Kültür Tarihi Çerçevesinde Yasa

Osmanlı Devleti, hakim olduğu yerlerdeki coğrafi, siyasi ve sosyal durumu, halkın yapısını ve özel şartları dikkate almak suretiyle oldukça farklı bir yapılanmaya imkan sağlamıştır. Devletlerin sağlam esaslara dayanması, o devletlerde yaşayan insanların hür ve mutlu bir hayat düzeyine ulaşmasını sağlayan en önemli unsurdur.

Osmanlı devlet teşkilatı ve müesseselerinden pek çoğunun kendinden önceki Türk devletlerinde ve geleneklerinde temellerini bulduğu ise muhakkaktır. Burada ele almaya çalışacağımız yasa, yasak, yasakname, yasavul, yasakçı, yasaklu gibi idarî ve hukukî tabirler, Türk devletlerinde ve Moğollarda mühim bir mevkiye ve uzun bir maziye sahip olduğu gibi, Osmanlı döneminde de önemli bir yere sahiptir.türk hukuk

Yasa veya yasak tabirinin ilk defa XIII. yüzyıl ortalarından itibaren Türk lehçelerine girdiği, Moğollar ile birlikte tarih sahnesine çıktığı ve Moğolca bir kelime olduğu, bir mütearife şeklinde yıllardır kabul edilegelmekte, hatta “düzen” demek olan yasa-yasak tabiriyle Moğolların hukuk ve askerlik işlerini düzenleyen kanunlar olup, 1206’da Moğol İmparatorluğunun kurucusu ve ilk hükümdarı Cengiz Han (1155-1227) zamanında Uygurca yazılarak Yasaname-i Büzürk adıyla ilan edilen ve daha çok Cengiz Han Yasası olarak meşhur Cengiz yasaları kastedilmektedir.[1]

Daha sonra Müslüman halefleri tarafından çıkarılan kanunlarla tamamlanan bu yasanın menşeini, bozkırdaki Türk- Moğol uruklarının örf ve âdetleri, eski devlet prensipleri ve Cengiz’in bir araya getirilen kararları teşkil etmektedir.[2]“Yasağ-ı Cengiz” tabiri Şeyh Süleyman Efendi’nin Lugati’nde “devlet-i Tatar ve Moğol nizâmât-ı esâsiyyesi, siyâset kânûnnâmesi” olarak tanımlanır.[3]

Bu yasa Cengiz’in buluşu olmayıp eski Türk gelenek hukukunun kuşaktan kuşağa geçerek kurallarını toplamaktan ibaret bir millî hukuktur. Hükümdarın sırf kendi iradesi ile koyduğu kanunlar İlhanlılardan sonra gerek Osmanlılar ve gerekse Doğu Anadolu ve İran’da kurulmuş olan Türkmen devletlerinde yasa veya yasakname adı altında toplanmaktadır.[4]

Cengiz Han zamanında meydana getirilen kanun ve nizamnameler “casah”, “casak”, “jasag” adlarıyla anılır. Ne var ki bu yasag bizlere intikal etmemiş olup, yabancı devletlere karşı ne suretle davranılacağı, harp usulleri, ordu teşkilatı, posta işlerinin tertibi, vergi düzeni, aile hukuku, aile fertlerinin karşılıklı münasebetleri ve miras işleri gibi birtakım ahkamı ihtiva ediyordu.[5]

Cengiz’in, ülkedeki hırsızları cezalandırıp, yalanı ortadan kaldırmak, ölüm cezasını hak edenleri öldürtmek, para cezasına müstahak olanların cezasını almak üzere bir yüksek mahkeme reisliği teşkil edip bunların “koko debter” yani mavi deftere yazılıp nesilden nesile intikal etmesini emrettiğini[6], keza, âmirler ile memurların, prenslerin İlhan’a karşı bir isyana sebebiyet verdikleri taktirde devlet mahkemesine çağrıldıklarını, dolayısıyla Cengiz yasasının yargı ve muhakematı da düzenlediğini biliyoruz.[7]

İlhanlIlardan Hülagu ve Abaka’ya göre yasa yahut yasak, mukaddes kanundu. Hatta, “yasaktır” denildiğinde, herkesin boyun eğmesi icap eden “en şiddetli kanun” manasıyla bütün Ön Asya ve Mısır’da bile tanınmıştı.[8] Moğollar ve Timurlular Devri’nde, milli devlet teşkilatı ve kanunu olan “yasa”, dinî hukuktan ve İslam devlet nizamlarından ve belki de cihanın herhangi bir nizamından üstün tutulduğundan, bu durum Müslüman Arap ve Türk müellifleri tarafından, Moğolların İslam düşmanı olarak gösterilmesinde başlıca delil olarak ileri sürülmüştür.[9]

Ne var ki, yine bir Moğol Hükümdarı olan Timurleng, hoca ve şeyhlerin manevi nüfuzlarından faydalanmak maksadıyla, hayatı boyunca İslâmî bir siyaset takip ettiği gibi, atası Cengiz’in “yasa”sını ve “yargu”yu kaldırarak yeni bir teşkilat kurmuş; bu çerçevede bütün ülkede dinî hukuk ahkamınca emr-i bi’l-maruf ve nehyi ani’l-münkerle amel ettirmişti.[10] İbn Arabşah’a göre ise, Timur “yasa”yı ihmal etmemiş, hatta onu dinî hukuka tercih dahi etmişti. Oğlu Şahruh, dine bağlı olduğundan, zamanında dinî hukuk yasaya üstünlük kazanmış, yargı kaldırılmış, yasa da tamamen bırakılmamıştı.[11]

Netice itibarıyla, Cengiz yasasının Türk ve İslam devletlerine tesiri söz konusu olmakla birlikte, bu yasaların, İslam hukukuna aykırı düşecek şekilde, daha sonraki bütün Türk-İslam devletlerinde ve özellikle Osmanlı kanunnamelerinde etkisi kabul olunmamaktadır.[12] Yasanın Türkçe mi Moğolca mı olduğu tartışmaları ile Moğollarda bu tabirin gelişim seyri ve yasaların nasıl çıkarıldığı hususlarını ise etimolojisi içerisinde ele alacağız.

