)[5] aynı grupta tanımlarken; Türkler (Göktürkler), Avarlar ve Karadeniz’in kuzeyindeki diğer bazı toplulukları da İskit olarak ifade etmiş ve bunların benzeyen özelliklerini de genelleştirmiştir.

Türklerin savaşa yatkın bir millet olmasının tek sebebi, tabii şartlar değildi elbette. Onların millî tabiatlarından kaynaklanan “bağımsızlıklarına olan düşkünlükleri”[6] ve ayrı ayrı boylar halinde yaşama istekleri, birbirinin üstünlüğünü kabul etmeyen, fakat birbirine komşu olarak yaşayan boylar arasındaki mücadeleleri arttırmıştı. Bütün bu boylar arasında her biri lider olma sevdasına düşmüş ve bu mücadeleler Çin entrikaları ile körüklenerek Türk toplulukları arasındaki iç savaşlar yıllarca sürdürülmüştür.

Kendi aralarında bir araya gelmelerini engelleyen bir durum olarak ortaya çıkan “baş olma sevdası”nın üstesinden gelinemediği halde Türkler bir de Çin’i hakimiyet altına almaya çalışmışlar ancak bu konuda uzun süreli bir başarı sağlayamamışlardı. İşte bütün bu karakteristik özellikler ve çevre şartları Türklerin her an savaşa hazır olmalarını gerektiriyordu.

Böyle sert bir iklimde Türklerin savaşlarda ve ulaşımda en büyük yardımcısı atlardı. Maurice’e göre, Türk “Çocukları 3-4 yaşlarından itibaren koyun sırtında ata binme talimi yapar, erkek ve kız çocuklar daha sonra at üzerinde alıştırmalarına devam ederek erken yaşta iyi at binicileri olurlardı. Böylece yetişkin olduklarında büyük bir ustalıkla ata binerler, atı üzerinde yer, içer, uyur ve bütün günlerini geçirirlerdi. Hunlarda olduğu gibi Göktürkler de adeta yürümekte güçlük çekerlerdi”.[7]

Türklerde atın toplum hayatında oynadığı rol hakkında elbette söylenecek çok şey vardır. Öncelikle, Türkler, tabiatla mücadele ederken ona hakim olmayı sağlayacak en uygun vasıtaları da kullanmışlardı. Bunların da en başında geleni at idi. Yaşadıkları çevreye uygun hayat standardını ve tarzını at sayesinde geliştiren Türkler “atlı-göçebe medeniyet”i oluşturmuşlardır.[8] Ancak konumuz itibariyle burada özellikle Bizans yazarlarının görüşlerine yer vereceğimizden atın Türk toplumundaki yerini detaylı bir şekilde ele almayacağız.

Maurice, Türklerin, kişi başına birkaç at olmak üzere savaş meydanına çok sayıda atı getirerek hem yiyecek ihtiyaçlarını karşıladıklarını[9] ve hem de düşmana kalabalık bir ordunun kendilerine doğru geldiği hissini vererek hasımları arasında korku oluşturmaya çalıştıklarını anlatmaktadır.[10] Türkler, Romalılar ve İranlılar gibi siper kazmazlardı. Atlarını çadırlarının yanına birbirine yakın bir şekilde bağlayıp sıralayarak savaş başlayıncaya kadar bu şekilde korunurlardı. Savaş meydanına getirilen atlar, özel zırhlarla örtülü olduklarından bir Türk askeri için onlar, savaş anında bir kalkan vazifesi gören bir koruyucuydu.

Savaş aleti olarak Türkler, zırh, kılıç, ok ve yay kullanırlardı.[11] Diğer alanlarda olduğu gibi savaş aletlerinin yapımında da Türkler arasında demir önemli bir madendi. Türkler, Bizans elçilik heyetine ticaret yapmak amacıyla demir sunduklarından, Menandros, karşılaşmış oldukları diğer milletler içerisinde Türkleri demir madenleri ile tanımıştı.[12]

Göktürklerle Avarların benzer bir askerî sisteme sahip olduklarını belirten imparator Maurice, Bizans’ın o zamana kadar Göktürkler ile doğrudan doğruya herhangi bir savaşa girişmemiş olmaları sebebiyle Türk savaş tekniğini de yakından gözlemleyememişti. Fakat, İmparatorluğun yakınında bulunan sürekli düşmanları olan Avarların savaş teknikleri veya onlar vasıtasıyla Türkler hakkında almış oldukları bilgiler sayesinde Türk savaş yöntemleri ile ilgili bilgi vermektedir.

