Kuruluşundan itibaren, din adamlarına saygısı ile gelişen Osmanlı Devleti, zaman içerisinde bu saygının devlet sistemini sevk edeceği sıkıntıları görememiş olması muhtemeldir. Beyliğin yayılmasında önemli görevler üstlenen Ahiyan-ı Rum taifesine gösterdiği hürmet Beyliğe hem siyasi hem de dini meşruiyet sağlamıştır. Nitekim bir Ahi Şeyhi olan Edebali’nin, Osman Gazi’nin çevresine topladığı zanaatkarlar ile devlet hem ekonomik hem demografik olarak güçlenmiştir. Kuruluşu takip eden süreçle birlikte, daima yanında bir din adamı bulunduran Osmanlı Sultanı, faaliyetlerine dini meşruiyet sağlamak maksadıyla evvela Müftülük ardından Şeyhülislamlık kurumunu meydana getirmiştir. Nitekim, devleti ayakta tutan üç sınıfın (İlmiye, Seyfiye, Kalemiye) belki de en önemlisi İlmiye yani ulema sınıf olmuştur. Tarihsel süreklilik içerisinde, ulemaya verilen değer her geçen gün artmıştır. Öyle ki seyfiye ve kalemiye sınıfından herhangi bir zatın, yaptığı hata canına ve malına mal olurken, ulema sınıfına mensup kişilerin can ve mal güvenliği devlet koruması altına alınmıştır (Müsadere Usulü). Kuruluştan çöküşe kadar giden süreçte Osmanlı Devleti bünyesinde 177 şeyhülislam görev yapmıştır. Ancak bu şeyhülislamlardan birinin faaliyetleri ve ölümü, yakın tarihimize ışık tutacak derecede ibret vericidir.

1639 yılında Erzurum vilayetinde doğan Mehmed Feyzullah Efendi, temel öğrenimini babası Seyyid Mehmed Efendiden almış, akabinde Erzurum medresesinde tahsiline devam etmiştir. Kadızade Mehmed Vani Efendi’den de ders alan Feyzullah, 1662 yılında İstanbul’a gitmiş ve burada Kadızade Vani Efendi’ye damat olmuştur. Damatlığını takip eden süreçte, makam basamaklarını dörder, dörder tırmanan Feyzullah evvela Süleymaniye Darülhadis Medresisinde müderris olmuş, ardından Şehzade Ahmed’e hoca tayin edilmiştir. 1686 yılında da divanda Rumeli Kadıaskeri olarak görevlendirilmiştir. Aynı yıl IV.Mehmed’in öfkesine mazhar olan Feyzullah Efendi, Ulemaya dokunulmaması sebebiyle idamdan kurtulmuş ancak azledilmiştir. IV.Mehmed’in tahttan indirilmesi ve II.Süleyman’ın tahta çıkmasıyla ikbal yıldızı yeniden parlayan Feyzullah Efendi, II.Süleyman’ın şeyhülislamı olmuştur. 1686 yılında başlayan bir isyanda, isyancıları yatıştırmak için saraya çağrılan Feyzullah Efendi canının derdine düşerek saraya gitmemiş ve saklanmıştır. İsyanın bastırılmasından sonra saraya geldiğinde ise yeniden azledilmiştir. Her şeyin bittiğini zanneden Feyzullah Efendi için, aslında her şey yeni başlamaktadır.