A. Yasa

Osmanlı Türkçesinde y’den sonra elif’in olup olmamasına göre iki şekilde yazılabilmektedir. İlk Türk dili sözlüğü olup yazımı 1074’te tamamlanan Kaşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lûgati’t-Türk adlı eserinde geçmeyen yasa[13] tabiri, Ebu’l-kâsım Cârullah ez-Zemahşerî’nin (ö. 1144) Mukaddimetü’l- edeb’inde ise, “kakıdı anga yasadı çerigni”[14] yani “ona sinirlendi, ordusunu hazırladı” örneğinde olduğu gibi, “hazırlamak” anlamında birkaç yerde kullanılmıştır.[15]

Lugatlerde Türkçe bir isim olduğu belirtilen “yasa” kelimesi; resm yani tertip, âdet, tarz, alay, vergi; âyîn, kâide, kanun, hüküm, padişah emri ve mücâzât gibi anlamlar taşımakla birlikte, “yasak” veya “yasag” şeklinde kullanımı daha yaygındır.[16] Mastar olarak, “yasamak”, yapmak, imal etmek, ibdâ, inşâ, tasnî, binâ, inşâd ve tezyin etmek[17]; düzenlemek, kararlaştırmak, kurmak, hazırlamak, yığmak, yere sermek ve yaymak; “yasatmak” ise, yaptırmak, kurdurmak, düzenlettirmek anlamlarına gelmektedir.[18] J. A. Pelliot tarafından da “casak” veya “casa”nın Moğolca, “yasak” veya “yasa”nın Türkçe olup düzenlemek, tespit etmek anlamına geldiği vurgulanmıştır.[19]

Yasa kelimesinin Türkçe mi yoksa Moğolca mı olduğu saha elemanları arasında bir tartışma konusudur. Ancak ağırlıklı temayül, yasa ve yasak terimlerinin ilk defa Moğol istilasından sonra görülmeye başladığı yolundadır. Bu hususta A. İnan, yasanın Eski Türkçede “kanun” manasına gelip, Moğol istilasından sonra İslam tarih ve etnografya edebiyatına girmiş ve çok yayılmış olduğunu, Göktürk, Karahanlı ve Selçuklu çağlarında kanun ve nizam karşılığı söylenen “törü” ve “türe” teriminin yerini tuttuğunu belirtir.[20]

B. Ögel ise, Cengiz Han ve Moğollara karşı olan kırıklık duygularımızın, Cengiz Han çevresinde Türk kültürünün hak ve izlerini aramamıza engel olmaması gerektiğini belirterek, yasa ve yasamak sözlerini kökten Moğollara mal etme teorileri üzerinde dikkatle durmamız icap ettiğini vurguladıktan sonra, yasa’yı, kök bakımından şüphesiz Türkçe bir söz olarak gösterir. Ögel buna delil olarak, Kültegin (Köl-tigin) kitabesindeki “öd Tengri yasar” ibaresindeki “yasar”ın yasadan geldiğini belirtir.[21]

Kültegin’in mezar kitabesinde geçen ve “zamanı Tanrı takdir eder” olarak çevrilen bu ibaredeki “yasar” kelimesinin fiil olarak tanzim etmek, yapmak, tayin etmek, karar vermek anlamında kaydedildiğini görmekteyiz.[22] Ancak, aynı metinler M. Ergin ve T. Tekin gibi yine bu konunun uzmanları tarafından farklı şekilde değerlendirilmekte ve burada geçen “yasar”, kelimesi “yaşar” biçiminde ve yaşamak karşılığı olarak ifade edilmektedir.[23]

İ. Kafesoğlu ise, konuyla ilgili olarak tereddütlü ve değişken mütalaalar belirtmekle birlikte; tayin etmek, karar vermek, tanzim etmek, düzenlemek, kurala bağlamak anlamlarına gelen “yasa” kelimesine temel teşkil eden “yasamak” fiilinin, eski Türk kitabe ve kayıtlarında yalnız bir defa geçip V. Thomsen’den beri “düzenlemek, icra etmek” diye manalandırıldığını, ancak okunuş bakımından bunun hatalı görüldüğünü belirttikten sonra, Türkçede mevcut olmayan yasa kelimesinin XIII. asır ortalarından itibaren Türk lehçelerine girmiş aslen Moğolca ve kanun manasında bir tabir olduğunu kaydeder.[24]

Ne var ki, VIII. yüzyılda egemenlik süren Uygur Hakanı Bögü Han zamanında yazılmış bir Uygur yazısında düzen ve kanun anlamına gelen “yasa” tabirinin geçmesi,[25] ayrıca Cüveyni’nin, Cengiz Han’ın emri üzerine Uygurların, Moğol çocuklarına yazı öğretip, “Büyük Yasa-nâme” denilen yasa ile hükümlerini tomarlara tespit ettikleri, bu yasanamenin büyük prenslerin hazinelerinde bulunup, ülke ve devlet işleri görülürken o tomarları getirip işlerini yaptıkları şeklindeki kayıtları dikkate alındığında, yasa tabirini ilk kez Moğolların ortaya koyduğu görüşü değerini kaybeder görünmektedir.[26]

Bunlara ilaveten, yasa tabirinin Moğollarla birlikte ortaya çıktığı iddiasına esas olan en mühim eserlerden olup 1240’ta yazılan, ancak yazarı belli olmayan Moğolların Gizli Tarihi’nde, yasa ve yasak kelimesine temel teşkil ettiği belirtilen “casah”, “casahtan”, “casahlacu” ve yine bu kelimeyle alakalı olan “casa’ul” sadece birkaç yerde geçmektedir.[27]

Cengiz Han’ın, devlet tesislerini vücuda getirirken bilerek yabancı örneklere istinat edip boyun eğdirdiği devletlerin memurlarından, hassaten Uygurlardan yazı ve dil yönünden faydalandığı; mesela, Nayman Hanlığı’nı ele geçirdikten sonra bu devletin sistemini kabul ederek Naymanlar hizmetinde mühürdar ve vezirlik hizmetlerinde bulunmuş olan Taşatun’u 1206’da devlet makamlarının tesisine memur ettiğini, bu kişinin de Moğollara Uygur yazısını kabul ettirdiği[28] hususunu gözden ırak tutmamak gerekir. Keza Cengiz, Çinli müşavirler de kullanarak devlet daireleri teşkil etmişti.[29]