Maurice’e göre “Türkler, Romalılar ve İranlılardan farklı olarak, Avarlar gibi ordu kuvvetlerini belirli bir derinlik içerisinde yerleştiriyorlardı ve kuvvetlerinin çoğu atlı askerdi. Atlı askere sahip olmanın faydalı tarafları olduğu gibi zararlı yönleri de vardı. Çünkü Türkler, mücadele boyunca atlarından hiç inmezler ve hatta yürümekte güçlük çekerlerdi. Kendi ayakları üzerinde de uzun süre duramazlardı.”[13]

Orta Asya’daki savaş atları, burada yaşayan halk için elbette çok önemliydi. Fakat Maurice’in Türklerin atı kullanmaları ve günlük hayattaki rolünü açıklarken abartılı ifadeler kullandığı söylenebilir. Kültigin’in (Köl-tigin) kitabesinde, Türklerin atsız asker olarak da başarılı savaşlar verdiklerini anlatan ifadeleri,[14] Maurice’in Türklerin at kullanmalarından oldukça fazla etkilendiğini ve bu sebeple belki de büyük bir korku ile bu konuyu abarttığı anlaşılıyor.

Ayrıca açık bir şekilde Tonyukuk’un da savaş meydanında oluşturulan askerî hattın bir bölümünün atlı diğer bölümünün de yaya olduğunu belirten sözleri, Türklerin savaşlarda ata önem vermekle birlikte atlı ve yaya (süvari ve piyade) asker olarak savaşlarda yer aldıklarını göstermektedir.[15]

Maurice’in Türklerin ata binmedeki ustalıklarını açıklarken ayakta güçlükle durabildikleri, yürüyemedikleri şeklindeki ifadelerinde de aşırıya gittiği diğer belgelerle de izah edilebilir. Arap tarihçisi Cahız’ın Fezaili’l Etrak adlı eserindeki Humeyd adlı İran asıllı komutan da, Türklerin uzun süre at üzerinde oldukça uzun mesafeleri rahatlıkla kat edebildiklerini belirtmiştir. Ancak Humeyd, Türklerin, yürüyerek de uzun yolculuklara rahatlıkla dayanabildiklerini ifade etmiştir. Hatta bu konuda da çok iyi olduklarını izah etmektedir.

O, bir Türk’ün başka askerlerle yola çıktığını düşündüğünde “gece yürüyüşü uzadığı, yolculuk şiddetlendiği, menzil çok uzaklarda bulunduğu, yorgunluğun arttığı, insanların bitkin bir hale geldiği, bir an önce dinlenmek için can attığı hallerde dahi, eğer menzilin yakınında bir yaban eşeği veya geyik gördüğü, önüne bir tilki veya tavşan çıktığı zaman sanki bu kadar yolu yürüyen ve bu şekilde yorulan o insan değilmiş gibi Türkü yeniden zinde bir şekilde avının peşine takıldığını görürsün” demiştir.[16]

Maurice, Türklerin savaş taktikleri hakkında da bilgiler vermektedir. Bir imparatorluğun idarecisi olarak Maurice’nin savaş meydanında düşmanının savaşta kullanacağı teknik, oyun ve gücünü bilmesinin önemini kavramış olduğu anlaşılıyor.

Bütün bu bilgilere sahip olan bir ordu, karşısındaki kuvvetlere göre kendisini hazırlama fırsatı bulabilirdi. Bu sebeple Maurice, Bizans için büyük tehlike oluşturan Persler, Slavlar, Alman toplulukları ve İskitlerin savaş taktiklerini öğrenmeye çalışmış ve gözlemlerini not etmişti. Türk savaş tekniğinin esaslarını da tespit etmiş olan Maurice, içerisinde Türklerin de bulunduğu bir İskit ordusu üzerine yürürken bunları göz önünde bulundurmuştu.

Yazar, Türklerin savaş tekniği için herhangi bir isim vermemiş ancak uygulamalarını oldukça açık bir dille izah etmişti. Bu, Doğulu tarihçilerin, ordunun savaş sırasındaki dizilişini esas alarak, ilk Türk topluluklarının uygulamaları için ‘kurt oyunu’[17]veya İslâmiyet’ten sonraki Türk toplulukları dönemi için ‘hilâl taktiği’[18] adını verdikleri savaş stratejisiydi.

