Osmanlı-Alman Münasebetleri Çerçevesinde Şark Meselesi

Bu makale, Osmanlı Devleti ile Alman Kayzerliği arasında XIX. yüzyılın ikinci yarısından sonra yoğunlaşan diplomatik, ekonomik ve siyasi münasebetleri ”Şark Meselesi” çerçevesinde ele almaktadır. Ayrıca bu bağlamda Osmanlı Devleti’nin güç kaybı çerçevesinde, Avrupa devletlerinin Balkanlar, Anadolu ve Ortadoğu’da yayılmacı veya nüfûz elde etme politikaları ile büyük güçlerin kendi aralarındaki mücadelelerine de değinmektedir.osmanlı- alman ilişkileri

Osmanlı tarihi uzmanı Feroz Ahmad, ”Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu” adlı makalesinde ‘Osmanlı İmparatorluğu’nun sonu bir sürpriz değildir; asıl şaşırtıcı olan, hayatta kalmayı becermiş olmasıdır” demektedir.[1] İşte bu çalışma, geç dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun nasıl hayatta kalabildiğinin diplomatik ve siyasi yönünü Almanya ile ilişkiler bağlamında incelemektedir.

İlk olarak kaynaklara göre Şark Meselesinin incelenen dönemdeki anlamı belirtilmiştir. Ardından Almanya‘nın şarka doğru siyasetinde Osmanlı Devleti’ne karşı tutumu ve barışcıl nufûz siyasetinin evrimi ele alınmıştır. Müteakip bölümde konu Osmanlı Devleti açısından ele alınmış ve Osmanlı Devleti’nin parçalanmasına yol açan I. Cihan Harbi’ne giden tarihsel süreç içinde Avrupa devletlerinin emellerine karşı mücadelesi ve devleti modernleştirerek konsolide etme çabaları incelenmiştir. Sonuç bölümünde ise çalışmanın genel bir değerlendirmesi yapılmıştır.

2. “Şark Meselesi” Nedir?

Şark Meselesi, 1774‘te imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’yla birlikte başlayan ve Osmanlı İmparatorluğunun dağılması ve 1923‘te Lozan Antlaşması’yla sona eren süreçte Avrupalı büyük devletlerin Osmanlı İmparatorluğu ve Ortadoğu’ya uyguladıkları emperyalist siyasetin diğer adıdır.[2]

Şark meselesi, bu çalışmada belirtilen tarihsel çerçevede genel anlamıyla Osmanlı Devleti’nin yakın geleceği ve muhtemel çözülüşünün neticelerini konu edinir. Klasik anlamda ise büyük güçlerin, Osmanlı Devleti’nin güç kaybı sürecinde Balkanlar ve Ortadoğu’da toprak ve siyasi-ekonomik nüfuz kazanma uğruna mücadele ve çatışmalarını ifade eder.[3] Türk bakış açısına göre Şark Meselesi de, Türkiye‘nin paylaşımı demektir ve bu, Türkler‘in Avrupa‘dan geri püskürtülmeleriyle başlamıştı.[4] Bu dönemde Osmanlı Devleti’nin sınırları kuzeyde Balkanlar’dan Anadolu ve Kafkasya‘ya, güneyde Arap Yarımadası’ndan Kuzey Afrika‘ya kadar uzanmaktadır.

Öncelikle askeri ve ekonomik alanda başgösteren zaaf ile birlikte XIX. yüzyılda sanayi İnkılâbının uzun vadeli tesirleri sonucu ortaya çıkan milliyetçilik akımı çok uluslu Osmanlı Devleti’ni ve millet sistemini temelden sarstı. Devleti’n güç kaybı sonucu ortaya çıkan iktidar boşluğu, Avrupalı büyük devletlerin gayr-ı müslim Osmanlı halkı lehine müdahalelerine sebep oldu. Bu süreçte sözkonusu halkların geleceği kendi istekleri doğrultusunda değil, bilakis Avrupa devletlerinin menfaatlerine göre yeniden düzenlendi.[5]

Avrupalı büyük devletler, Şark Meselesi çerçevesinde Osmanlı Devleti’ne yönelik emperyalist aksiyonlarını, “gayrimüslimlere eşit muamele edilmesi ve baskı uygulanmaması” bahanesine dayandırıyorlardı. Avrupa devletlerinin “reform” konusundaki müdahaleleri, kendisi için reform talep edilen tebaanın Osmanlı hükümetine karşı isyanına ve neticede sözde bağımsızlıklarına yol açtı. Avrupa devletlerinin bu müdahalelerinin bedelini hep Osmanlı Devleti ödemekteydi.[6]

Balkanlar’da, Ortadoğu ve Orta Asya’da Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilmesi ve yeni oluşturulan bölge haritasındaki birçok kargaşanın temelinde, Avrupalı büyük devletlerin I. Dünya savaşına kadar sürdürdüğü emperyalist siyaset yatmaktadır. Osmanlı Devleti, dağılma sürecinde de Avrupa siyasetinin önemli bir faktörü oldu.