Bununla birlikte, Moğolların Gizli Tarihi’nden hareketle, yasa-yasama ve yasak tabirlerinin Moğollardaki gelişiminin birkaç aşamada gerçekleştiği tespit edebilmekte, bu gelişim, Moğol Devleti’nin aşiret anlayışından büyük devlet anlayış ve yapısına geçişi ile de doğru orantılı görülmektedir. İlk aşamada yasa anlayışı dağınık olup, Cengiz’in annesi Hoelun Ucin’in çocuklarını “casahtan” (kanunlu, intizamlı, disiplinli, adil)[30] yasaya bağlı olarak yetiştirdiğinden hareketle “terbiyeli, yasağa bağlı çocuk” manasıyla başlamış, annesinin Cengiz’i yasayıp yani donatıp kuşandırmasıyla “at ve silahla donanma” olarak devam etmiştir.

Bu safhada yasa ve yasak yüce bir devlet anlayışı olarak görülmüyordu.[31] İkinci aşamada yasanın, ordu ve savaş düzeni ile ilgili olarak, askerleri savaş düzenine koymayı ifade ettiği, burada “yasak”ın savaş taktiği koyma, savaş hilesi anlamında kullanıldığı görülmektedir.[32]

Üçüncü aşamada bu tabir, Cengiz’in güçlenmesiyle ortaya çıkmış; önce “ordu kanunu” diye yorumlanıp, akabinde ordu düzeninin kanunu, ordunun talim, terbiye ve disiplini, ordu düzenine uymama, kanuna ve emre karşı gelme noktasında kullanılmış[33] hatta, yasağa karşı gelenlerin yakalanıp gönderilmesi veya hemen orada idam edilmesi emredilmiştir.[34]Dördüncü olarak, yargıladı, soruşturma açılmasını istedi anlamında kullanılıp, daha sonra da yasak koyma deyişinin başladığı anlaşılmaktadır.[35]

Beşinci aşamada, Cengiz’in büyük han ilan edilmesiyle, yasanın ordu düzeni, tayinler ve nöbetçilerin vazifeleri üzerinde yoğunlaştığı, son aşamada ise, Ögeday’ın tahta çıkışı ve yasanın öncekine ilaveten vergi ve posta gibi devlet işlerini de kapsadığı görülür.[36] Moğolların dini inanış ve sosyal hayata ilişkin muhtelif yasakları da vardı.[37] Burada netice olarak Cengiz yasasının yazılı biçimde ortaya çıkışı, geniş hudutlu bir devletin kurulmasından sonra oluşan ihtiyaçtan kaynaklanmıştır diyebiliriz.

Cengiz Han Dönemi’nde yasa-yasak konulmasının değişik şekillerini görmekteyiz. Bunların ilki doğrudan hükümdarın teklifi ve bunun kabulü şeklindedir. Cengiz Han’ın 1202 yılında “düşman bizi geri çekilmeye mecbur ederse, hücuma başladığımız yere kadar ricat ederek mevzi alalım, bu yerde mevzi almayanları idam edelim”[38] diye sunduğu teklif kabul edilip uyulmasıyla güçlü Tatarları yendikleri şeklindeki ibarelerden, “yasak”ın hükümdarın gerekçeli teklifi ve kabul görmesi şeklinde gerçekleştiğini görüyoruz.

Yasak koymanın ikinci şekli, ilgili komutan veya bürokrat teklifinin hükümdar tarafından uygun bulunarak emir çıkarılmasıdır. Dödey Çerbi’nin Cengiz’e savaş taktiği, hilesi ve baskını hususundaki teklifinin uygun bulunup yarlık (emir) çıkarmasıyla ortaya çıkan savaş taktiği yani yasağı böyledir.[39]

Bütün bunlardan anlaşıldığı üzere, Moğol Devleti’nde casah yani yasa/yasak belirli bir gelişim içerisinde genişleyen bir yapı arz etmekle birlikte, bununla alakalı olarak görevli “yasacı” veya “yasakçı” gibi tabirlerin kullanımına rastlanılmamaktadır.

Cengiz’in bir ifadesinde yasaya (jasag) ilk defa muhalif hareket eden kabile mensubuna nasihat edilmesi, ikinci kez muhalif olursa tatlı ve belagatli sözlerle tesirde bulunulması, üçüncü defa muhalefet durumunda ise uzaklaştırılması (nefy), bununla da uslanmazsa zincire vurulup zindana atılması, böyle yapmak da kâr etmezse akraba meclisince icapının yapılmasını tavsiye ettiğini görüyoruz[40] ki bu ifadeler, Cengiz’in yasayı tedrici şekilde uygulanan bir örfi hukuk olarak tarifi demektir.

Yasa-yasak kelimesinin, Orhun Âbidelerinde “yasamak” köküyle geçtiğini kabul etmeyenlerin görüşünü benimseme durumunda dahi, Mukaddimetü’l-edeb’de, hazırlamak, düzenlemek, tertip ve tanzim etmek anlamlarına gelebilen “yasa”, “yasadı” kelimelerinin birkaç yerde geçmesinden hareketle, Türk dilinde Moğollardan önce de kullanıldığını inkar etmemiz imkansız görülmektedir. N. Yüce’nin Mukaddimetü’l-edeb’de geçen 3506 kelimeden 2908’inin Türkçe, 598’inin yabancı dillerden, bunların ancak beş tanesinin Harezm Türkçesine geçen Moğolca kelimelerden olarak tespit etmesini,[41] “yasa” ve “yasadı” kelimelerinin bunlar arasında bulunmamasını dikkate aldığımızda yasa ve yasamak isim ve fiilinin Türkçe olduğu konusunda önemli bir delil daha elde etmiş olmaktayız.

