Tarihte “Türk” Adı 

Bugün ilim dünyasında, umumiyyetle, “Türk” adının M.S. VI. yüzyıl ortasında Göktürkler tarafından kurulmuş olan devlet (552-744) ile ortaya çıktığı kabul olunmaktadır.1 Buna göre, “Türk” adı ilk olarak Çin yıllığı Çou-şu’da, Göktürk birliğini göstermek üzere 542 yılında2 ve Batı Wei İmparatoru T’ai-tsu tarafından Göktürk Şefi Bumın’a elçi gönderilmesi münasebetiyle de 545 yılında görünmektedir.3türk adının anlamı

I. Türk Adının Eskiliği Hakkında İleri Sürülen Görüşler

Türk adı Çin tarihi vesikalarında böyle ortaya çıkmakla beraber, Türk soyundan gelen ve Türkçe konuşan topluluklar şüphesiz çok eskiden beri mevcut bulunuyordu. Asya Hunları (Çin kaynaklarında, Hsiyung-nu), Batı Hunları (Avrupa Hunları), Kuzey Çin’de Tabgaçlar (Çin kaynaklarında, T’o-pa) ile aynı sahanın çeşitli bölgelerinde küçük devletler kuran “Hsiyung-nu imparatorları”na bağlı toplulukların ekseriyeti ana dilleri Türkçe olan ve Türk soyundan gelen topluluklar idi.4 Türklerin böylece tarihte büyük yer tutan eski bir millet olduğu düşüncesi birçok tarihçi ve dilciyi “Türk” adının pek eski bir maziye sahip olabileceği hükmüne götürmüş ve bunlar “Türk” adını en eski tarih kaynaklarında aramak yoluna girmişlerdir.

Meselâ, ünlü tarihçi J. v. Hammer, Herodotos’un doğu kavimleri arasında zikrettiği Targitaların Türk olduğunu tahmin etmişti ki, ona göre, “Türk” ismi ilk olarak bu kavmin adında geçmiş olmalı idi.5 Keza v. Hammer Tevrat’taki Togharma adını da “Türk” ismi ile ilgili görmekte idi.6 Herodotos’ta “Türk” adını arayanlardan biri de Avusturyalı bilgin Tomaschek’tir. Bu da Grek tarihçisinin “İskit” arazisinde gösterdiği kavimlerden Tyrkae’i (Jyrkae) Türk kabul etmişti.7 Linguistique esasa dayanarak değil, fakat benzetme yolu ile “Türk” adının pek eski devirlerde izlerini bulmaya çalışanlar daha çoktur.

***

Meselâ, bir Fransız şarkiyatçısı, Plinius ile P. Mela’da Turcae şeklinde geçdiği iddia olunan kavmi Türklerle aynı saymış,8 F. v. Erdmann, Thrak adını “Türk” ile aynîleştirmiş,9 V. de St. Martin ile meşhur J. Marquart eski Hint kaynaklarındaki Turukha veya Türüşka (yahud Turuşka) adını “Türk” ile birleştirmek istemişlerdir,10 Ön Asya çivi yazılı metinlerde ülke adı olarak görülen Tourki ile ve Asurca çive yazılı vesikalardaki Turukku okunabilen kavim adı ile “Türk” sözünün münasebeti düşünülmüş,11 “Türk” isminin Arapçadan uydurma Turkor kelimesinden çıktığı iddia olunmuştur.12

Türk adının çok eskiden beri mevcut olduğu kanaatinin hakim bulunduğu zamanlarda bu ad tabiatıyla eski Çin kaynaklarında da aranmıştır. Böylece Çin yıllıklarında M.Ö. 2. bin ortalarından itibaren göründüğü söylenen Tik kavminin adının, telaffuz bakımından “Türk”e yakınlığı sebebi ile, “Türk” kelimesinin Çincedeki ilk şekli olduğu ileri sürülmüştür.13 Bu fikir, bazı Türk tarihçilerine cazip gelmiş görünmektedir.14 Fakat Tik-Türk münasebeti daha önce W. Koppers, P. Pelliot vb. gibi mütehassıslar tarafından şüphe ile karşılanmış,15 A. V. Gabain tarafından kabul edilmemiş16 ve W. Eberhard’ın tetkikleri de Tik’in Türk ile alakasızlığını ortaya koymuş bulunuyordu.17

***

İslam kaynaklarında ise “Türk” adının dikkat çekici bir durumu vardır. Bilindiği gibi, İslam literatüründe Hicrete kadar olan dünya tarihi daha ziyade bir hülâsa mahiyetindedir. Bu eserler İslamiyet öncesi İran, İsrail, Grek, Cahiliye-Arap tarihlerini kısaca ve birbirine müvazi şekilde kaydederler. İslamiyet’ten önceki Türk tarihi hakkında bilgi veren İslam kaynakları ile bunlardan nakiller yapan meselâ Süryani müelliflerin eserlerinde, bilahere Türklüğü sabit olan kavimlerin ve hanedanların Türk olduklarının belirtilmesi dikkate değer bir noktadır ki, bu nevi malumat arasında bizi burada ilgilendiren bahis iki rivayet manzumesine dayanır:

1. İran, yani Zend-Avesta rivayetleri,
2. İsrail, yani Tevrat rivayetleri.

