Kuman Kıpçaklarda Toplum Ve Kültür Hayatı

Kuman Kıpçaklar

Kuman Kıpçakları, Bizanslılar ve Lâtinler “Kumanos, Kumanoi, Cumanus, Komani”, Ruslar “Polovets”, Alman ve diğer Batılı milletler “Falben, Falones, Valani, Valwen, Pallidi”, Ermeniler “Khartes”, Macarlar “Kun”, İslâm kaynakları “Kıpçak (Kıfçak, Khıfşak)” isimleri altında zikretmişlerdir.[1] Kumanlar’a verilen bu isimlerin ortak anlamları “sarı, sarımsı, açık sarı, saman sarısı”dır. Adlarının ilk defa geçtiği Rus Yıllıklarında Türkmen, Peçenek ve Uzlarla aynı cinsten oldukları belirtilmektedir.[2]kuman kıpçaklar

Kumanlarla temas kurmuş olan milletlerden birçoğu onların çok güzel bir ırka mensup olduklarını, özellikle Kuman kadınlarının güzellikleri ile tanındıklarını anlatan kayıtlar bırakmışlardır. Nitekim Rus yıllıklarındaki bir kayıttan anlaşıldığına göre Kuman başbuğları, Rus Knyazlarını elde etmek gayesiyle güzel kızları hediye olarak gönderiyorlarmış. Kiev Knyazlarından bazılarının Kuman başbuğlarının kızları ile evlenmelerinin sebebi yalnız siyasî değil, ayrıca Kuman kızlarının güzelliklerinde de kaynaklanıyordu. Meselâ Kiev Knyazı Vladimir Monomah’ın iki oğlu da Kuman başbuğlarının kızları ile evli idiler.[3]

Kuman Kıpçakların beyaz ırka mensup oldukları kaynaklarda ayrıca belirtilmektedir.

Kuman Kıpçakların Moğol istilâsına kadar yaklaşık 1,5 asırdan fazla bir süre Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırları hakimiyetleri altında tutmaları Rus ve Balkan tarihinde önemli bir rol oynamış ve derin izler bırakmıştır.

Kumanların yerleşik hayata zaman içeresinde geçtiklerini görüyoruz. Nitekim Kumanlardan Gürcistan’a gidenlerin büyük bir kısmı dönmemiş, orada kalarak çeşitli yerlere yerleştirilmişlerdir. Doğu Anadolu’da Çıldır Gölü çevresindeki Kıpçaklar işte bunların halefleridir. Ayrıca Gürcistan’a gelmeleri dolayısı ile Don boylarını belki tamamen, Kuban bölgesini de kısmen boşaltmış olan Kumanlardan Kırım yarımadasında kalanlar şehirlere yerleşerek ticaret hayatına atılmışlar, hattâ bazı küçük kasabalar da kurmuşlardır.[4]

Hayat şartları gereği hepsi de “derme evler” yani sökülüp takılan veya arabalarla nakledilen evlerde veya keçi derisinden yapılan çadırlarda yaşamışlardır. Rus Yıllıklarından özellikle Radzivilov’daki minyatürlerde bu evleri görebiliyoruz.[5] Ayrıca 1246’da bu bölgeye giden Plano Karpini’de Kıpçakların Derme evlerini tasvir ederken, bunların “ince çubuklardan örüldüğünü, yukarıya doğru daralan yuvarlak bir yapısı olduğunu, en üstte hem ışık girmesi hem de duman çıkması için bir delik bırakıldığını, evin duvarlarına içerden keçeler sarıldığını, kapı vazifesini bir keçenin gördüğünü” anlatmıştır.

Bu gibi “Derme ev”ler, sahibinin sosyal durumuna göre göç yerine giderken iki veya dört tekerlekli büyük arabalarla nakledilirdi. Kışın evin içinde, yerde tezek yakılır ve yemekler kazanlarda pişirilirdi.[6] Yine 1334’te Deşti Kıpçak’a giden İbni Batuta eserinde bu tür evler gördüğünü geniş tasvirler yaparak anlatmaktadır.[7]

Kuman Kıpçaklar hakkında Rus Yıllıkları büyük zaferlerin olduğu akşamlarda Kuman başbuğlarının adamları ile toplanarak “toylar” düzenlediklerini ve bu toylarda “ozanlar”ın ellerinde kopuzlarıyla eski ve yeni savaş destanları terennüm ettiklerini yazmaktadırlar.[8] Bu toylarda hayvan yetiştiriciliğine dayanan ekonomik bir hayatın neticesi olarak bol bol et yenilip kımızlar içiliyordu. Ayrıca asıl geçimlerini hayvan besleyerek kazandıkları için yedikleri ve içtikleri de süt, yoğurt, peynir ve et’tir.