Her iki dönemde de ordunun dizilişi aynı mantığa dayanıyordu. Buna göre, ordu belli bir düzen içerisinde sıralanıyor ve savaş boyunca bu düzen dâhilinde ve verilen komutlar doğrultusunda hareket ediyordu. Pusuya yatarak, ortada hiçbir asker kalmamış gibi gösterip bir anda geri dönüp düşmanı bir çember içerisine almak bu taktiğin en belirgin özellikleriydi.[19] Üçüncü yüzyılda Bizans ordusu ile karşı karşıya gelen Gotların savaş sırasındaki durumundan bahseden Herodian “barbarlar, oldukça fazla sayıdaki askerleriyle Roma ordusunun etrafını çevirerek onları pusuya düşürdüler”[20]demektedir. İnsan tabiatı bir ve benzer olmakla birlikte uygulamalardaki farklılıkların varlığı da kaçınılmazdır. Bu sebeple Herodian, Gotların bu taktiği nasıl uyguladıkları konusunda ise bilgi vermemektedir.

Gerçekten de bu stratejide temel amaç, insan vücuduna girmiş mikropların ilaçlar yardımıyla kuşatılarak yok edilmesi gibi, düşmanın hiç tahmin edemeyeceği bir anda etrafını çevirmek ve onu yok etmekti. Türk ordusunun düşman karşısına önce sadece bir dizi asker olarak çıkması onları yanıltan en önemli meseleydi. Çünkü ilk anda alelade bir sıra olarak görünen ordu aslında, merkez ve iki kanat olmak üzere üç temel bölümden oluşuyordu.[21] Her bir parça birbirinden ayrı olmakla birlikte birbirleri ile sürekli bağlantı halindeydi. Savaş sırasında her bir parçanın farklı bir görevi vardı.

Merkez, ordu kuvvetlerinin kalbi durumundaydı ve gerekmedikçe durumunu değiştirmemesi gerekiyordu. Merkezin iki yanında bulunan kanatlar daha hareketliydi ve bunlar savaş sırasında, zamanı geldiğinde verilen komutla manevra yaparak düşmanı adeta bir çember oluşturarak kuşatırlardı. Düşman kuvvetleri Türk ordusuna doğru harekete geçtiğinde Türkler, düşmanın ordunun merkezine doğru harekete geçeceğini bildiklerinden, işte tam bu sırada iki kanadın harekete geçmesi emri verilir, böylece plan amacına ulaşırdı.

Bu arada düşman kuvvetleri bütün orduyu Türkler üzerine göndermiş bulunduklarından ve arkadan gelebilecek bir başka güç olmadığından savaş alanından çıkamazlardı. Savaş planını uygulamadaki bu disiplin ve kararlılığa rağmen Türkler, her ihtimale karşı geride bir grup asker daha bekletirlerdi.

Ayrıca Türkler, savaş sırasında farklı pusular kurarlardı. Gece, beklenmeyen bir zamanda düşman üzerine hareket etmek Türklerin en önemli savaş stratejisiydi. “Türkler, bu konuda da kendilerini eğittiklerinden onlar hiçbir zaman böyle sürpriz saldırılarla yakalanmazlardı”.[22]

Bir başka “İskit” tarzı savaş stratejisi ise, düşmanın yiyecek ve içecek ihtiyacını sağladığı kaynakları kurutmak ve insan ve hayvanları için kıtlık baş gösterdiğinde düşman üzerine harekete geçmekti. Türkler düşmanlarının en sıkıntılı zamanlarını kollarlar ve bunu fark ettikleri anda hasımları üzerine giderlerdi.[23]

Arap tarihçisi el-Cahız da, Fezaili’l-Etrak adlı eserinde Türklerin askerî özellikleri hakkında elde ettiği bilgileri yazmaktadır. 820’de Arap Meclisi, ordu teşkil ederken halifenin orduyu kimlerden oluşturalım sorusuna, İran asıllı elçisi Humeyd’in Türkleri tavsiye ettiği belirtilmektedir. Burada Humeyd’in Türklerin savaşçılık konusundaki pek çok özelliklerini aktarmakla birlikte, “harpte ilk hücumu Türkler yapar, baskın yapar, düşmanı gafil avlarlar, hızlı yürürler ve gece seferlerinde sabrederler, istediklerini yakalar, fakat kimseye yakalanmazlar, düşmana yağma ve baskın yapmakta son derece mahirdirler” ifadeleri Bizans İmparatoru Maurice’in Türkler hakkındaki sözlerinin hemen hemen aynıdır.[24]

Demek ki Bizanslılar, Türkleri tanımaya başladıkları ilk dönemlerde bile öncelikle onların askerî vasıflarını kavramışlardı. Ancak, bir düşman olarak savaş meydanında karşı karşıya gelmekten kaçınacak kadar onlardan korkmalarına rağmen Türkleri kaba saba ve barbar olarak görmedikleri, hatta onların askerî disiplinlerine hayranlık duydukları da kısa süre içerisinde Türkleri Bizans ordularında istihdam etmelerinden anlaşılmaktadır.