II.Mustafa’nın tahta çıkışını takip eden süreçte, yeni padişah kendisine Şeyhülislam olarak eski hocası Feyzullah Efendi’yi istemiş ve  Feyzullah Efendi Erzurum’dan çağrılarak yeniden Şeyhülislamlık makamına oturmuştur. Devletin yaşadığı en buhranlı günlerde Şeyhülislam olan Feyzullah Efendi, II.Mustafa’nın kendisine beslediği hürmet ve alakadan istifade ederek, sultanı kendi güdümüne almıştır. III. Ahmet abisi Sultan II. Mustafa’ya “Devleti padişah yönetir, ne kadar hocamız da olsa bu zata bu kadar güç teslim edilmemelidir” türünden nasihatler sunmuş olsa da belli ki bunlar sultan tarafından pek de dikkate almadığı ortadadır. II. Mustafa’nın, kendisinden önceki Osmanlı padişahlarından farklı olarak ordunun başında sefere çıkması, söz konusu dönemde gerçekten etkili olmuş ve devlet tam yeniden zaferler silsilesini başlatmak üzereyken, Avrupa’dan yenilen darbe üzerine barış istenmek zorunda kalındı ve Karlofça Antlaşması’na giden süreç başlamış oldu. II. Mustafa’nın karakteri doğru bir analize tabii tutulduğunda böylesine dirayetli ve savaşçı bir hükümdarın alelacele bir karar alması pek anlaşılabilecek bir durum olmaktan oldukça uzaktır. Ona bu kararı aldıran güç, nihayetinde hocası ve Şeyhülislamı Feyzullah Efendi olmuştur. Nitekim, barışın yapılmasının devletin devamı için mecburi olduğunun yazılı olduğu fetvanın altında Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin olduğunun unutulmaması gerekir..

Aslında alelacele alınan bu karara giden süreci incelemek Feyzullah Efendi’nin II.Mustafa ve devlet üzerindeki etkisinin anlaşılmasını biraz daha kolaylaştıracaktır; Kamaniçe Kalesi’ni bulunduğu bölgenin savunması için birincil önemde gören Polonya, bu kalenin alınması için kuşatma hazırlığına girişmişti. Kamaniçe Kalesi Osmanlı’nın savunma düzeninde de önemli bir konumda bulunuyordu. Bu durumda ne yapılması gerektiğinin konuşulduğu bir divanda Sultanın kulağına kalenin çok önemli olmadığı, bir kale için bunca askerin ve paranın ziyan edilmemesi gerektiğini söyleyen Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin tavsiyesi ile Osmanlı kaleyi Polonya’ya teslim etti. Fakat kaledeki Müslümanların uğradığı kıyım bugün dahi tüylerimizi diken, diken etmektedir. Bu katliama karşı devlet tepki vermek istediyse de Feyzullah Efendi yine ipleri eline alarak bu tepkiye mani oldu. Ancak unuttuğu yahut unutmak istediği bir nokta vardı; yaşanan yüzyılda Dar’ül İslam’ı (Müslümanların elinde olan bir bölgeyi) savaşmadan teslim etmek katli mucipleştirecek bir suçtu. Ancak Sultan II.Mustafa hocasına olan derin muhabbeti sebebi ile bu suçu affetti. Ancak bunu affetmeyecek ve kutsal bir söz gibi her gün tekrarlayacak bir giruhun varlığını unutmuştu; Yeniçeri ve Sipahi Taifesi..