Türk dilinin Moğol diline nazaran daha ileri bir gelişme seviyesi gösterdiği, hatta Moğol dünyasının herhangi bir yerindeki Moğolcanın, bilinen en eski Türk dilinden bile daha geri bulunduğu[42]şeklindeki tespitleri de gözönünde bulundurmak durumundayız. Keza, Türkçeden Moğolcaya geçmiş çok sayıda medeniyet ve askerlikle ilgili kelimeler Türklerin Moğollara nazaran kültür üstünlüğünü ortaya koymaktadır.[43]

Bu çerçevede, Büyük Selçuklu saray teşkilatında ise “yasacı” adlı bir görevliyle karşılaşmaktayız. Saray kapılarını muhafaza, hükümdar-hükümet arasındaki evrak ve defterlerin teatisini sağlamak üzere yetiştirilerek tayin edilen, “hâcib”[44] ismiyle bir hayli memuru bulunan Ağacı’dan “hâcibü’l-hüccâb” sonra, sarayda en büyük vazife sahibi olarak “yasacı” adlı memuru görmekteyiz. Yasacı’nın maiyyetinde yirmisi altın ve yirmisi gümüş asalı hademelerin bulunması, elbise ve eşyalarının mutlak surette muhteşem olması icap etmekte, aksi takdirde değiştirilmesi gerekmekteydi.[45] Yasadan müştak “yasamişi” tabiri ise, yapmış, derdest etmiş, hüner sarf Etmiş, icat eylemiş; nazm, tertip, tanzim ve idare etmek, nizama koymak manalarına gelmektedir.[46]

Ögel’e göre “yasa ve yasak” Anadolu’ya İlhanlı çağında Doğu Türklerinin kültür çevresinden intikal etmiş, Osmanlılarda çok rastlanan “yasak tutma, han yasağı, hak yasağı” ile idam için kullanılan “yasak değdürme, yasak yetürme” sözleri, Oğuzlaşmış ve Oğuz geleneklerine göre söylenegelmiştir.[47] Fâtih’in Uzun Hasan’a karşı muvaffakiyeti üzerine 1473’te Karahisar’da Uygur alfabesiyle yazdırmış olduğu yarlığda geçen “yasap” ifadelerinden yasa kelimesinin tertip etmek, yapmak anlamında kullanıldığı görülmektedir.[48] Yasa ve ilgili kelime ve tabirlerin İlhanlı menşeli olarak gösterilmesi,[49] netice itibarıyla, bunların temelde Türkçe ve Türk kültürünün birer unsuru olduğu gerçeğini değiştirmemektedir.

B. Yasak

Lugat ve tarihi metinlere nazaran, yazılışı umumiyetle “sin” ile, “yasak” veya sondaki kaf’ın gayın’a tebdili suretiyle “yasağ” şeklindedir.[50] Evliya Çelebi (ö. 1684) Seyahatnamesi’nin müellif nüshasında, bu tabirin bir kez “sin”, altı kez de “sad” ile yazılmış olduğunu görüyoruz.[51] Ebû İshakzâde Esad Efendi’nin (ö. 1753) Lehcetü’l-lugât adlı eserinde yasak, Evliya Çelebi’de olduğu gibi “sad” ile yazılmıştır.[52] Meninski’nin de yasak tabirinin gerek sin gerekse sad ile şeddesiz ve şeddeli olarak gelişiminden söz ettiği bilinmektedir.

Yasa; usûl, kaide, nizam, kanun, tanzimat, siyaset, kısas, men, nehy, zecr, memnuniyet, memnu, kanun ve nizamla men olunmuş, nehy zımnında tenbih,[53] ferman, buyruk, töre, kural; memnuiyet, tertibat, tabiye, ödev olarak verilen iş[54] anlamlarına gelmektedir. B. Ögel, Osmanlıların, Harezm Türkçesinden geldiğini söyleyerek yargu sözünü yasak karşılığı olarak tuttuklarını iddia ederse de bunu tevsik edecek herhangi bir belgeye dayandırmaz.[55] Ş. Sâmî, bu kelimenin yasag şeklini, Türkçe “yasak”ın Farsçaya geçmiş hali olarak nitelendirir.

1437 yılında derlenmiş olan Ömer b. Mezîd’in Mecmû’atü’n-nezâ’ir adlı eserinde yasak kelimesinin “yerine yetse gerek han yasağı” ve “erişelden berü yazun yasağı” örneklerinde olduğu üzere iki kez yasa, düzen anlamında geçmekte olduğu görülmektedir.[56] Fâtih’in Uygur alfabesiyle yazılı 1473 tarihli bir yarlığında geçen “yasak-ka tegürdük” ibaresinde geçen yasak tabiri cezasını vermek anlamındadır.[57]

Yine aynı dönemde kullanıldığı görülen “yasağ-ı padişahî”[58] tabiri ise, Tursun Bey tarafından “siyâset-i sultanî ve yasağ-ı padişahî dirler ki, örfümüzde ana örf dirler”[59] şeklinde ifade olunmaktadır. Buna göre örf ile yasağ-ı padişahi eş anlamlıdır.[60] “Eski akçe ve gümüş yasağı”, “yasâğ nişân-ı hümâyûnu”[61] şeklinde vesikalarda gördüğümüz ibareler de bu mealde ele alınmaktadır.

B. Ögel, “yasak”ın aynı zamanda eski Türklerden Osmanlılara geçen vergilerden biri olup, “yasak vergisi” adıyla onda bir alınan öşür olduğunu belirtir.[62] “Yasak”ın bir vergi adı olarak kullanımına XIV. yüzyıl ortalarında (1347-1365) zamanın hükümdarı Tokluğ Temür’e yazıldığı anlaşılan bir Uygurca metinde de rastlıyoruz.[63]

Mesâlihi’l-Müslimîn adlı eserde geçen yasak ve yasağ tabirlerinin umumiyetle günlük yaşama ve giyim-kuşama ilişkin konularda kullanıldığı görülmektedir. Ayrıca, “öte yaka Türklerine yarak lâzım degildür anlara yasak gerekdür meger İznikmid Türklerine yasag olmaya” ibaresinden yarak tabirinin, silah bulundurma serbestiyeti, yasak tabirinin ise silah bulundurmama olarak algılandığı anlaşılmaktadır.[64]