Tevrat’a dayanan rivayetlerde “Türk”ün Hazret-i Nuh neslinden olduğu kabul edilir. 18 Bir kısım kaynaklarda Türk, Nuh’un üç oğlundan Yâfes’in oğlu olarak gösterilir. 19 Böylece o zaman mevcut bulundukları tasavvur olunan kavimler arasında Türk’e verilen ehemmiyet belirmektedir. Bazı müellifler de Türk’ü Yâfes’in doğrudan doğruya oğlu değil, fakat torunu veya onun neslinden biri saymaktadırlar.20

***

Ancak Nuh ile ilgili rivayetin muahhar olduğu ve “Türk” adının bu rivayete Türklerin (daha doğrusu Göktürklerin ve onlardan itibaren Türk soyundan gelen diğer toplulukların) VIII -X. yüzyıllarda İslam dünyasında kendilerini hissettirecek derecede rol oynamağa başladıkları zamanlarda ilave edildiği anlaşılıyor. Zira elimizdeki, aslına en yakın olarak tespit edilen Tevrat metinlerinde Türk, ne şahıs (ata), ne de kavim adı olarak yer almamaktadır.21 O halde Tevrat rivayetinde istinaden İslam kaynaklarında ve bunlardan nakillerde bulunan Süryânî kaynaklarında kaydedilen “Türk” adı sonraki bir devreye ait olmak gerekir. “Türk” adı yanında zikredilen çeşitli isimlerdeki Türk boyları da bunu gösterir.

Diğer taraftan aynı İslam kaynakları İran rivayetlerini naklederken de “Türk”ten bahsetmişlerdir. Avesta’nın Ebû’l-beşer (insan cinsinin babası ki, Tevrat’ta Hz. Âdem mukabilidir.) olarak tanıttığı KayNmars’dan (Kayûmareta) ve Tevrat rivayetindeki Nuh zamanına rastlayan CamşNd’den sonra, İran rivayeti şöyle devam eder: Hükümdar FarNdNn geniş ülkesini üç oğlu: Salm (Sarm), İrac, Atvac veya Tuvac (doğrusu, Turac) arasında taksim etti22 ve Türk, Çin ülkeleri Turac’a düştü.23

***

Bu arada zuhur eden taht kavgalarında İrac diğer kardeşleri tarafından öldürüldü. İrac’ın yerine Seçen oğlu MinNçihr (ManNçithra) babasının intikamını almak üzere “Türk” ülkesine yürüdü ve Turac neslinden Afr#siy#b ile çarpıştı. Çetin savaşlardan sonra, iki memleket arasında hudut ok atmak suretiyle tespit edildi: Bir İranlı tarafından Teberistan’dan atılan ok24 Belh nehri (Ceyhun, Amu-derya) üzerine düştü. Bu sebeble bu nehir iki ülke arasında sınır sayıldı.25 Bundan sonra İran rivayetlerinde artık Türk ülkesinden “Turan”, Fars ülkesinden de “İran” tabirleri ile bahsedilmiştir.26

İran-Turan harpleri, bilindiği gibi, meşhur destan şairi Firdevsi’nin (ölm. 1021) Şehname’sine başlıca mevzu teşkil etmiştir.27 Firdevsî’nin büyük mübalağalarla anlattığı bu savaşların28 tamamıyla hayal mahsulü olduğu, İranlıların kendileri için eski Hint-Avrupa mitolojisinden zengin ve renkli bir mazi, İran hükümdarlarının iyiliklerini, adaletini ve imar faaliyyetlerini göstermek maksadıyla bir sürü vekayi icat ettikleri ilmi araştırmalar neticesinde anlaşılmıştır. Meselâ burada İran hükümdarı olarak zikredilen FarNdNn (veya AfrNdNn) Hint-İran mitolojisinde Thraetaona adı ile geçen bir ilah olduğu gibi, Afr#siy#b da aynı ilâhlar zümresinden savaş tanrısıdır ve asıl adı Frangrasyan’dır.29

***

MinNçihr öldükten sonra, “Türk hükümdarı” Afr#siy#b30 İran’a girdi, Azerbaycan’ı, istila ederek Babil’e kadar ileriledi. İran’ı, bu durumdan MinNçihr’in torunu Zav b. Âahm#sb kurtardı. Âahm#sb gençliğinde “Türk ülkesi”ne gitmiş orada Türk hükümdarlarından birinin kızı ile evlenmişti. Bu Türk prensesinden doğan Zav birçok başarılı savaşlar yaparak “Afr#sy#b al-TürkN”yi uzaklaştırdı. Afr#sy#b’ın İran topraklarında 12 yıl kaldığını bildiren bu rivayete göre, İran’ın kurtuluşu hâdisesi büyük sevince vesile oldu ve bayram telâkki edildi.31