Feyzullah Efendi, devlet içerisindeki gücünü arttırdıkça tüm mevkilere kendi akrabalarını yahut güvendiği şahsiyetleri getirmek için kolları sıvamıştı. Öyle ki henüz yeni doğmuş olan toruna dahi “İcazetname” yani Müderrislik yapabileceğine dair bir belge vermiş, böylece “Beşik Ulemalığı” denen ve eğitim sistemini tamamen sarsacak bir sistem inşa etmişti. Önce İlmiye sınıfını ele geçiren Feyzullah Efendi, oğlu Fetullah Efendi’yi kendisinin ölümünden sonra Şeyhülislam olması için Sultan II.Mustafa’dan icazetname almış, ardından amcazadesi Mehmet Efendi’yi Rumeli Kazaskerliği’ne terfi ettirmiş, ikinci oğlu Mustafa Efendi’yi Anadolu Kazaskeri yapmış, üçüncü oğlu Mustafa Efendi Bursa Kadısı ilan etmiş, II.Mustafa’nın şehzadelerinin eğitimi içinde dördüncü oğlu İbrahim Efendi’yi uygun görmüş, Mekke kadısı olarak kayınbiraderini atamış, damadı Abdullah Paşa’da sadaret kaimakamı yapmıştır. İlmiye sınıfını kendi akrabaları ile donatan Feyzullah Efendi, kalemiye ve seyfiye sınıfını da ya kendi yakınlarını yahut rüşveti daha fazla vereni getirmeye başlamıştır. Öyle ki devletin tüm sinir uçlarında artık “liyakat değil keyfiyet” hakim olmaya başlamıştır. Durum artık içinden çıkılmaz bir hal almıştır. Sadrazam, mevcut sorunları Sultana iletse dahi Feyzullah Efendi, tüm ithamlardan sıyrılmayı başarmıştır. Bu da yetmezmiş gibi, sadrazamın kendi denetimine verilmesi için Sultan II.Mustafa’yı ikna etmiş böylece tüm devlete hakim olmuştur.

İstanbul’da kalındıkça Sultan II.Mustafa’nın kendisine karşı kışkırtıldığına kanaat getiren Feyzullah Efendi, sultanı Edirne’ye gitmesi için ikna etmiştir. Nitekim, burada sultanı dilediği gibi yönlendirebilmekteydi. Öyle ki, Payitahtın Edirne’ye taşınması söz konusu olagelmişti. Olayların patladığı nokta ise burada oldu. İstanbul’da Gürcistan Seferi’ne yollanan 200 Cebeli maaşlarını alamadıkları gerekçesi ile isyan bayrağı çekmiş ve olayların fitili ateşlenmiştir. İsyanın başlamasının ardından evvela Yeniçeriler ardından Sipahiler takiben halk ve ulemanın katılımı ile isyan tüm şehri sarmıştı. Edirne’ye haber yollayan isyancılar Şeyhülislam’ın azledilmesini, maaşlarının ödenmesini ve liyakat usulünün yeniden tatbik edilmesini istiyordu. Anca isyancıların gönderdiği elçi Edirne’ye girmeden Feyzullah Efendi tarafından derdest edildi. Sultanın kendisine karşı başlamayan isyan, artık sultanın aleyhine dönmüş vaziyete geldi. İsyancıların “II.Mustafa’yı istemezük, III.Ahmet’i isterük!” şeklinde sözleri II.Mustafa’yı endişelendirmeye yetmişti. Kendi otoritesini ve tahtını korumak için Sultan derhal Feyzullah Efendi ve evlatlarını azletmişse de bu durum isyancılara yetmemiş ve II.Mustafa hal edilerek yerine III.Ahmet tahta oturtulmuştur. Tarihe Edirne Vakası olarak geçen bu olay henüz bitmemiştir. Feyzullah Efendi’nin azledilmesini yeterli bulmayan isyancılar, derhal kendilerine teslim edilmesini de istediler. Ancak bugüne değin azledilmiş olsun olmasın hiçbir şeyhülislam isyancılara verilmemiş öldürülecekse bile, hükümdarın emri ile (IV.Murad’ın şeyhülislamı Ahizade Efendi gibi) öldürülmüştür. Zira devletin ulemaya olan saygısı Osman Gazi döneminden beri olagelen bir gelenektir. Ancak işin içinden çıkılamayınca Feyzullah Efendi ve oğulları tüm ilmi paylerinden azade edilerek isyancılara teslim edilmiştir. Evvela saçları ve sakalları kesilen Feyzullah Efendi uyuz bir eşeğe ters bindirilerek, ibret-i alem için gezdirilmiş, ardından Kamaniçe Kalesi’nde ki Müslümanlara yapıldığı şekilde parça parça edilip Tunca Nehrine atılmıştır.

 

 

Bir Cevap Yazın