Yine bu eserde yasak-yasağ tabirleri aşağıda belirtilen konularda defaatle geçmektedir: Koyun eti satılan yerde keçi eti bulundurulmaması gereği hususunda muhtesibin “muhkem yasak” eylemesinin lüzumu; seferde yeniçeriler Müslümanların beygirlerini alarak onların geçimlerini engelleyip beddualarına muhatap olduklarından, maişetleri hayvanlarına bağlı olan saka ve hamalların beygirlerinin yeniçeriler tarafından alınmasının yasag olması, ihtiyacı olanların beygir satın almaları, halkın ise bu konuda maişetleri dışındaki beygirlerini satmaları hususunda yasağa tabi tutulmaları;[65]

“evvel zamanda dilenciler her gün dilencilik iderlermiş ekâbir âciz kalmışlar sonra yasağ itmişler ki dilencileri bir dûşenbe güni bir pencşenbe güni sâyillik itsünler deyü yasağ itmişler dahı ol yasakdır… mülâzimîn dahi sonra bu yasakdan gâyetle hazz iderler”; “muhtesib yasağ idicek her kişi furunun müslimana virür”; “yasağ eylemek gerekdür ki yaraksız olan hizmetkâra siyâset gerekdür”; “ve dahi rencber gemileri ham yemiş taşımakdansa yasağ olsa ki meyva tamam kemâliyle olmayınca koparup şehre getürmeseler, muttasıl şehre odun taşısalar odunun çekisi dörder akçeye olırdu”.[66]

Hasan b. Mahmud Bayatî’nin Câm-ı Cem-Âyîn adlı eserinde Hz. Nuh’un oğlu ve Türklerin atası olarak gösterilen Yâfes’ten sonra sıralanan Osmanoğullarının soy kütüğü arasında Çemendür’den sonra Yasak adlı bir beyden söz edilmektedir. Bu beye bu adın verilmesi, haraç veren ahaliden birtakım tarikatlere mensup olanlara zulmedenlere “Yasak olsun” diye buyurulurken dünyaya geldiğindendir.[67] Bayatî’ye göre bu kişi bey olunca, adaletli ve yiğit olduğundan asla gazadan geri kalmamış, Abbasi Halifesi Mansur’a armağan yollamış, ondan gelen teşrifat kaftanı ile itibarı yükselmiş, kırk yılı aşkın süre beylik edip yetmiş yıl yaşadıktan sonra hicretin 751 yılında ölmüştür.

C. Yasakname

Yasakname tabirinin talimat, yönerge, yönetmelik gibi anlamlara geldiği anlaşılmaktadır. Şöyle ki, Kânûnî Dönemi’ne ait bir kanunnamede “ve ümerâya verilen yasaknâmelerden ve re’âyâ içün yazılan kânûnnâmelerden ve mu’âfnâmelerden yüz yirmişer akçe alına”[68] şeklinde geçen ibarede ümera için yazılan yasakname onların yönetim alanlarında dikkat edip uygulayacakları kanuni hüküm ve kuralları ifade etmektedir.

D. Yasaklu

Belirtmemiz gereken önemli bir terim de “yasaklu”dur. F. Giese tarafından neşredilmiş olan Anonim Tevârîh-i Âlî Osman’da h. 797 yılında geçtiği belirtilen bir konudan, bu tabirin adaletli, adaleti gözeten, uygulayan

ve sağlayan, kamu düzenini sağlayan gibi anlamlar ifade ettiği anlaşılmaktadır. Eserde, Yıldırım Bayezid Han’ın “gâyet yasaklu” yani adaletli bir padişah ve “kimesneyi kimesnenün bir habbesine yoklatmaz” yani el dokundurtmaz[69] olduğu belirtildikten sonra konu bir olayla açıklanır.[70]

Çağatay ve Cucilerde (Çoçi) “yasaklı” tabir olunan askerlere gelince, bunları bütün işi askerlikten ibaret olan kimseler olarak gösteren Togan, bu sistemin askeri timar usulü ile bütün hususiyetleriyle Osmanlılara geçtiğini belirtmektedir.[71] Ali Şir Nevaî’nin, “yasağlıg denilen kara cerig” dediği yağmacı ve hayvanlık yönü ağır basan, insani tarafları az olarak gösterdiği bu askerlerin, Doğu Türk ve Moğol ordularının esas kitlesini oluşturmakta olup, beğlerin hizmetinde görev yaptıklarını görüyoruz. Togan bu zümreyi Osmanlılardaki yörükler mukabili olarak gösterir.[72]

E. Yasakçı

Yasak kelimesine isimden isim yapma eki olan -cı ekinin ilavesiyle ortaya çıkmış olup, resmi görevlilerin önünden geçip herkesin ona yaklaşmasını ve geçiş yolu üzerinde durmasını yasak eden kimse, yaver; sefir ve konsolos ve saire muhafızı, kavas[73] anlamında kullanıldığı gibi; yalın olarak muhafız, bekçi, koruyucu, zabıta memuru[74] anlamlarını da ifade etmektedir. Yukarıda belirttiğimiz gibi, Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin müellif nüshasında yasakçı tabiri bir kez sin ile altı kez de sad ile yazılmış idi. Meninski ise bu tabirin şeddeli olarak sad ile “yassakçı” şeklinde yazılışını da kaydeder.[75]

Yasakçı yerine “yasak kulı” tabiri de kullanılmıştır. “Bir konsolosun yanında yasakçılık ediyor”, örneğinde olduğu gibi, “yasakçılık” yasakçı sıfat ve hizmetidir.[76] Yasakçıbaşı ise, baş muhafız, zabıta amiridir.[77] Mesâlihi’l-Müslimîn müellifi, XVII. yüzyıl ortalarında yasakçılar ile ilgili olarak, kendisine fukaraya tevzi edilmek üzere verilen akçeler dolayısıyla, ihtiyaç sahipleri ve yasakçılarla bir araya geldiğini, yasakçılara ayak altında kalmasınlar diye önce âmâ ve yaşlıları getirtip onlara akçe verdiğini kaydeder.[78]

Bu çerçevede; Yasağ itmek: Buyurmak, emretmek, ferman çıkarmak; Yasağa degürmek veya yetürmek: Cezaya çarptırmak; Yasama: Salma vergi; Yasamak: Düzenlemek, kararlaştırmak, kurmak, hazırlamak, yığmak, tahşid etmek, yamyassı yatırmak, yere sermek, yaymak; Yasandırmak: Kurulu yayı açtırmak; Yasanmak: Meyletmek, dayanmak, niyetlenmek, tasarlamak, karargah edinmek; Yasatmak: Yaptırmak, kurdurmak, düzenlettirmek[79] anlamlarına gelmektedir. Bunların dışında yasa ve yasak ile birleşik olarak kullanılan tabirler de tarih boyunca karşımıza çıkmaktadır.