Bundan sonra, hükümdar olarak, Kaykub#d ve Kayk#vNs’u müteakib, Siy#vNş geldi. Bu da Afr#siy#b’ın kızı ile evlenmişti.32 İşte İran-Turan savaşlarının asıl kahramanı bu evlenmeden doğan KayHusrav’dır. KayHusrav, Afr#siy#b’ın kuvvetlerini ağır mağlubiyetlere uğrattı, 50-60 bin kişiyi telef etti, 30 bin kişi esir aldı. Bu arada Türk kumandanlarından çoğu öldü. Oğlu da mağlup olarak ölen Afr#sy#b bizzat sefere çıktı ise de 100 bin kişilik telefat verdikten sonra, Azerbaycan’a çekildi, saklandı; Fakat yakalanarak KayHusrav’e getirildi ve öldürüldü.33

***

Bu son savaşlarda bir hakikat mevcut gibi görünüyor. Zira eski Grek kaynaklarında, adı geçen İran hükümdarına ait bazı izlere tesadüf edildiği bildirilmektedir. Herodotos’ta ilk Ahameniş kralı olarak zikredilen zatın Kyrus (KayHusrav adının Grekçe şekli) adını taşıdığı, “Turan” hükümdarı Afr#sy#b’ın da Herodotos’un Med kralı olarak tanıttığı Astiag olduğu beyan edilmiştir ki, buna göre Ahameniş Devri İranlıları Medyalıları “Turanlı” saymakta ve Med ülkesi “Turan”a dahil bulunmakta idi.34

Diğer taraftan KayHusrav ile çarpışan Afr#sy#b’ın Saka hükümdarı olduğu da ileri sürülmüştür.35 Bu takdirde eski İskitlerle ilgili bulunan Sakların bir Türk kolu olduğunu kabul etmek icap eder.36

***

Burada gerek Medyalılar, gerek Sakalar hakkında ileri sürülen tahminlerdeki tarihî gerçek payını tayin etmek müşkül ise de, bahis mevzuu “Afr#sy#b”ın hakikaten bir Türk hükümdarı olduğu şüphesiz görünmektedir. Çünkü onun büyük ve muazzez hatırası Asya Türkleri arasında asırlarca yaşamış37 ve tabiatıyla İran rivayetlerindeki uydurma ad altında değil, fakat, Türk ananesine göre, Tunga Alp Er şeklindeki Türkçe adı ve unvanı ile tanınan bu ulu Türk hükümdarı namına Türkler yüzlerce yıl yoğlar, törenler tertip etmişlerdir.38

Böylece Türk-İran münasebetlerindeki Afr#sy#b adlı hükümdarın belki milattan önce asırlarda rol oynamış büyük bir Türk başbuğu olduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak bizi burada alâkadar eden cihet, bütün İslâm kaynaklarının Afr#sy#b’ı daima “Türk” olarak zikretmiş olmalarıdır. Bununla beraber, İslâm kaynaklarındaki rivayetlerin de, tespit bakımından, gerçek mehazleri Vahb b. Munabbih olsa dahi, VIII. yüzyıl başlarından daha geriye gitmediği unutulmamalıdır.39

***

İslâmi devir kaynaklarından önce yazılmış Arapça eserler içinde “Türk” adının ilk geçtiği yer olarak Câhiliye Devri’nin meşhur Arap şairi Al-N#biEa al-Zuby#nN’nin (ölm. 595-612 yılları arası) Dîvân’ı gösterilmiştir.40 Buna göre, Arapça yazılmış eserler arasında “Türk” adının ilk defa VI. yüzyılın sonlarına doğru zikredilmiş olduğunu kabul etmek lâzımdır.

Bizans literatüründe ise, Türklerin eski Troyalılarla münasebete getirilmiş olması dikkat çekicidir. Bu husus İstanbul’un fethinden sonra İtalya’ya giden Bizanslı Th. Gazes ile İtalyan hümanisti F. Filelfo arasında teati edilen mektuplarda görünüyor. Bu mektuplardan anlaşılıyor ki, XV. asır Türkleri eski Troyalıların neslinden sayılmaktadır: Türkler Bizans başkentini zaptetmek suretiyle, Troya’yı hile ile ele geçiren Greklerin torunlarından, atalarının intikamını almışlardır.41 Bu gibi telâkkilerin doğuşunda şüphesiz “Türk” adının eski şeklinin “Troia” olduğu zannı rol oynamıştır. Bilindiği gibi, Bizans müellifleri arasında “Türk” adı ilk defa, Göktürkler dolayısile, Aghatias tarafından zikredilir.42

II. “Türk” Adının Telâffuzu

Türk adının eski telâffuzu meselesinde bugün varılan netice, bu adın eksikliğine dair yukarıda sıraladığımız görüşlerin isabet derecesini tayin bakımından büyük ehemmiyet taşımaktadır.