Özellikle at eti en değerli olarak görülür ve gelen kıymetli misafirlere bu etten ikram edilirdi. Kumanların ilk dönemler bünyeleri için zararlızehirli olarak gördükleri ekmeği yemediklerini bunun yerine darı yediklerini görüyoruz. Ancak yerleşik hayata geçtikten sonra ekmek yemişlerdir.[9]

Kuman Kıpçaklar diğer Türk kavimleri gibi Tek Tanrı inancına dayalı “Gök Tanrı dinine” bağlıydılar. Ayrıca tabiat kuvvetlerine (yersub) ve ölmüş atalara da büyük saygı gösteriyorlardı. Öldükten sonra öbür dünyada da bir hayatın olduğuna inandıkları için ölüyü sağken kullandığı eşyaları, atı, silahları ve yiyecekleri ile beraber gömüyorlar ve mezarların başlarını da genellikle doğu yönüne doğru çeviriyorlardı.[10]

Öldükten sonra öbür dünyada yaşanıldığına inanılmasının bir misali de Kumanların mezarlara bol bol “balbal” dikmiş olmalarıdır. Bu balballar çok çeşitlidir ve genellikle de taştan yapılmışlardır. Erkekler ve kadınlar için ayrı ayrı balbal yapılırdı. Kadın balballarının gayet güzel olduğunu, bilhassa baş örtülerinin süslü işaretlerle bezendiği ve bunların Kumanların hayatlarındaki inançlarla bağlı olduğu anlaşılmaktadır. Balballar üzerinde çoğu zaman geometrik figürlere de rastlanmaktadır. Taştan başka kemik üzerinde de ince geometrik desenler çizdikleri görülmektedir. Bu yüzden Kumanlar da heykelciliğin erken dönemlerden itibaren geliştiğini söyleyebiliriz.[11]

Kuman Kıpçakların ayrıca Ruslar ve Kırım’a gelen İtalyan misyonerlerin tesiriyle Hıristiyanlığı kabul ettikleri bilinmektedir. Kuman başbuğlarından Konçak’ın oğullarının “Yuriy” ve “Daniil” isimlerini taşımaları ile Bastı’nın Hıristiyan olması, onların Hıristiyanlığın Ortodoks mezhebini seçtiklerini göstermektedir. Yine Dnyeper nehrinin kollarından Konki suyunun dik sahillerinde Kumalara ait olması muhtemelen 78 mezar bulunmuştur.[12] Bu mezarlar taştan yapılmış küçük mezarlardı ve bunlardan bir tanesinin içinde Haç şeklinde bir süs eşyasının bulunması da Kumanlardan bazılarının Hıristiyanlığı kabul ettiklerini göstermektedir.[13]

Hazarların etkisi ile bazı Kuman Kıpçak zümresi Museviliği kabul etmiştir. “Karaîlerin” ne dereceye kadar Kıpçak oldukları tespit edilememiştir; ancak dillerinin Kıpçakça olduğu bilinmektedir.[14]

İslâm ülkelerine yapmış oldukları akınları dolayısıyla da Müslümanlığı kabul etmişlerdir. Ayrıca Abbasîlerden itibaren Arap İslâm devletlerinde saray muhafız kıtalarında Türklerden oluşan birlikler kullanılıyordu. Bu usul Mısır’da Eyyûbîler tarafından da tatbik edilmiştir. Eyyûbî Devleti askerî gücünü yabancılardan sağlamak durumunda olduğundan, Deşti Kıpçak’tan ve Kafkaslar’dan getirilen Kıpçak, Oğuz, Çerkes gençlerini eğiterek sağlıyordu. Bu arada onlar da Müslüman oluyorlardı. Mısır’da askerî kudret Kıpçak, Oğuz ve Çerkeslerden teşkil edilen birliklerin elinde toplanmıştı.