Bunlara örnek olarak; Tanrı yasağı, han yasağı, muhkem yasak, yasadı halkını, yasadı leşkeri, kale yasadup, yasağa yetme, yasağa yetürme, yasağa değdirme gibi tabirleri gösterebiliriz. Yasmak ise, yayı çileden boşandırma anlamında kullanılan bir tabirdir.[80] Belirttiklerimizin dışında “yasama defterleri” tabirinden de söz edilmektedir ki bunlar; has, timar ve zeametlerin mahal ve mevkilerinin tayin edilip, alınacak öşrün belirlenmesi ve tahsili ile bunun gibi vergilerin çeşit miktar ve istifa tarzıyla ilgili bilgilerin kaydedildiği nizam defterleridir.[81]

F. Yasavul[82]

Yasavur[83] olarak da kullanılır.[84] Karakol[85] yani gece askeri, nöbetçi asker; nigehban yani bakan, muhafaza eden, muhafız, bekçi,[86] yolun muhafazasına memur alay çavuşu, yol hasekisi[87] ve koruyucu, muhafız[88] kavramlarını ifade eder. Ş. Süleyman Efendi’nin Lugat’inde yasakçı; yasak memuru, muhafaza memuru, kavas mukabili olarak gösterilmekte ve Orta Asya’da “yatak ve değnek ile hidmet-i mîrîde gezerler” şeklinde tavsif edilmektedir.[89]

Hive hanlığında yasavul, jandarma demek olup ellerinde ucu bakır kaplı değnek taşırdı. Türkistan’da hassa yani maiyyet askeri kumandanıydı. İlhanlı askeri teşkilatında, kurultayda, toylarda vazife sahibi olan ve asker sınıflarını tanzim ve mevkilerini tayin eden, harp zamanı askerin konak yerlerine konmasını temin eden hizmetlidir. Yasavulların ellerinde “çop-ı yasak” denilen birer sopa bulunurdu. Nitekim Olcaytu tarafından Anadolu’ya gönderilen Emir Çoban, muharebede tekasül gösteren emirlere çop-ı yasak vurdurmuştu.

Yine Olcaytu zamanında yasavul, harpte ordu erkanının, toylarda ise davetlilerin mevkilerini tayin eden, töreye vâkıf, ordu müfettiş ve teşrifatçısı olup, yasavulların başında ise Emir Yasavul bulunmaktadır.[90] Saray görevlilerinden olan Emir Yasavul’un, vergi tahsilatı yaptığı, vergilerin gelmemesi üzerine durumu yerinde öğrenmek ve tahkik etmekle görevlendirildiği de görülmektedir.[91] Bu görevlinin Olcaytu’nun öldüğü 1316’da görüldüğü üzere haddi aşan miktarda cebren vergi tahsil etmesi de mümkün olabilmekteydi.[92] Moğollar zamanında, “yasavulîler” adlı bir sosyal grubun mevcudiyeti de bilinen bir husustur. Yasavul vazifesini “re’s-i nevbe” yani askeri kıta, garnizon, bölük kumandanı ismiyle ilk defa Memlûklerde tatbik eden Melik Zahir Baybars olmuştur.[93]

Akkoyunluların da yasavul yani teşrifatçı, yasakçı, muhafaza memuru vazifesini gören saray görevlisi mevcuttu.[94] Yasavul adlı görevliler, han sarayının ve saray kapılarının koruyucuları olarak Kırım’da da görülmekte, bunlar hanlık hazinesinin gelir kaynaklarından birini dolaylı olarak oluşturmaktaydı. Bu gelirler, Moskova Knezliği elçilerinden aldıkları saban gümrüğü adı altındaki vergiler idi.[95] Yasavul, Türkmencede ise “arçın” yani han-hükümdarın fermanlarını halka uygulayan kimseyi karşılamaktadır.

Yasavul tabirinin Osmanlı askeri teşkilatı içerisinde de mevcut olduğu görülmektedir. Otlukbeli Savaşı dolayısıyla İbn Kemâl tarafından kaydedilen “serhengler her tarafa âheng idüb leşkere ceng tertîbini virdiler, atluya ve yayaya yasağ oldı, dirildiler ve yarağa girdiler; yasavullar sağda ve solda yürüyüb asker kulı ve nökeri kol kol yasadılar… atlu ve yayak, pür-yarağ u yasak bir yere hâzır olub cidâl u kıtâle ikbâl idub âheng-i cenge nâzır oldılar”[96] ibareleri ile, XVII. yüzyılın başında yazılmış olan Zafer-nâme’de, sefere çıkan ordudan bahsedilirken geçen “sokaklara dolub çârsû-yı şehr-i İstanbul cûs u hurûşile pür olub önce giden çavuş ve yasavullarun, durma yürü ya savulları âvâzesi”[97] ibaresi bu zümrenin varlığına işaret etmektedir. Hoca Sadeddin Efendi’nin eserinde de yasavul tabirinin kullanıldığını görmekteyiz.