Bilindiği gibi, Göktürklerden bahseden ilk Çin kaynakları “Türk” adını oldukça farklı bir şekilde zaptetmişlerdir: T’u-küe.43 Burada -Çincede r sesinin bulunmamasından sarfı nazar- dikkati çeken nokta “Türk” adının çift heceli olarak tespit edilmiş olmasıdır. Tanınmış Fransız sinologu P. Pelliot bu Çince işaretin “Türküt” okunması gerektiğini ve bunun da “Türk” kelimesinin, Moğolca cemi eki +t ile yapılmış, çoğul şekli olduğunu ileri sürmüştür.44

***

Ancak +t cemi ekinin yalnız Moğolcaya mahsus olmayıp, Göktürklerden önce bile Türk dilinde kullanıldığı45 ve İlk ve Orta Çağlarda çok üstün bir kültür dili olan Türkçeden devlet, hukuk, teşkilât tabirlerinin Moğolcaya geçmesinin de gösterdiği üzere,46 daha ziyade Türkçenin Moğolcaya tesirinin bahis mevzuu olabileceği hatırlanmalıdır. Nitekim son araştırmalardan birinde, “Türkler” şekline tekabül ettiği söylenen Çince işaretin sonunda +t değil, Türkçede diğer bir cemi eki olan +z bulunduğu, buna göre de Çince kelimenin “Türküz” okunması icap ettiği beyan edilmiştir.47

Fakat bu suretle, “Türk” adının Çincede daima çoğul şeklile (Türkler!) kullanıldığı peşinen kabul olunmaktadır ki, bu herhâlde mümkün değildir. Diğer taraftan, Çincedeki çift heceli şeklin hakikatte “Türk” adının müfret halindeki karşılığı olduğunu, binaenaleyh bu adın vaktile iki heceli olarak telâffuz edildiğini gösteren emareler vardır.

Bu hususta en kuvvetli delil bizzat Türklerin yazdığı Göktürk kitabeleridir. Kitabelerde “Türk” adı hem “Türk”, hem de “Türük” olarak iki şekilde geçmektedir.48 Anlaşıldığına göre, önceleri çift heceli telâffuz edilen ad Göktürkler Devrinde tek heceli şekliyle birlikte iki türlü telâffuz olunmuş, bilâhere yalnız “Türk” şeklini almıştır.

***

Söyleniş bakımından üzerinde durulan bir husus da Türk kelimesindeki vokalin ses değeridir. Araplar ve İranlılar bu kelimeyi “Turk” telâffuz ederler: Bil#d al-Turk, malik al-Turk, Turk#n vb. XI.-XII. asırlardan kalma ilk Rus vekayinâmelerinde “Türk” adı Tork, Torki (Türk, Türkler) şeklinde tespit edilmiştir.49 Bu dillerde esasen ü sesi mevcut olmadığı için izahta herhangi bir güçlük yoktur. Fakat kelimenin Süryânî kaynaklarında Toukaye olarak50 ve fonetik alfabe sistemi olan Grekçede Tourkos (Tourcos Tourcoi) şeklinde zaptedilmiş oluşu dikkate şâyandır.51 Hattâ yukarıda adları geçen iki hümanist arasında “Türk” adının telâffuzu hakkına fikir teatisi olmuş, F. Filelfo Milano’dan yazdığı 1

Temmuz 1472 tarihli mektubunda Roma’da bulunan Th. Gazes’ten “Türk” adını niçin u ile değil de ü ile yazdığını sormuş ve bu münakaşadan Türklerin Troya menşeli oldukları meselesi ortaya çıkmıştı.52 Burada bizi ilgilendiren husus, Th. Gazes’in kaydı dışında, bütün Grek literatüründe adın “turk” şeklinde olmasıdır.

***

Halbuki, kelimenin aslında Türk olarak söylendiğini gösteren alâmetler vardır. Adın Orhun kitabelerindeki yazılışında ilk hecenin vokali u veya o değil, fakat ö ve çok defa ü sesini vermektedir. Ancak Türk şeklindeki son harfin q (‘) oluşu yabancıların dilinde u’lu telâffuza yol açmış olabilir. Buna göre de, Batıdaki yabancı vesikalara adın tek heceli şekli ile intikal ettiğini kabul etmek lâzımdır.53

Göktürk kitabelerinde ilk hecedeki vokalin hem ü, hem de ö olabileceğini görmüştük. Kelimenin Çincedeki karşılığında doğru söylenişin hangisi olduğunu tespit mümkün olamamıştır. Bu mesele üzerinde duran L. Bazin, fonetik yazı sistemi olduğu için vokallerin değeri kolayca tayin edilebilen Brahmi yazılı bir metindeki Türk kelimesine istinaden, bahis mevzuu vokalin ö olduğunu ve iki hecelilik durumu dolayısiyle da, “Türk” adının asıl telâffuzunun “Törük” olması gerektiğini belirtmiştir.54