XX. yüzyılın sonunda artık soğuk savaşın bitmesiyle ortaya çıkan yeni siyasi tablo, bir zamanların tarihsel düşmanlıklarının, paktlarının, uluslaşma sorunlarının, milliyetçilik ve bağımsızlığın, merkeziyetçilik ve federal sistemin, özgürlük, din ve geleneğin rolü, demokrasi, sivil toplum ve küreselleşme vb. gibi konuların yeniden tartışılmasına ve Osmanlı dünyasındaki uygulama modellerinin yeniden araştırılmasına yol açtı.

3. Almanya ve Şark Meselesi (1871-1914)

Alman kayzerliği 1871‘de kurulduğunda şansölye Bismarck’ın amacı, yeni devleti Orta Avrupa’da sağlamlaştırmaktı. Bu amaca yönelik Alman ekonomisi öncelikle yeni pazar bulma peşindeydi, Balkanlar ve Ortadoğu bu siyasi anlayışta ikincil önem arzetmekteydi. Bismarck, doğrudan Osmanlı Devleti’ne yönelik siyasi ve ekonomik angajmanı reddediyordu. Bismarck’ın emperyalist aksiyonlara karşı takındığı bu ihtiyatlı tutum, Almanya’nın Orta Avrupa’daki konumunu sağlamlaştırılması amacına matuftu. Periferik perspektiften bakıldığında-Almanya diğer Avrupa devletleriyle karşılaştırıldığında-Ortadoğu ile en az ilgili devlet görnümü arzediyordu. Almanya’nın, nüfûzunu statükonun korunması yönünde kullanması, ileride bu devleti birçok bakımdan işbirliği yapılabilir kılmaktaydı.[7]

Nitekim 1877-78 Osmanlı-Rus harbi neticesinde Sultan II. Abdülhamid dış yardıma ihtiyaç duyduğunda, bunu ağırlıkla İngiltere ve Fransa’dan değil de Almanya’dan sağlama cihetine yöneldi. 1870’li yılların sonlarına doğru Almanya Duyûn-ı Umumiye’deki payını artırdı. Öte yandan Osmanlı hükümeti de yeni dış borç için Alman bankalarına müracaat etmekle Alman kamuoyunu Osmanlı Devleti’nde yatırım yapmaya teşvik etmekteydi.

Sultan II. Abdülhamid, Bağdat demiryolu projesini Deutsche Bank’a vermek suretiyle bir yandan Alman müteşebbislerinin Osmanlı Devleti’ne yardım yapmalarının önünü açmış, diğer yandan da Fransız etkisindeki Osmanlı Bankası’nın Osmanlı maliyesindeki baskın pozisyonunu frenlemeyi tasarlamıştır. Artan Alman ekonomik yatırımları Bismarck’ın şark meselesindeki çekimser politikasıyla çelişmeye başladığından yeni bir oluşumu da beraberinde getirmiştir.

Bismark dönemi Osman-Alman ilişkilerinin tepe noktasını Kayzer II. Wilhelm’in 1889‘da İstanbul’a yaptığı ilk ziyaret oluşturur. Bismarck’ın Rusya’yı provake edeceği düşüncesiyle doğru bulmamasına karşın, bu ziyaret II. Abdülhamid ve Osmanlı kamuoyunda önemli tesirler bıraktı.[8]Bu ilk ziyaretin ana gayesi II. Wilhelm’e göre Alman mallarına pazar bulunması ve Ortadoğu’da bir nüfuz alanı oluşturulması idi. Demiryolu inşaası için mühendisler, salgın hastalıklara karşı mücadele etmek için doktorlar ve Osmanlı ordusunu eğitmek için askeri öğretmenler, Osmanlı Devleti’nde Alman tesirini sistematik hale getiren ilk ögelerdi.[9]