Bunlarda nihayet İzzüddin Aybeg’in 1250’de Eyyûbîler sülâlesine son vererek yerine sultan ilân edilmesi ile kurulan “Mısır Türk Devleti” kısa zamanda Kuman Kıpçak unsurunun eline geçti. Bu devletin sultanları da Kıpçaktı. Meselâ: Sultan Kotuz, Sultan Beybars, Sultan Kalavun. Özellikle Sultan Kalavun (1279-1290) Moğol Ermeni Frank birleşik ordularını yenilgiye uğratan “En büyük İslâm hükümdarı” olarak, anayurdu ile bağlantıyı devam ettirmiş, Altınordu ile dostâne münâsebetlerde bulunmuş ve Mısır Türk Devleti’nin ilk hükümdar sülâlesinin kurucusu olmuştur.[15]

İgor Destanı ve Rus kroniklerinden anladığımız kadarıyla Kumanların ellerinde savaş ve yangın makinaları ile ağır maddeleri uzaklara fırlatan aletleri vardı. Bu silahların mahiyeti tam olarak bilinmemekle beraber muhtemelen “Grek Ateşi” veya “neft” olması mümkündür. Silah vasıtası olarak özellikle ok, kılıç, mızrak kullanmışlardır.

Kuman Kıpçaklardan bize kadar ulaşan bir diğer kaynak malzemeleri de Moğolistan’dan Tuna’ya kadar uzanan bu geniş saha da yapılan arkeolojik kazılar sonucunda ulaşılan maddi kültür kalıntılarıdır. Bunlar taş balballar, mabedler, mezarlar, Kuman başbuğlarına âit silah ve giyim eşyaları ile Kuman kadınlarına âit süs ve ev eşyalarıdır. Rusya’da bu konuyu en güzel şekilde işleyen ve yapılan arkeolojik çalışmaların raporlarını mükemmel bir şekilde değerlendirenler G. A. Feodorof Davıdov ile S. A. Pletnëva olmuştur.[16]

Türkiye’de ise B. Ögel bu konuda çok güzel bir çalışma yapmıştır. Bu kazıların en önemlisi de Kiskunsag’da yapılanıdır. Istvun Eri, Doğu’da kullanılan kıyafet ve silahlarla bu kazılarda elde edilen kıyafetler ve silahlar arasındaki yakınlığı karşılaştırarak bunların Kumanlara ait olduğuna karar vermiştir. Bunlar kılıç, tolga, zırh, ok uçları, üzengi çiftleridir. Yine deriden ve demirden yapılan sivri uçlu miğferler, tellerden yapılan “yırtmaçlı zırhlı” ve meşin kalkanlar kullanıyorlardı. Ayrıca mezarlardan çıkan bazı ev ve ziynet eşyaları kadınların süse ne kadar düşkün olduklarını göstermektedir. Yine kadın mezarlarındaki Çin’den geldiği muhtemel bronz aynalar, üzeri süslenmiş kemikten yapılmış bir de okluk, sonra geç devir cam ayna ve verimlilik büyüsünün aksesuarı olarak yumurtanın bulunması da dikkat çekicidir.[17]

Kumanlar kıyafetlerini genellikle hayvan yünü ve derisinden yapmışlardır. Nitekim mezarlarda birkaç tipte yapılmış makaslar bulunmuştur ki bunlarla koyunların yünlerini kırkıyorlardı. Bizans’tan ve Ruslardan kıymetli ipekli ve işlemeli kumaş almışlar da almışlardır.[18]

Ruslar Kumanların çok iyi bir savaşçı olduklarını bizzat yaşadıkları tecrübelerden biliyorlardı. Bu yüzden de askeri teşkilatlarında onlardan faydalanmakla kalmamışlar, yaşayış tarzlarında ve dillerinde de Kumanlardan etkilenmişlerdir. Mesela Ebu’l Ferec Selçuklu Tuğrul Bey’in halifenin kızıyla yapılan düğününde gördüğü ve Barthold’a göre Rusların “Plyaska Prisyadku” adlı dansıyla da aynı olan bu oyun, Doğu Avrupa’ya galiba Kumanlar tarafından getirilmiştir.[19]

Kuman Kıpçakların iki asra yakın yaşadıkları Deşti Kıpçak’ta bir çok yer, nehir, dağ, tepe, göl, köy ve şehir adları bırakmışlardır. Mesela Doneç boyunda Şaruhan, Balin ve Sugar gibi. Yine onlardan kalma çok fazla şahıs adı bulunmaktadır; Kobyak, Altınapa, Arslanapa gibi.[20]