***

Bu bilgine göre, adın ilk şekli Török veya Törük olup,55 kitabelerdeki Türük şekli ikinci hecedeki ü’nün regressif bir tesirle ilk hecedeki ö’yü ü’ye kalbetmesinden doğmuş (meselâ, Anadolu lehçesinde, yörük’ten yürük vb. gibi) ve iki heceli şekli son hecesindeki vokalde bilâre düşerek “Türk” telaffuzu meydana gelmiş, (meselâ, erk’ten erk, börük’ten börk vb. gibi), böylece “Türk” adı telâffuz itibarıyla şu inkişafı takip etmiştir: Törük>Türük> Türk.56

Türk adının telâffuzu üzerindeki bu mütaalalarla ulaşılan neticeler bizi tarih yönünden şu mühim hükümlere götürmektedir:

1 “Türk” adının Göktürk çağından eski devirlerdeki telâffuzu iki heceli ve “Törük” şeklinde olduğuna göre, türlü kaynaklarda ve çeşitli vesikalarda “Türk” ile ilgili gösterilen, yukarıda sıraladığımız isimlerin, “Türk” adının çok muahhar telâffuzu ile sadece dıştan benzerlikler gösteren yabancı kelimeler olması icap eder.

***

2 Çincedeki T’u-küe kitabelerdeki iki heceli şekli aksettirse bile bu, nihayet Türük’e tekabül etmekte, yani daha eski şekil olan “Törük”e nazaran muahhar bir telâffuz durumunda olduğundan, “Türk” adının ilk defa VI. yüzyılda meydana çıktığı ve önce Çin kaynaklarında göründüğü fikri kabule şâyan olmamak gerekir.

3 Bir kelimenin bünye değişikliğine uğramasının uzun zaman isteyen bir husus olduğu, bilhassa özel adların gelişmesinde bu zaman payının daha uzun olacağı dikkate alınırsa, “Türk” adının şimdiye kadar sanıldığından belki asırlarca önce mevcut bulunduğu düşünülebilir. Türk kelimesinin cins ismi olarak mevcudiyetinin ise daha da eski olacağı aşikârdır.57

III. “Türk” Ne Demektir?

Tarihte “Türk” adına birçok manalar verilmiştir. Göktürk Devri’ndeki Sui-şu adlı Çin kaynağına göre, T’u-küe, Türk dilinde miğfer manasına gelir. Çünkü Türkler adlarını, Altay bölgesinde, eteklerinde oturdukları, miğfer biçiminde yükselen dağın şeklinden almışlardır.58 Hunlar ve Türkler hakkındaki büyük eserini 1756-1758’de yazmış olan De Guignes’ten beri59 Orta Asya tarihi ile meşgul olan Batılı bilginlerden çoğu “Türk” sözünün miğfer demek olduğu hususundaki Çin tefsirine ehemmiyet vermiş ve kendi açılarından bu kaydı izaha çalışmışlardır:

J. Klaproth (1826) T’u-küe’yi “takye” ile,60 J. Schmidt (1824) “dugulga” (miğfer) ile,61 Gobelentz (1837) ve Schott (1849) Farsça “targ” (miğfer)62 ile, J. J. Hess (1918), Türklerin silâh imalcisi bir kavim olduğunu ileri sürerek, keza “targ” ile, B. Munkâcsi (1921) “dugulga”nın aslı olduğunu iddia ettiği T’u-küe (kendisine göre, doğru okunuş: Tu-lu-ke) sözünü yine “miğfer” ile münasebete getirmiş,63 S. W. Koelle “Türk” kelimesinin kökünü tur-, tir- addederek, bunu “çekmek, cezbetmek” manasına bağlamış,64 kelimenin aslının “Turku” olduğunu beyan eden K. Fiök, bunun “İskit” dilinde “Deniz kıyısında oturan adam” manasında olduğunu ileri sürmüştür.65

***

İslâm kaynaklarında da bunlara benzer garip izahlara tesadüf olunur. İbn al-FakNh al-Hamad#nN’ye (ölm. 930’a doğru) göre,66 Türkler, Ye’cüc-Me’cüc seddinin arkasında “terk” edilmiş oldukları için bu adı almışlardır. GardNzN (ölm. 1048-1049) de Nuh’un oğlu Yâfes’e düşen arazi arasında “Türk diyarı” insandan hâlî, “terk edilmiş” durumda bulunduğu için Türklere bu adın verildiğini kaydeder.67

“Türk” adının bir de XI. asırda Kâşgarlı Mahmud’un zikrettiği bir izah tarzı vardır. Bu ünlü Türk dilcisi, Türk milletine Tanrı tarafından verildiğini belirttiği “Türk” adının “Olgunluk çağı” demek olduğunu ifade etmiştir.68