Bismarck, önemli kolonilere sahip ve ittifaklar sistemiyle emniyete alınmış güçlü bir devlet bıraktı. Ortaya, acaba Bismarck’ın halefleri ve Kayzer II. Wilhelm onun mirasını ve barışı temin edecek miydi sorusu çıkıyordu. Bu soruya Alman politikasının temelden değişmesi nedeniyle olumlu cevap verilemedi.[10]

Rusya ile olan saldırmazlık antlaşması yenilenmediği için Fransa-Rusya yakınlaşmasının önündeki engel kalkmış oldu. Almanya, dış politikasında bundan sonra Rusya ve Fransa’ya karşı İngiltere’yi kazanmaya özen gösterdi. Ancak, Rusya’nın Karadeniz filosunu kuvvetlendirmesi ve İngiltere’nin 1882’de Mısır’ı işgal ederek Ortadoğu’daki ilgi odağını 1892’den itibaren İstanbul’dan Kahire’ye kaydırması karşısında Almanya, 1890’lı yılların başında şark meselesi hakkındaki tutumunu sorgulamak zorunda kaldı.

1889-1897/98 yıllarında ekonomik ve siyasi ilişkiler yoğunlaştı. Genç Kayzer II. Wilhem’in 1897 yılında İstanbul’a ikinci ziyaretiyle birlikte, Osmanlı-Alman ilişkilerinde I. Dünya harbine kadar artarak devam edecek olan yeni bir şark siyaseti şekillenmeye başladı. Bu tarihten sonra Alman şark siyaseti emperyalist karakter kazandı.[11]

Şark meselesinin İngiltere, Fransa ve Rusya karşısında çözümü karşısında Almanya, boğazlarda hiçbir hak talep etmediğini, Osmanlı Devleti’nde siyasi bir emeli olmadığını ve statükonun korunması gerektiğini belirtmekteydi. Elbette bu ifadelerin ardında Alman fabrikalarının silah sevkiyatı ve demiryolu inşaatı gibi ekonomik motifler yatmaktaydı. Bu ekonomik ilişki, 26 Ağustos 1890’da imzalanan Osmanlı-Alman Ticaret Antlaşması’nda ifadesini buluyordu.[12]

Bu ziyaretin en önemli neticelerini sarayın vakanüvisi Mirbah şöyle özetlemektedir: Haydarpaşa limanı inşa ruhsatının verilmesi, Kostanza ile İstanbul arasında telgraf hattı çekilmesi, Osmanlı hükümeti ile Alman silah fabrikaları arasında büyük çaplı silah siparişi, Anadolu demiryolunun Bağdat’a kadar uzatılması ve bu vesileyle Anadolu’nun bayındır hale getirilmesinin sağlanması ve son olarak Almanya ile şark arasında kültürel bağların kuvvetlendirilmesi.[13]

Tahta çıktığı 1876’dan beri II. Abdülhamid, Avrupa büyük devletlerini birbirine düşürmek temeline dayalı bir tarafsızlık politikası izlemekteydi. Osmanlı Devleti’nden toprak talebi olmayan Almanya’nın dostluğunu kazanmak, aynı zamanda dış politikada diğer Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti’ni paylaşma emellerine bir set anlamı taşıyordu.[14]

Sultan II. Abdülhamid’in bu ziyaretten ve Almanya’nın dostluğundan beklentilerini Macar bilgini A. Vambery şöyle belirtir: ”Benim Alman kayzeri ile dostluğumu zayıflatmamun hiçbir anlamı olmaz. Çünkü Almanlar bana, benim müsaade ettiğim ölçüde fayda sağlıyor. Buna karşın diğer Avrupa elinden geldiğince bana zarar veriyor. Almanlara sağlanan tüm maddi avantajlar sadece onların Türkiye’nin maddi geleceği için yaptıkları katkının hakça bir üctetidir.”[15]

Berlin’in izlediği ekonomik yayılma politikası diğer Avrupa devletlerinin siyasi menfaatleriyle çelişmeye başlıyordu. Özellikle İngiltere, Almanya’nın şarkta artan nüfûzunu şüphe ile karşılıyordu. Sonuçta 1897’de Kayzer Wilhelm’in Osmanlı Devleti’ni ikinci kez ziyareti ve ardından Bağdat Demiryolları inşaası mukavelesinin Deutsche Bank’a verilmesi karşısında İngiltere, İran körfezindeki konumunu tehdit altında görmeye başlamıştı.[16]