Gedik Ahmed Paşa 1471-1472’de Alâiye’ye yürüdüğünde karşı tarafa, savaşırlarsa topraklarının çiğneneceğini bildirir ve ekler: “Aklı varsa sözü dinler, devletli sultanın kapısında kul ve yüce otağın eteğinde “yasavul” olur.”[98] Burada yasavulun, otağ-ı hümayun çevresinde görev yapan padişaha yakın görevliyi ifade ettiği görülmektedir. B. Ögel, buraya kadar belirttiğimiz yasakçı, yasavul ve yasak kulu, yol yasakçısı gibi tabirlerin İlhanlı çağında Anadolu’ya gelmiş olabileceğini kaydeder.[99]

Eski Türkçe ve Orta Türkçe sözlüklerde görülmeyip ilk defa XII. yüzyılda, Mukaddimetü’l-edeb’de gördüğümüz şu kelimeleri de konumuzla ilgileri olabileceği kanaatiyle burada belirtiyoruz. Bunlardan biri olan “yasuksuz”[100] kelimesi “geçitsiz” anlamında, “yığaklu” ve “yığaksuz” kelimeleri ise haram, yasak ve helal, mübah anlamlarında bir çok yerde kullanılmaktadır.[101]

G. Yezek-Yazuk

Yezek, ilk kez “yizek” şeklinde askerin önde giden bölüğü, öncül anlamında Dîvânu Lugati’t- Türk’te geçmektedir.[102] Bu kelimenin yine, “yezek” şeklinde, öteki Türk-İslam devletlerine ve Araplara geçerek geniş ölçüde kullanılmış olduğunu da biliyoruz.[103] Yezek, “mukaddimetü’l-ceyş” yani ordunun öncü birliği manasında olup, daima askerlerin ilerisinde giden süvarileri ifade eder. Türkistan’da bunlara “karavul” denilmiştir. Osmanlı ıstılahında çarha ve çarhacı, çarkacı mukabilidir. Bekçi ve pasbana da yezek adı verilmiştir, bu kelime casus manasına da gelir. Yezek ayrıca, İlhanlılarda pişdar kumandanı ile ordudan ayrılarak düşman ahvalini keşf için ileri gönderilen pişdar, muhafız ve casusa verilen ad olup Moğollardan alınma olarak gösterilir.[104]

Ne var ki bu kelimenin Dîvânu Lugati’t-Türk’te geçmesi, bu görüşü çürütmektedir. Bu noktada, Karahanlı Türkçesinde gördüğümüz “t-d” ve “k-g” dalgalanmaları gibi “z-s” dalgalanmasını[105] ve Divanu Lugati’t-Türk’te yezek kelimesinin geçişini dikkate aldığımızda, “yezek”in önce yesek daha sonra da yasak şekline dönüşerek kullanıldığını ve bu haliyle Moğolcaya ve İlhanlılara, daha sonra da onlardan bize, yasa- yasak şeklinde intikal etmiş olduğunu da düşünebiliriz.

Karavul tabirinin yukarıda yezek karşılığı olarak, Türkistan’da kullanıldığını belirttiğimiz haliyle; ileri gözcü kuvveti anlamında Osmanlılar tarafından da kullanıldığını görüyoruz.[106] İlhanlılar Devri idari teşkilatına dair Nasirüddin Tusi’nin bir eserinde de geçmekte olan “yezek” tabiri, padişahın askerlere karşı dikkat etmesi gereken dört şartın birincisini teşkil etmekte, bu ise askerlerin elbise, silah ve hayvanlarının temin edilerek “yezek”te tutulmasıdır.[107]

Türkçemizde kusur, hata etmek ve ihmal etmek anlamına gelen “yaz”[108] ile suç, günah anlayışının en eski karşılığı olan “yazuk”[109] veya “yazık”, “yazuksuz” tabirleri, yine bununla irtibatlı olarak suçlu, günahkâr anlamına gelen “yazuklıg”, “yazıklı”, yine bu çerçevede “yazık kılma” gibi tabirlerin, “yezek” ve “yasak” ile olan münasebeti de ayrıca incelenebilecek bir husustur. Nitekim, “yazuk”un “yasok” şeklinde de geçmesi,[110] bu münasebetin varlığına bir işaret sayılabilir.

Yakutlarda mükâfât tanrıları arasındaki ilahe olan ve ismet yani iffet, namus, günahsızlığın en büyük müeyyidelerinden biri olarak gösterilen Ayzıt için yapılan yaz bayramında, yaz ayinini icraya memur olan Ak Şaman’ın kopuzuyla gelerek günahsız, ismetinde kusur olmayan dokuzar genç kız ve delikanlıyı seçip sağlı sollu dizerek önlerine geçip, kopuz çalıp ilahiler okuyarak bunları Ayzıt’ın üçüncü kat gökteki sarayına götürmesi, kapıya geldiklerinde burada kendilerini ellerinde gümüş kırbaçları bulunan Ayzıt’ın “yasakçılarının karşılaması, bu yasakçıların ismete dair günah işlemiş olanlar varsa onları geri çevirmeye ve Ayzıt’ın sarayına yaklaştırmamaya memur kimseler oldukları şeklindeki bilgiler de belirttiğimiz hususu destekleyici mahiyette görülmektedir.[111]

Hukuk ve idare tarihi açısından son derece önemli olan yasa ve yasak gibi tabirlerin, Türk ve Moğol devlet geleneği ile Türk kültür ve medeniyeti tarihi içerisindeki yerini, ayrıca Müslüman-Türk devletlerindeki konumu ve önemini bilmenin ne derece lüzumlu olduğu hususu izahtan vârestedir. Yukarıda belirtilen tabirler ile doğrudan ve dolaylı olarak alakası olan yat, yat yarag, yarağlığ, yatak, yatgak, yatakçı; sak, sakçı ve sak sak; savmak, savul, savur kelime ve tabirlerinin de incelenmesinden ortaya çıkan sonuçları mütalaa ettiğimizde şunların ön plana çıktığını görürüz:

Yasa ve yasak tabirlerinin tarih sahnesine ilk defa Cengiz Han ve Moğollarla birlikte ortaya çıkmış olup XIII. asrın ortalarından itibaren Türkçeye girdiği şeklindeki mütearife reddolunarak; Kültegin kitabesindeki “öd Tengri yasar” ibaresini doğru okunmuş kabul ettiğimiz taktirde, yasa-yasak tabirinin, ilk kez Orhun Âbidelerinde görüldüğü, eskiden beri kullanıldığı ve “yasamak” kökünden geldiği vurgulanmıştır.