***

Türk adının izahında ilk ilmî tecrübenin A. Vâmbery tarafından yapıldığı kabul edilmektedir. Buna göre, “Türk”, Türkçede “türemek” manasında olan türe-, veya törü-‘den iştikak etmiş olup, “yaratılmış, mahlûk” manasına gelir.69 Bizde Ziya Gökalp’a göre, “Türk”, “türeli” demektir.70 Türk tarihine dair tetkikleri ile meşhur W. Barthold da: “Türk kelimesinin Orhun kitabelerinde bir çok defa kullanılan “törü” (kanun, âdet, kanunla düzelmiş, birlik kazanmış halk) kelimesi ile münasebettar olduğunu farz etmek mümkündür”71 demek suretiyle “Türk” adına Gökalp’ınkine yakın bir mana vermektedir.

Fakat “Türk” adının çok başka bir mana taşıdığı Orta Çağ Türk vesikalarından anlaşılmıştır. Bu hususta ilk kaynağı ortaya koyan Alman Türkoloğu F. W. K. Müller’in Uygur metinlerinde, cins ismi hâlinde, tespit ettiği “türk” kelimesi “kuvvet, -li güç-lü” manasına gelmektedir.72 Buradaki “Türk” kelimesinin kavim adı olan “Türk” ile aynı olduğunu ilk defa A. v. Le Coq ileri sürmüş73 ve büyük Türkolog W. Thomsen de bunu kabulde tereddüt etmemiştir.74 Daha sonra Gy. Nemeth kavim adı olarak “Türk”ün “güc,-lü; kuvvet,-li” demek olduğunu Türklerde ad verme usulüne istinaden ve analojiler göstererek ispat etmiştir.75

***

Ancak bu, “Türk” adının lûgat manası olup, etimolojisi değildir. Kelimeyi etimoloji bakımından yine törü+ köküne bağlamanın mümkün olduğu düşünülmüştür. L. Bazin “Türk” adını törü+mek’ten (Anadolu lehçesinde türemek) neşet ettiğini kabul ederek, adın son telâffuz tarzına doğru geliştikçe mana itibarıyla da şu nüansları kaydettiğini söylemiştir: “Türk” adı ilk şekli ile “var olmuş, şekil kazanmış” mânasında iken, sonra “gelişmiş”, daha sonra, “tamamıyla gelişmiş” mefhumlarını ifade etmiş, nihayet telâffuz “Türk” şeklini aldığı zaman “kuvvet, güç” manasını kazanmıştır.76 Böylece, menşe hususunda Vâmbery ile birleşen L. Bazin mana bakımından Nemeth’in ispatını takviye etmiş durumdadır ki; “Türk” adının menşe ve manası hakkında varılan bu netice, cins ismi olduğu gibi, millet adı olarak da “Türk” sözünün çok eski bir maziye sahip bulunduğunu bir kere daha ortaya koyan bir mahiyet taşır.77

IV. “Türk” Adının Yaygınlığı

“Türk” adının Göktürklerden itibaren sür’atle yayıldığı dikkati çeker. Bu hâdise, Göktürk imparatorluğu’na bağlı, Türk soyundan gelen, çeşitli boyların (kavimlerin) aynı zamanda “Türk” adını almaları ve bunların yabancılar tarafından hep “Türk” umumî adı altında tanınmış olmaları ile ilgilidir. Göktürk hâkimiyetinin çökmesini müteakip bu soydaş kavimler (boylar) ayrı devletler kurdukları veya çeşitli istikametlerde muhaceret ettikleri zaman, kendi hususî adları yanında, toplayıcı ad olarak “Türk” ismini de kullanmışlardı.

Meselâ Batı Göktürk idaresinde bulunan Karluklarla daha birkaç küçük Türk grubu tarafından kurulan Karahanlı Devleti’nden İslâm kaynaklarında umumiyetle “Türk Hanları” diye bahsedildiği gibi, Orta Asya eski Türk ülkelerinden muhtelif tarihlerde İslâm memleketlerine gelenler de aynı kaynaklarda hep “Atr#k” (müfredi, “Turk”) diye anılmıştır. Ayrıca, vaktiyle Göktürk İmparatorluğu’nda yer almış olan Oğuzlar da daha sonra “Türk” adını muhafaza etmişlerdir. Bu suretle, Rus yıllıklarında “Tork ve Torki” diye zikredilen Oğuzlardan başka, Selçuklulardan zamanımıza kadar, diğer Oğuz oymakları tarafından tesis edilen birçok devletler aynı zamanda “Türk” adını taşımışlardır. Diğer Türk grupları tarafından kurulan devletlerde de “Türk” adı unutulmamıştır (meselâ, Harezmşahlar, Mısır Kölemen Devleti vb.).