6 Aralık 1897’de Alman Şansölyesi Bernhard Von Bölow, parlemento konuşmasında yeni Alman dünya politikasını (Weltpolitik) diğer büyük devletlerin yanında Almanya için ’’güneşte bir yer” (Platz an der Sonne) temin etmek olarak belirtiyordu. Koloni elde etme yarışına yeni giren Almanya’nın motifi de diğer ülkeler gibi ekonomik karakterliydi.[17]

Almanya’nın Osmanlı İmparatorluğu’na yönelik artan emperyal ekonomik çabası, Alman çıkar guruplarının saldırgan yükselişini de simgeliyordu. Öteki ”büyük güçler”, kendi aralarındaki sürtüşmelere rağmen, Almanya’nın bu derece gelişmesinden tehdit edildiklerini hissetmekteydiler. I. Dünya Savaşı’na kadarki mücadelelerinde büyük güçler, kendi nüfûz alanlarını tehdit eden bu müdahili etkisizleştirmeye çaba gösterdiler.[18]

4. Şark Meselesi Karşısında “Boğazdaki Hasta Adam” (1876-1908)

Abdülhamid’in tahta çıkmasıyla Osmanlı tarihinde 1908 Jöntürk ihtilaline kadar sürecek olan yeni bir devir başlar. Resmi Türk tarih yazıcılığında Abdülhamid devri istibdat devri olarak anılır.[19]Ancak Abdülhamid, halkının henüz parlementer hükümet tarzı için yeterince olgunlaşmadığını düşündüğü için baskı rejimi uygulamıştır.

Abdülhamid rejiminin hiç kuşkusuz ülkenin ekonomik olarak iyileştirilmesinde yönünde olumlu yönleri vardır. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik darboğazın bilincinde olan sultan, Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti’nin ödeme zorluklarını kendine karşı baskı aracı olarak kullanmalarından endişe ediyordu.[20] Nitekim Osmanlı Devleti’nin iflasının ilanı ardından 1881’de Muharrem Kararnamesi ile yabancı borçları ödemek amacıyla Duyûn-ı Umimiye idaresi kuruldu.[21]

Duyûn-ı Umumiye idaresi XX. yüzyıl başlarına kadar devlet içinde adeta ikinci bir maliye nezâreti konumuna ulaştı. 1910-12 yıllarında Osmanlı maliye nezâreti 5500 memur istihdam ederken, bütün devlet gelirlerinin %31.5’unu tahsil eden Duyûn-ı Umumiye idaresinde 9000 memur çalışmakta idi.[22]

Milli devletler çağında Osmanlı Devleti’ni zayıflatan ve çözülmesine neden olan sosyo-ekonomik ve siyasi yapının yanında dış faktörler de dikkate şayandır.

XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti, Avrupaya ait olma noktasında bir paradoks içindeydi. Avrupalı bir devlet olmayı deneyen Osmanlı Devleti, gerçekte Avrupa devletler topluluğunun bir ögesi değildi ve bu nedenle Avrupa’nın görüşüne göre ayrı bir dünyaya mensuptu. Batı dünyası, Türklerin Avrupa’dan sürülmesi ve Osmanlı topraklarının menfaatlerine uygun biçimde paylaşılması noktasında fikir birliği içindeydi.

Bu fikir birliği kendini kapitülasyonlar konusunda gösteriyordu. Osmanlı hükümeti, kapitülasyonlardan kurtulmayı denediğinde birleşmiş Avrupa devletleri koalisyonunu karşısında bulmaktaydı.[23] Bu durumun bilincinde olan Sultan, Osmanlı Devleti’ni felaketin eşiğine getiren kapitülasyonların ilgası veya revizyonunu gerçekleştirmekten hiç vazgeçmedi. Nitekim kapitülasyonlar ve millet sistemi, Osmanlı Devleti’nin otoritesinin zayıflamasında ve parçalanmasında en önemli rolü oynadı.[24]

Uluslar arası politikada II. Abdulhamid, devletin bağımsızlığının korunmasını ve toprakların bütünlüğünü hayati görev olarak addediyordu. Avrupa’nın baskısıyla uygulamaya konulan ve gayrimüslimleri Müslümanlarla eşit duruma getiren reformlar Müslüman halkın diline düşmüştü.[25]