Maurice, Türklerle karşı karşıya gelindiğinde, Bizans ordusunun alacağı tavır ve durum karşısında da milletine fikir vermektedir. Buna göre, Bizans ordusunun Türk kuvvetleri karşısında konveks (dışbükey) bir şekil oluşturacak düzen içerisinde, herhangi bir engelin bulunmadığı bir arazide, orduyu yerleştirmesinin doğru olacağını ortaya koymuştur. Türklerin pusu kurabileceği ihtimali karşısında da Bizans askerlerinin dikkatli olmaları gerektiğini vurgulayarak ordunun bir yanını bir nehir, göl veya bataklığa dayamasını tavsiye etmiştir. Ona göre Türkler, savaşa başladıklarında ilk karşılaşmada başarısız olsalar dahi savaşı bırakmazlardı. Maurice’in bu tavsiyeleri sayesinde Bizans,[25] daha sonraları yüzyıllarca Türkler ile olan mücadelelerinde onun verdiği bilgilerden istifade etmiş olmalıdır.[26]

Zeki bir Bizans İmparatoru olan Maurice, Bizans İmparatorluğu’nun kendisini diğer devletlere karşı koruyabilmesi için, milletine onların savaş taktiklerinden bahseden kıymetli bir kitap bırakmıştı. Fakat II. Justinus ve Tiberius dönemlerinde, Türkleri hesaba almayan Bizanslılar siyasî ve askerî anlamda Türkler ile olan ilişkilerinde büyük bir yanılgıya düşmüşlerdi. Gerçekten de Maurice’in Bizanslılara bırakmış olduğu eser, Türkler ve diğer devletlerin karakterleri hakkında oldukça esaslı ve gerçekçi bilgileri içeriyordu ve sonraki imparatorlar için de bir rehber olabilirdi.

Onuncu yüzyılda V. Leo da, Maurice’in çalışmasından etkilenerek ve onu esas alarak stratejik konulardan bahseden bir el kitabı hazırlamıştı. Kuman ve Peçenek gibi Türk gruplarının Karadeniz sahillerinde yerleşmeye başlamasıyla Bizanslıların Türklerin tavır ve davranışları, yaşayışları hakkındaki bilgileri de artmaya başlamıştır. Onuncu yüzyılda İmparator Constantinus Porphyrogenitus için Türk Peçenekler, Tuna nehrinin ve Karadeniz’in kuzeyi hakkında bilgi aldığı en önemli kaynak olmuştu.[27]

Daha sonraki yıllarda Grek ve Latin orduları içerisinde Türk ücretli askerlerinin (Bizanslılar bu askerlere, Turcoples/Turkopouloui demişlerdir) sayısı artmış ve Bizans İmparatorluğu, hem orduda Türk gücünden istifade ederek ve hem de Türk savaş tekniklerini gözlemleyerek onlardan etkilenmiştir.[28]

Sonuç olarak tarihte Türklerin bir ordu-millet olarak nitelendirilmelerinin onların hayat tarzı ile bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz. Belgelerden anlaşıldığına göre, ağır tabiat şartları, Türkler arasında her bir ferdin kendini her an savunabilecek birer asker olarak yetişmelerini sağlamıştır. Çevre ve iklim özellikleri gibi Türklerin tabii karakterlerinin de buna yatkın olduğu belirtilebilir. Demek ki Türklerin hayat tarzındaki bu askerî ruh, herhangi bir ileri hareket veya savunma sırasında geliştirdikleri teknikler, imal ettikleri savaş araç-gereçleri, askerî disiplin, at yetiştiriciliği ve ustalıkla atın kullanılması, savaş sırasında hafif zırh, teçhizat ve levazımat taşımaları, savaş meydanında hızlı ve çevik hareket etmeleri onların belirgin özellikleri olarak kabul edilebilir. İşte Türkler tarih sahnesine çıktıkları ilk andan itibaren günümüze kadar dünya milletleri içerisinde bu özellikleri ile tanınmışlardır.

Hatta ilişkide bulundukları Bizanslılar, Araplar ve Çinliler gibi çeşitli milletler Türklerin bu özelliklerinden istifade etmeye çalışarak kurdukları ordularda sadece Türk askerlerini istihdam etmekle kalmamışlar, onların askerlik bilgilerinden de faydalanmışlardır.

Yrd. Doç. Dr. Hatice Palaz ERDEMİR

Celal Bayar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 2 Sayfa: 938-943

Bir Cevap Yazın