İrtiş boyundan başlayarak Tuna nehrine kadar uzanan geniş sahada yaşayan Kıpçakların kullandıkları, Kuman Kıpçak Türkçesi, Türk dillerinin ayrı lehçelere bölünmeye başlaması üzerine, kendi başına bir budak teşkil etmiş ve buna “Orta Türkçe” veya “Batı Türkçesi” denilmiştir. Mahmud Kâşgârî’nin eseri Divanü Lügatit Türk’ünden ve diğer eserlerden Kıpçak dili hakkında bilgi edinmek mümkün olmaktadır. Bilhassa Kırım’da İtalyan misyonerleri (veya tüccarları) tarafından 1303 yıllarında tanzim edilen Codex Cumanicus adlı Lâtince Farsça Kumanca “Sözlük”, Kırım, Kerç, Taman Tarhan (Tmutarakan) çevresindeki Kıpçak dili hakkında bir fikir vermektedir.

Bu sözlük Kumanların Hıristiyanlık devri ile ilgili olmakla beraber, yine de Türk dilinin DLT’den sonra ikinci büyük seçkin yadigârı olarak kabul edilmektedir. Codex Cumanicus’un orijinal el yazma nüshası, Venedik’teki Saint Marcus manastır kütüphanesinde bulunmaktadır. İtalyan şair Petrark tarafından bu kütüphaneye hibe edilmiştir. “Codex Cumanicus”, tek bir kişi tarafından yazılmamıştır. Kısmen Cenevizli ve Venedikli kısmen de Alman misyonerler tarafından tertip edilmiş olan bu eser “Karadeniz İtalyan ticaret merkezlerindeki tacirlere, münasebette bulundukları halkın dilini öğretmek” veya “dini propaganda gayesi” ile yazıldığı izlenimini vermektedir.

Eserin her iki gayeye hizmet etmek için de yazıldığı düşünülebilir. Zira eserde bir taraftan Kıpçaklar ile ticari münasebetlerde kolaylık olmak üzere en zaruri dil bilgisini bir araya getirmek gibi bir gaye gözetilmiş olduğu halde, diğer taraftan Türkler arasında Hıristiyanlığı yaymak için çalışan misyonerlerin faaliyeti görülmektedir.

Eserin yazarları gibi, yazıldığı yer de belli değildir. Kurat, bu sözlüğün Kırım’daki Suğdak şehrinde yazıldığını söylemektedir. “Codex Cumanicus”, iki ana bölümden oluşmaktadır. “İtalyanca Codex” adı verilen birinci bölümün ilk sayfasında 11.7.1303 tarihi verilmektedir. Bu eserin yazılış mı yoksa istinsah tarihi midir? belli değildir. Ayrıca Latince, Farsça ve Kumanca kelime grupları ile bazı gramer kuralları yer alır.

“Alman Codex” denilen ikinci bölümde ise, Kuman diline âit bazı gramer kaideleri, bazı dualar, İncil’den tercümeler, bazı Katolik ilahilerin Kumanca tercümeleri, bazı atasözleri, kırk yedi bilmece ile baş ve son kısımlarında da Kumanca Almanca bir sözlük bulunmaktadır. Her iki bölümün el yazma bakımından farklı olması eserin sonradan birbirine iliştirilerek meydana getirildiği kanaatini uyandırmaktadır. Bu eserde 2500’ü aşkın kelime bulunmaktadır.

Kumanca kelimeleri ihtiva eden bu sözlük içerisinde Kuman Kıpçak dilindeki şehir hayatına, inşaata, mimariye, ev eşyasına, çeşitli yemeklere, demircilik ve madenciliğe, okul ve yazı işlerine, müzik, san’at ve eğlencelere, devlet idaresine, elbiselere, mücevherata, tababete, ilaçlara, tatlılara, kokulu şeylere, ticaret eşyasına, hesap işlerine, hattâ ambalâj, hammallık ve taşıt işleri ile ilgili ıstılahlara rastlanmaktadır. Bu ıstılahların Kıpçak Türkçesinde kullanılması, Kırım ve Kafkas sahillerinde yaşayan Kıpçakların medenî seviyelerinin ne kadar yüksek olduğunu göstermektedir.[21]