Müslüman halk, Hıristiyan halk gruplarının 1877-78 Osmanlı-Rus harbi arefesinde bağımsızlık mücadelelerini tehlikeli buluyordu. Onlar, Avrupa devletlerinin her geçen gün Hıristiyan Osmanlı halkının durumunu düzeltme bahanesiyle Osmanlı Devleti’nin içişlerine karıştıklarını görmekteydiler. Ne gariptir ki, ne İngiltere ne Fransa ve ne de diğer Avrupa ülkeleri kendi kolonilerinde yaşayan Müslüman halka aynı türden reformları uygulamaya koymamaktaydılar.[26]

Özellikle 1878’deki Berlin Kongresi’nden sonra Osmanlılar, parçalanma korkusunu yakından hissetmişlerdir. Bu konferansta Osmanlı Devleti, Balkanlar’daki toprak kaybının yanında, Anadolu’da gayr-i müslim Osmanlı tebaası lehine yapmayı taahhüt ettiği reformları denetlemek üzere yabancı müdahalesine razı olmak zorunda bırakılmıştı. Bu durum halklar arasında milliyetçiliği ve ayrılıkçılığı körükledi.[27]

İstanbul’daki Alman büyükelçisi 7 Ekim 1902 tarihinde Hıristiyanların Osmanlı Devleti’ndeki durumları hakkında şunları rapor eder:

”Her kim genel durumu önyargısız değerlendirirse, görecektir ki, Türk hükümet sisteminin noksanlıklarından doğan sıkıntıları Osmanlı Hıristiyanlarının çektiği ve onların memnuniyetsizliklerinin bundan kaynaklandığı iddiası kesinlikle reddedilmiştir… Hıristiyan Türk vatandaşı, talepleri ve şikayatleri için karşısında daima etkili iki şefaatçi bulur: Kendi başpapazı ve bir yabancı devlet temsilcisi. Hıristiyanın haklı ya da haksız olduğu önemli değildir…”[28]

Sosyal tarih açısından Abdülhamid dönemini pozitif değerlendirmek gerekir. Bu dönemde devlet, ekonomik büyüme süreci ve sosyal değişimler yaşamıştır. Tarımda, yol, telgraf hatları ve liman inşaası alanında, eğitimde, tıpta ve hukuki alanda büyük atılımlar gerçekleştirilmiştir.[29]

Fransa’nın yenilgisi ve Almanya ile İtalya’nın büyük güç olarak ortaya çıkması ile meydana gelen Avrupa güçler dengesindeki değişim, hem Osmanlı Devleti’ne karşı ortak Avrupa blokunu zayıflattı ve hem de II. Abdülhamid’in dış politikasında yeni oluşumlara kapı araladı. Sultan, Rus tehdidine karşı Paris ve Londra’nın dışında Almanya‘nın desteğini sağlamaya çalışıyordu. Böylece Avrupa devletlerini birbirlerine düşürmeyi umuyordu.[30]

Parçalanma döneminde Osmanlı Devleti, XIX. yüzyılın başından beri varlığını, bir yandan dünya devletlerinin birbirleriyle olan ’’hakimiyet kavgasından” doğan boşluğu değerlendirmekle, diğer yandan da coğrafi konumunun kendisine sağladığı faydalarla devam ettirmiştir. Bu kritik dönemde hem Osmanlı ve hem de Almanya dış politikalarında temelli yeni oluşumlara girişmişler ve giderek de birbirlerine yakınlaşmışlardır.

Öte yandan Abdülhamid, Balkan devletleri arasında Berlin Konferansı’nın ortaya çıkardığı anlaşmazlıkları körükleyerek, onların Osmanlı Devleti’ne karşı harekete geçmelerini ve emperyalist yayılma emellerinı engellemeyi amaçlamaktaydı. Yine bu gaye ile sömürgeci Avrupa devletlerini Osmanlı topraklarında karşı karşıya getirmeye çalıştı. Bu şekilde sultan, Balkanlarda yerel bir güç dengesi oluşturarak barışı sağladı.[31]

Abdülhamid‘in başkatibi Tahsin Paşa’ya göre sultanın harici siyaseti ”Rusya’yı idare etmek, İngiltere ile asla mesele çıkarmamak, Almanya’ya istinad etmek, Avusturya’nın gözünün Makedonya’da olduğunu unutmamak, diğer devletlerle mümkün mertebe hoş geçinmek, Balkanlar’ı birbirine karıştırıp Bulgarlar, Sırplar ve Yunanlılar arasında nifak ve ihtilaf yaratmak” şeklinde özetlenebilir.[32]