***

“Türk” adının, Türk soyundan gelen kavimlerin hepsine şâmil millî bir isim olarak yayılmasını W. Barthold Müslümanların eseri saymaktadır: “Araplar birçok kavimlerin, VII.-VIII. asırlarda muharebeler yaptıkları Türklerle aynı dili konuştuklarını görerek, bunların hepsine Türk demişler, İslâmiyet’i kabul eden Türkler de gittikçe bu adı benimsemişlerdir”.78 Barthold bu görüşüne, “Türk” adının İslâmiyet hudutları dışında pek intişar etmediğini, meselâ ne Rusların ne de batı Avrupalıların Peçeneklere veya Kumanlara “Türk” demediklerini ve İslâmiyet’i kabul eden Türklerin hepsinin de kendi dillerine “Türkçe” demediklerini de ilâve eder.79 Halbuki “Türk” adının tahminden ve Barthold tarafından zikredilen hususların gerektirdiği genişlikten çok daha yaygın olduğu muhakkaktır.

Bazan Göktürklerden önceki devirlere giden bu yaygınlıkta Türklerin İslâmiyeti kabul etmeleri keyfiyetinin tesiri olmayacağı aşikârdır. Daha 420 yılında, İran’ın kuzey sahalarındaki “Altaylı” kavimlere Perslerin umumî olarak “Türk” demeleri80 dışında, Bizans kaynaklarında sarahatle belirtildiği üzere, Sabırlar (VI. asır),81 Hazarlar (IX. asır), Macarlar (IX-XI. asır), Vardarlılar (XI-XVI. asır), Selçuklular, Mısır Türk Kölemen Devleti, Osmanlılar aynı zamanda “Türk” adı ile zikredilmişlerdir.82 Hattâ coğrafî terim olarak “Türkiye” (Turkia) adı da Orta Çağlarda çok geniş sahaları göstermekte idi.

***

VI. yüzyılda Orta Asya için kullanılan Türkiye tabiri,83 IX.-X. asırlarda Volga’dan Orta Avrupa’ya kadar uzanan Hazar ve Macar ülkeleri için kullanılmış (Doğu Türkiye= Hazar memleketi; Batı Türkiye=Macaristan),84 XII. yüzyıldan itibaren de Anadolu’nun adı olmuştur.85 Mısır Kölemen Devleti toprakları da Türkiye diye anılıyordu.861 Batı literatüründe umumiyetle, doğrudan doğruya, “Türkler”, “Türk Devleti” diye zikredilen bu topluluk ve siyasî teşekküle biz, bunu diğer Türk topluluk ve devletlerinden ayırmak üzere, Göktürkler, Göktürk Devleti vb. demekteyiz.

Yalnız, Türk dilini tarihî tasnifinde “Eski Türkçe” bölümünde, Uygurcadan önceki safha olarak yer alan bu Türk toplumunun diline Batı literatüründe Göktürkçe (Kök-Türkçe) adı verilmektedir (Gök kelimesinin o çağdaki telâffuzu kök’tür). Bu tabir, ilk defa W. Bang tarafından kullanılmış (bkz., W. Bang, Über die köktürkische Inschrift… Leipzig, 1896; ayn. müell., Zu den Kök-Türk Inschriften, T’oung Pao, 1896, s. 255 vdd. ayn. müell., Köktürkisches… WZKM. 1897, XI, s. 192 vdd., vb…), daha sonra Türk dili mütehassıslarının çoğu tarafından devam ettirilmiştir (meselâ, A. v. Le Coq, Köktürkischen aus Turfan, Berlin, 1909; J. Nemeth, Die köktürkischen Grabinschiften… KCsA, II, 1-2, 1926, s. 134 vdd; R. R. Arat, Türk Şivelerinin Tasnifi, TM, X, 953, s. 96, 119; A. Caferoğlu, Türk Dili Tarihi, I, İstanbul, 1958, s. 49, 99, vd; A. Dilaçar, Türk Diline Genel Bir Bakış, Ankara, 1964, s. 74, 92 vd).türk adının anlamı

türk adının anlamı

türk adının anlamı

türk adının anlamı

4 YORUMLAR

  1. Ayrıca sıkı temasların mümkün kıldığı bazı ırkî karışmalar da düşünülürse, yabancıların dıştan yaptıkları gözlemlerine hayret etmemek gerekecektir. Aslında son yarım asır içinde yapılan ilmî araştırmalar Türkler’in beyaz ırka mensup bulunduklarını ortaya koymuş ve yeryüzünde mevcut üç büyük ırk grubundan “Europid” adı verilen grubun “Turanid” tipine bağlı olan Türkler’in kendilerini başta “Mongoloid” Moğollar olmak üzere diğer topluluklardan ayıran antropolojik cizgilere sahip oldukları anlaşılmıştır (hakim vasfı beyaz renk, düz burun, değirmi çehre, hafif dalgalı saç, orta gürlükte sakal ve bıyık).