Orhun Âbidelerindeki ifadenin “yaşar” olduğu kabul edilse dahi, “yasa”nın, ilk kez VIII. yüzyılda egemenlik süren Uygur Hakanı Bögü Han zamanında yazılmış bir Uygur yazısında düzen ve kanun, Zemahşerî’nin Mukaddimetü’l-edebi’nde ise hazırlama, düzenleme anlamında geçmesi dikkate alındığında Moğolca ve Cengiz Han’dan itibaren çıktığı düşünülemez. Yasak kelimesi Türkçeden Moğolcaya “casak” şeklinde geçmiştir.

Makalemizde, “casak”ın Türkçede y ile başlayan ve Moğolcaya c ile geçen diğer bazı tabirlerde olduğu gibi Türkçeden Moğolcaya geçerek oradan teammüm etmiş olduğu gösterilmeye çalışılmıştır.

Moğolcadaki “carlık” da aynı şekilde Türkçe “yarlığ”dan gelmektedir. Kuman ve Kıpçakça gibi Türk şivelerinde de “y” sesinin “c” ve “j” ile yer değiştirebildiği dikkate alındığında yukarıdaki izahın geçerliliği anlaşılacaktır. Moğolların Gizli Tarihi’nde “casak”, “casaul”, “casaktan” ve “casahlacu” tabirleri c’li olarak ve yalnızca birkaç yerde geçmektedir. Türk dilinin Moğol diline nazaran daha ileri bir gelişme seviyesi gösterdiği gerçeği ile Türkçeden Moğolcaya geçen çok sayıda medeniyet ve askerlikle ilgili kelimelerin bulunması, Türklerin Moğollara nazaran kültürel üstünlüğünü ortaya koymaktadır.

Ayrıca, Cengiz’in, hakimiyeti altına almış olduğu Uygurların Moğollara yazı öğretmelerini isteyip, büyük yasasını Uygurlara hazırlattığı yönündeki bilgiler dikkate alındığında yasa ve Moğollar arasında doğrudan bir eşleme yapılması doğru olmamaktadır.

Cengiz ile birlikte ortaya çıktığı iddia edilen yasa kavramının Moğollarda tedrici bir şekilde birkaç aşamada teşekkül etmiş olduğu görülmekte, bu ise, Moğolların “yasa”yı ortaya çıkarmalarının mümkün olmadığını, aşiret anlayışından büyük devlet anlayışına geçerken doğru orantılı olarak Türklerden aldıkları yasak “casak” kelimesine artan ve genişleyen biçimde anlamlar yüklediklerini göstermektedir. Cengiz yasasının yazılı olarak ortaya çıkışı da geniş hudutlu bir devletin kurulmasından sonra oluşan ihtiyaçtan kaynaklanmıştır.

Büyük Selçuklu saray teşkilatında “yasacı” adlı bir görevlinin bulunması, Nizamülmülk’ün Siyâsetnâmesi’nde bu kişinin elbisesi, eşyaları ve maiyetindekilere ilişkin olarak verilen bilgiler, yine Moğollardan önce bu tabirin varlığının göstergesidir. Ayrıca, “yasacı”nın, Karahanlılarda “yatgak” adı verilen saray muhafızlarına mümasil görevlerde bulunduğu anlaşılmıştır.

Keza Moğolcadaki “casaul” yani “yasavul” tabirinin de hizmet itibarıyla Karahanlılarda karşımıza çıkan muhafızlar ile Selçuklulardaki “yasacı”nın fonksiyonlarını icra ettiği görülmüştür. Yasa-yasak, Osmanlılar zamanında da kullanılmış kavramlar olup, Türkçe kelimeleri esas alan ilk Türkçe sözlük olan Ebu İshakzâde Esad Efendi’nin Lehcetü’l-lugât adlı eserde de geçmekte, Osmanlılarda daha çok yasak tabirinin kullanıldığı görülmektedir.

Bu çerçevede “yasağ-ı padişahî”, Osmanlı idare ve hukuk literatüründe “örf” veya “örfî hukuk” demek olup, ayrıca yasakname, yasaklu, yasakçı, yasavul, yasama defteri gibi tabirler de kullanılmıştır. Moğollarda görülen “jasagul”, “yasavul”un, Büyük Selçuklulardaki “yasacı” gibi muhafaza görevinde bulunduğu; ancak, altın ve gümüş asalı yasacıya mukabil, bakır uçlu değnek yani çöp-ı yasak taşıdığı görülmektedir.

Akkoyunlularda da teşrifatçılık, yasakçılık ve muhafızlık yapan yasavullar mevcuttu. Kırım’da ise yasavulların Büyük Selçuklularda olduğu gibi saray muhafızlığı yaptığını görmekteyiz.

Osmanlılardaki yasavullar, savaşta askeri tertibatı ve düzeni sağlayan, askerleri “yasa”yan yani hazırlayıp düzenleyen görevliler olup, sefer yürüyüşü esnasında ordunun önünde öncü kuvvet olarak talimat verdikleri de görülür. Sultanın otağı çevresinde görevli olan Osmanlı yasavullarının, bu açıdan bakıldığında, İlhanlılar zamanındaki yasavul ile aynı vazifeyi yürüttükleri anlaşılmaktadır. Ancak, yasak ile irtibatlı olduğu ve sonradan değiştiği anlaşılan yezek- yizek tabiri, askerin önde giden bölüğü anlamında Divanu Lugâti’t-Türk’te geçmektedir.

Yezek ile yasavulun fonksiyon itibarıyla aynı kimse olmaları münasebetiyle yasavulun da Türk kültürü temelli olduğu anlaşılır. Diğer Türk-İslam devletleriyle Araplara da geçmiş olan yezek tabirinin Karahanlılar Dönemi’ndeki yatgak, Selçuklular Dönemi’ndeki yasacı ve yasak tabiriyle ilintili olduğu görülmekte, “yizek”in önce yezek, sonra da yasak şekline dönüşmüş, hatta yazuk ve yazık tabirleri ile ilgisinin olabileceği anlaşılmaktadır. Sak, sak sak ve sakçı gibi Türkçe kelimelerin, yasak ve yasakçı, savul ve savur gibi kelimelerin ise yasavul ve yasavur ile ilgisi olabileceği düşünülmektedir.

Yrd. Doç. Dr. Mehmet CANATAR

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 2 Sayfa: 929-937

Bir Cevap Yazın