Abdülhamid’in yukarıda özetlenen tarafsızlık ve denge politikası Büyük Güçler’in bir bölüşüm planı üzerinde anlaşamadıkları-yani imparatorluk boğazları üzerinde İngiliz-Rus, Balkanlar üzerinde Rusya-Avusturya, Arap toprakları üzerinde İngiliz-Fransız rekabeti devam ettiği sürece-başarılı oldu. Ancak XX. yüzyılın başlarına gelindiğinde uluslar arası sistemdeki esneklik kaybolmuş ve imparatorluk fiîli (de facto) nüfûz alanlarına bölüşülmüştü.[33]

Bu şartlar altında Osmanlı Devleti için tarafsız kalmak, bir yandan Almanya, Avusturya ve İtalya’nın ittifak girişimleri ve diğer yandan da İngiltere, Fransa ve Rusya‘nın birbirlerine yakınlaşmaları yüzünden giderek zorlaşmıştı. Devleti’n içinde bulunduğu krizin bilincinde olan Sultan II. Abdülhamid, birbirlerine karşı olan Avrupa devletleri arasındaki kavgayı körüklemekle onların Osmanlı Devleti’ne yönelik tehditlerini savuşturamayacağını ve devletin geleceğinin uzun vadede düşmanlarının birbirleriyle karşıtlığına değil, bilakis Avrupa’da dost bulabilmesine bağlı olduğunu kavramıştı.

Osmanlı Devleti, Afrika ve Çin gibi nüfuz bölgelerine pay edilmediğinden kendisine en az zararlı görünen büyük devlete yakınlaşmayı tercih etti. Bu nedenle 1890 sonrası Abdülhamid, dış politikasındaki tarafsızlığı terkederek, danışmanlarının da tavsiyesiyle Almanya’ya yakınlaşmaya karar verdi.[34]

Diğer Avrupa ülkeleriyle kıyaslandığında Almanya, Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünün korunmasından yanaydı ve Alman ekonomik yatırımları sömürüden ziyade ülkenin refahına hizmet ediyordu. Sultan, Almanya’ya yakınlaşmakla Fransız ekonomik nüfuzunu frenlemeyi ve ülkesini demiryolu ağına kavuşturmayı ve bu yolla Türkiye’nin emniyet ve gelişmesini tasarlıyordu.[35]

5. Sonuç

Çöküş sürecindeki Osmanlı Devleti, giderek artan derecede Avrupa siyasetinin merkezine çekilmekteydi. Avrupa ”güçler dengesini”ni yeniden düzenleyen Paris (1856) ve Berlin (1878) Kongrelerinde Osmanlı Devleti doğrudan zarar görmüştü. Avrupa statükosu iddia edildiği gibi Osmanlı Devleti’nden ayrılan halkların değil, Avrupa devletlerinin menfaatlerine göre yeniden belirlenmekteydi.

Berlin Konferansı’nı müteakiben ve özellikle Kayzer II. Wilhelm döneminde Alman şark politikası, Almanya’nın Osmanlı Devleti’ne yakınlaşmasını meydana getirdi. Diğer Avrupa devletlerinin aksine Almanya, Osmanlı Devleti’nin devamına önem vermekteydi ve Alman ekonomik yatırımları da öncelikle Osmanlı Devleti’nin refahına yönelikti.

Bağdat Demiryolu projesini Almanlara vermekle padişah, bir yandan memleketin güvenlik ve kalkınmasına katkıda bulunmak ve diğer yandan da ülkede baskın olan Fransız ekonomik etkisini azaltmayı gaye edinmişti. Yani Almanya’nın Osmanlı Devleti’ne yönelik artan ilgisi aynı zamanda Sultan II. Abdülhamid’e de fayda sağlamış ve sultan bu münasebetten kendince devletin bekası için yararlanmıştır. Sultan bir yandan ülkesini modernleştirmeye, öte yandan da kendi konumunu sağlamlaştırmaya gayret ediyordu.

Buna karşın Almanya’nın arzusu daha çok belirsizlik arzetmektezdi. Almanya bir yandan Osmanlı Devleti’nin elinde kalan toprakların muhafazasını desteklemeyi, diğer yandan da bu dostluğun günün birinde çıkabilecek muhtemel bir Alman-Rus savaşında iadesini hesaba katmaktaydı. Almanya’nın doğu politikası çeşitli motifleri içermekteydi. Koloni paylaşım savaşında geç kalan Almanya, Osmanlı topraklarını elde edilebilir olarak görmekteydi.