    • “Türk” kelimesini Türk Devleti’nin resmî adı olarak ilk kullanan siyâsî teşekkül “Gök-Türk imparatorluğudur (552-774). Bütün bunlar, “Türk” adının aslında belirli bir topluluğa mahsus “etnik” bir isim olmayıp, siyasî bir ad (bütün Türk soylu halkları kucaklayan üst kimlik olarak) olduğunu ortaya koymaktadır. Gök-Türk Hakanlığı’nın kuruluşundan itibaren önce bu devletin, daha sonra bu imparatorluğa bağlı, kendi hususî adları ile de anılan, diğer Türk’lerin ortak adı olmuş ve zamanla Türk soyuna mensup bütün toplulukları ifade etmek üzere millî bir ad payesine yükselmiştir.

  2. Coğrafî ad olarak Turkhia (= Türkiye) tabirine ilk defa Bizans kaynaklarında tesadüf edilmektedir. VI. asırda bu tabir Orta Asya için kullanılıyordu. 9-10. asırlarda Volga’dan Orta Avrupa’ya kadar olan sahaya bu ad verilmekte idi (Doğu Türkiye = Hazarlar’ın ülkesi, Batı Türkiye = Macar ülkesi). 13. asırda Kölemen Devleti zamanında Mısır ve Suriye’ye “Türkiye” deniliyordu. Anadolu ise 12. asırdan itibaren “Türkiye” olarak tanınmıştır.

  3. Tarihten Türk’ü çıkarırsanız ortada tarih kalmaz’ der Prof. Fritz Neumark…

    Yahudi asıllı Alman bir iktisatçıya bu sözleri söyleten, tarih boyunca 16 devlet kuran, çağ açıp çağ kapatan, tarih sahnesinin başrol oyuncusu diyebileceğimiz Türk milletidir. Türklerin Orta asya’dan başlayan ve 3 kıta 7 iklime yayılan muhteşem hakimiyet serüveni , kurduğu devletler ve yaptığı fetihler ile hiçbir zaman farklı etnik gruplara ezici muamele göstermemesi, ırkçılığa varan bir tavır sergilememesi, hoşgörü ve insancıl politikaları ile taçlanmış ve kendisine rakip milletlerin dahi hayranlığını kazanmıştır.

    Ne kutlu bir millettir ki tarih boyunca kahramanlık destanları yazmış, dosta ümit düşmana korku salmış. En kötü günlerinde bile sergilediği tavırla insanlık dersi vermiş ve taktir toplamıştır.

    Tarihin hiçbir sahnesinde esaret altında yaşamış bir Türk toplumu göremezsiniz. Yahut işgal altındaki vatanını terk edip mültecilik peşine düşmüş başka devletlere sığınmış bir topluluk yoktur Türk adı altında. Türkler için ölmek esir kalmaktan yahut vatana uzak yaşamaktan yeğdir. ‘Türkleri öldürebilirsiniz fakat yenemezsiniz!’ der, Napolyon…

    Her millet farklı bir özelliği ile öne çıkmaktadır savaştaki üstünlüğü ve devlet kurmadaki yeteneği ile ön plana çıkan milletimiz için vatan namustur; paylaşılamaz, terk edilemez, bir karış toprağı dahi kan dökülmeden verilmez! ‘Benden eğerimi isteyin vereyim, atımı, çadırımı isteyin vereyim. Fakat hiç kimse vatanımdan bir karış toprak istemesin, vermem!’ der Mete Han…

    ‘Türkler cesurdur, vatanlarını çok severler ve onun için gerekirse canlarını verirler!’ der Albert Einstein…

    Savaş sanatında ve vatan bilincinde bu denli üst düzey olan Türk milleti hiçbir zaman istilacı bir millet olmamıştır. ‘Üstümüze kılıç çekilmedikçe, ülkemize girilmedikçe, tab’ama cefa edilmedikçe bizden kimseye zarar gelmez!’ der Fatih Sultan Mehmet Han…

    Bunun yanında sapkınlığa giden ve zulmü kendine fıtrat edinen her toplum Türk’ün kılıcının tadına bakmıştır. ‘Ben ve milletim Tanrı’nın kırbacıyız, Tanrı kendi yolundan çıkanları cezalandırmak için bizi gönderir!’ der Attila Han… Ve Tanrının Kırbacı diye anılır tarih sayfalarında.

    ‘Türklerle dost ol ama sakın düşman olma!’ der Gianni De Michelis…

    ‘Artık Türklerle savaşmam, onlar çok cesur ve iyi insanlar!’ der Andreas Phitiades.

    Birçok farklı milletin ve şahsiyetin övgü dolu sözlerinin muhatabı olan Türk milletinin İslamın sancaktarlığını da almasıyla birlikte Peygamber müjdesine nail olup İstanbul’u fethinin ardından Vatikan’da şu sözler söylenecektir: ‘Bizans’ı alan Türkler korkarım orada durmayacaktır…

Bir Cevap Yazın