1185 tarihinde Kumanlara karşı sefere çıkan Novgorod Seversk Knyazı İgor’un Kumanlar tarafından Aşağı Don sahasındaki Kayalı ırmağı (bugünkü Kagalnik?) kıyısında bir yerde büyük bir bozguna uğratılmaları ile neticelenen sefer sonucunda İgor’un drujinası ile mağlup ve esir edilişi “Slovo o Polku İgoreve: İgor Bölüğü Destanı (İgor Destanı)” adlı destanda şiirimsi bir tarzda anlatılmaktadır. Bu destan Eski Kiev Dönemi Rus Edebiyatı’nın en büyük şaheseri olarak kabul edilmektedir. İgor’un yenilmesinin hemen ardından yazıldığı ileri sürülen destanın yazarı hakkında hiç bir bilgiye sahip değiliz.

Epik ve lirik üslûbu, ritmik nesir sanatı ve sembollerle bezenmiş insan ve doğa tasvirleriyle dikkati çeken ve üzerinde pek çok çalışma yapılan bu eser eski Rus Edebiyatının tek destanıdır. Destanın Türk dili ve tarihi için önemi ise kullanılan Türkçe kökenli kelimeler ve Kumanlar hakkında verilen bazı bilgilerdir. 1791 yılında A. İ. Musin Puşkin Mukaddes Kilise’ye Baş Papaz olarak tayin edilmiş ve aynı yılın 2 Ağustosu’nda II. Katerina’nın bir fermanıyla Kilisedeki manastır arşivlerinden ve kütüphanelerinden Rus tarihi için mühim olan yazma eserlere el koyması için kendisine izin verilmiştir.

A. İ. Musin Puşkin kesin tarih tesbit edilemese de tahminen 1792’de XVI. asra âit bir mecmua içerisinde diğer yazmalarla birlikte İgor Destanı’nın orijinal nüshasını bulmuş ve kopya ederek 1800 yılında yayımlamıştır. Ortaya çıkarılan bu orijinal yazma 1812 yılındaki Moskova yangınında Musin Puşkin’in eviyle beraber yanmıştır. 1860’lı yıllarda, Çariçe II. Katerina’nın evrakları arasında, destanın bir başka kopyası daha bulunmuştur. Musin Puşkin’in Çariçe için yaptırdığı bu kopya 1864’te yayımlanmış ise de iki kopya arasında önemli bir fark olmadığı, yâni ikinci kopyanın da destanın anlaşılamayan bazı bölümlerine açıklık getirmediği görülmüştür.

1795-1796 yıllarında yapılan bu kopyalarda, destanın orijinal metninin tam olarak anlaşılamaması yüzünden bazı yanlışlar yapıldığı sanılmaktadır. Ayrıca 1812’de Moskova yangınında kaybolan yazma, Rusçanın kuzey lehçesinde (Pskov) görülen yazım özelliklerini taşıdığından, bunun gerçekten XVI. yüzyıla âit olduğu anlaşılmıştır. Rus bilginleri destanın dil özelliklerini, buradaki tarihi ayrıntıların diğer eski Rus kaynaklarına uygunluğunu ve Rus prenslerinin Kıpçaklara karşı birleşmesinin XII. yüzyılda taşıdığı önemi vurgulayarak, eserin Güney Rusya’da, İgor’un 1185 Kıpçak seferinin hemen arkasından yazıldığını, fakat XVI. yüzyılda Kuzey Rusya lehçesinde kopya edildiğini ileri sürmektedirler.

Bu görüşe göre, destan XVI. yüzyılda kopya edilirken, aradan 300 yıl gibi uzun bir zaman geçtiği için orijinal yazmanın bazı bölümleri anlaşılamamış ve yanlış kopya edilmiştir. Destanın bazı kısımlarının anlaşılmamasının sebebi böyle açıklanmaktadır. Destanın yazılış tarihi ve hangi bölümlerinin ne zaman yazılmış olabileceği konusunda çok çalışmalar yapılmıştır. İlk yayımlandığı tarihten itibaren, destanın XII. yüzyıl Kiev Prensliği Dönemi’nde yazılmış olduğu şüphesi belirmiştir.