II. Wilhelm’in doğu politikası bu nedenle önce Akdeniz’den Basra Körfezi’ne uzanan Anadolu pazarında ekonomik nüfuz bulmak ve bu suretle Hindistan’daki İngiliz hakimiyetini tehdit etmeyi içeriyordu. Nitekim onun 1898 yılındaki Osmanlı Devleti’ni ziyareti ve Şam’da kendisini, yeryüzündeki 300 milyon Müslümanın dostu olarak deklare etnesi aynı gayeye matuftu.

Almanya, ’’ekonomik nüfuz” siyaseti muvacehesinde Osmanlı Devleti’ne yönelik yatırımlarını geliştirdikçe Rusya, İngiltere ve Fransa, bu durumun kendilerini tehdit ettiği gerekçesiyle Almanya’yı giderek büyüyen karşı güç olarak görmüşler ve Osmanlı Devleti’ne karşı yıkıcı politikalarını hızlandırmışlardır.

Büyük güçlerin Yakındoğu’ya gösterdikleri ilgi bölge halkı için de birçok açıdan acı sonuçlar doğuracaktı. Avrupalı devletler, zayıflama ve çöküş sürecindeki Osmanlı İmparatorluğu’na karşı iki farklı tavır sergilemişlerdir. 1877/78 Osmanlı-Rus Harbi’ne kadar İmparatorluğun siyasi ve toprak bütünlüğünü koruyarak, genel anlamda onu reform yoluyla modernleştirmeyi hedef almışlardı. Ancak özellikle XIX. yüzyılın son çeyreğinden itibaren İmparatorluğun yeni ulus devletlerine bölünmesini teşvik ve buna izin vermek yolunu tercih etmişlerdir. Zaten Osmanlı Devleti’nin yeterli derecede reform yapması ve aynı anda topraklarını muhafaza etmesi uzun vadede mümkün değildi. Parçalanma süreci içinde İmparatorluk bir dizi ulus devlete bölündü.[36]

Osmanlı tarihçisi Kemal Karpat, Avrupalı yazarların, XIX. yüzyıl sonu ve XX. yüzyıl başlarında Osmanlı Devletine karşı takındıkları tavrın, yine aynı devirde revaç bulan milliyetçi tarih yazımlarından destek bulduğunu ve Avrupalıların çağdaş Osmanlı toplumu hakkında objektif davranmadıklarını belirtmektedir. Ona göre bu yaklaşım Doğu Sorunu’ndan derinlemesine etkilenmişti.[37]

Doğu Sorunu onlarca yıl boyunca uluslararası ilişkilerin önemli bir bölümünü oluşturmuştur. Büyük güçler birbirlerinin etkisini yoketmeye çalışarak, Osmanlı İmparatorluğu’nun çoküşünü ertelemişlerdir. Ancak Osmanlı Devleti’nin önlenemez çöküşü, topraklarının parçalanması ve Orta Doğu’daki yeni nüfûz alanlarının belirlenmesi ve nihayet statükonun yeniden tesisi, yakın tarihimizde cereyan eden Körfez (1991), Bosna (1991-95) ve Afganistan (2001) Savaşları çerçevesinde yeniden gündeme gelmektedir. Bu nedenle Osmanlı Devleti’nin dağılması sonucu oluşan yeni devletlerin ve Osmanlısız bir statükonun meseleleri, kuşkusuz incelemeye değer bir tarihsel fenomen olarak karşımızda durmaktadır.

Özetle Abdülhamid dönemi Osmanlı-Alman münasebetleri “dostluk” temeline dayanan ve her iki tarafa da eşit derecede olmasa da fayda sağlamış olan bir menfaat birliği olarak adlandırılabilir. Karşılıklı münasebetlerin geleceği bugün artık I. Dünya Savaşı’ndaki “Silah Arkadaşlığı”’na dayanmamaktadır. Ancak birlikte tecrübe edilen bir tarih kesiti, karşılıklı anlayış ve yakınlaşma için önemli bir faktör olabilir.

Dr. Mustafa GENCER

Bochum Ruhr Üniversitesi Tarih Fakültesi / Almanya

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 13 Sayfa: 34-39

Bir Cevap Yazın