Fakat 1852’de “Zadonşina” adında yeni bir Rus destanının ortaya çıkarılmasıyla bu şüphe kısmen kaybolmuştur. Çünkü XV. yüzyıl başlarında yazıldığı anlaşılan ve Mamay Han ile Büyük Moskova Knyazı Dmitri İvanoviç arasında 1380 yılında yapılan Kalikovo savaşını konu alan bu destan da “İgor Destan’ından alıntılar olduğu görülmüştür”.

İgor Destanının XII. yüzyılda yazılmış bir eser olduğu konusundaki şüpheler XX. yüzyılda da yeniden ortaya atılmıştır. 1940’ta Fransız bilgini Adreye Mazon, diğer görüşlerin aksine “İgor Destanı”nın “Zadoşina”nın bir taklidi olduğu tezini ileri sürmüştür. “İgor Destanı”nın dili ve üslûbu gibi, aktarılan tarihi olayların kronolojisi ve yorumu da Rus yıllıklarındaki rivâyetlerden tamamen farklıdır. Destan yazarınn amacı, Kıpçaklara saldıran Rus prenslerini birer efsanevî kahraman gibi göstermek olduğu kadar, diğer prenslerden yardım almadan sefere çıkan İgor’un korkunç yenilgisini de bir ibret tablosu olarak sunmaktır.

Destanını millî düşüncelerle kaleme alan yazar, prenslerin aralarındaki çekişme ve ihanetlere son vermelerini ve onların ortak düşmanı saydığı Kıpçaklara karşı birleşmelerini ister. Rus araştırmacılar, XII. yüzyılda yazıldığı ileri sürülen “İgor Destanı”nın edebî kaynaklarını belirlemek amacıyla, burada kullanılan deyim, benzetme ve mecazları, aynı dönemlerde yazıldığı sanılan yıllıklardaki rivâyetleri, dinî hikâyeler ve hatta Kutsal Kitap’tan örneklerle karşılaştırmaya çalışmışlardır. Destanın Bizans kaynaklarına, Rus ve Ukrayna halk destanlarına yakınlığı araştırılmıştır. Bazı araştırmacılar da “İgor Destanı”nın XII. yüzyıl prensleri ve muhafızlarının konuşma dilinin şairane bir örneği olduğu teorisini ortaya atmışlardır.

Destanda, lirik şiir, övgü ve ağıt gibi bir kaç edebî türün birlikte kullanıldığı görülür. Eserde, Rus halk destanlarında görülmeyen karmaşık bir kompozisyon yaratılmıştır. Giriş bölümünde de yazarın, eserine uygun bir üslûp arayışı içerisinde olduğu dikkati çeker. Yazar kendisinden önceki dönemlerde yaşamış bir şair olduğu anlaşılan Boyan’ın üslûbuna uymak istemediğini açıklamışsa da gerçekte onu taklit edip etmediği bilinmemektedir. Destanın en önemli özelliklerinden biri de doğa tasvirleridir.

Yazar doğayı bir bütün olarak gözler önüne serer. Güneş, rüzgâr, fırtına habercisi bulutlar, mavi şimşekler, deniz, ırmaklar, tepeler ve hendekler, olayların ayrılmaz parçalarıdır. Ağaçlar, çiçekler ve sular insana özgü duygularla donatılmıştır. Kıpçak bozkırlarında, daha çok onlardan yana olan vahşi hayvanlar ve kuşlar önsezileriyle iyilik ve kötülüklerin habercisi olmuşlardır. Destanda diğer eski Rus eserlerinde görülmeyen putperestlik unsurları önemli rol oynar. İgor’un 1185 seferi, Rus prenslikleriyle Kıpçaklar arasındaki savaşlar açısından büyük bir önem taşımasa da bu destanın edebî özellikleri sayesinde ün kazanmış ve efsaneleşmiştir. Destanın çeşitli incelemelere tâbi tutulmuş olan metninin sonradan uydurulduğuna dâir iddialar ileri sürülmüş ise de, tarihî hâdiseyi aksettirdiğinden şüphe edilmemektedir. Ayrıca dil, savaş tekniği, donanım mâdencilik vb. bakımlardan Ruslar üzerindeki Türk tesirlerini göstermesi itibarıyla belge değeri büyüktür.[22]

Yrd. Doç. Dr. Muallâ Uydu YÜCEL

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 3 Sayfa: 191-195

Bir Cevap Yazın