VI-IX Yüzyıllarda Kazakistan’daki Şehirler Ve Yerleşik Kültür

Yerleşik ve Göçebe Halklar Arasındaki İlişkiler

Kazak halk kültürünün derin tarihsel kökleri bulunmaktadır. Çeşitli ülkelerden gelip antik Kazakistan topraklarını ziyaret eden seyyahlar; Türkçe, Çin, Arap, Fars ve Yunan dillerinde tarihi ve coğrafi nitelikli eserler bırakmışlardır. Taraz, Talhir, Otrar, Keder, Kulan ve Cemukat gibi orta çağ şehirlerinde ve Borizharsky Bobrovski, Zevakinsky mezar alanlarında yapılan kazılar sonucunda sayısız arkeolojik kalıntı çıkarılmıştır. Bu yazılı ve maddî kaynaklar orta çağ Kazakistan nüfusunun ekonomi ve kültür hayatının durumunun ortaya çıkarılmasına olanak tanımıştır. Yerleşik, şehir, bozkır ve göçebe kültürleri orta çağın yanısıra antik çağda da gelişmekteydi.

Merkezleri, bugünkü Kazakistan toprakları üzerinde bulunan Batı Göktürkler, Türgeşler, Karluklar ve Oğuzlar, farklı ekonomik ve etnik gelenekleri bünyelerinde barındıran devletlere örnek olarak gösterilebilir.

***

Göçebe ve yerleşik medeniyetler üzerinde yapılan çalışmalar, kültürlerin birbirlerini etkilemesinin ve zenginleştirmesinin dünyadaki ilerlemenin temelini oluşturduğunu ortaya koymuştur.[1]

Orta Asya’nın bozkır bölgeleri ile yerleşik tarımsal bölgeleri arasında yer alan Güney Kazakistan ve Yedisu şehirleri, farklı ekonomilere sahip bu iki bölge arasında adeta bir köprü oluşturmuştur.

***

Tüm dünyada yapılan tarih çalışmalarında yerleşik ve göçebe halklar arasındaki ilişkiler sorununa, tarım ve şehir kültürünün göçebelerin hayatındaki önemine büyük önem verilmiştir.

Göçebelerin “belirli psikolojik ve mantıksal bağlantılarından” kaynaklanan sürekli saldırı ve fetih emellerinden dolayı tarımsal bölgelerin kaderleri üzerinde oynadığı yıkıcı rol hakkında bazı görüşler mevcuttur. Kazak tarihçiliğinin değeri, bu sözde “düzenli” reddedilmesinde yatmaktadır. Öte yandan, aralarında yakın etnik ve kültürel bağlar bulunması nedeniyle, “göçebe dünyasını” komşusu durumundaki yerleşik tarımsal alanlardan ve şehirlerden ayrı olarak ele alması, bir yetersizlik olarak ortaya çıkmıştır.

Hayvancılık ekonomisinin genişlemesindeki etkenlerden birisi; ticaret ve hayvancılık ürünlerine olan talepler olmuştur. Şehirlerdeki ve kırsal bölgelerdeki nüfus, karşılıklı ticarete, el sanatı ve tarım ürünlerinin satışına ilgi duymuştur.[2]

***

Güney Kazakistan ve Yedisu, şehir kültürünün oluştuğu iki bölgedir ve Orta Asya’nın diğer bölgelerinde olduğu gibi şehir kültürü buralarda da gelişmiştir. VII. VIII. yüzyıllar arasında şehirlerin temel işlevi idari idi. Bu durum, yazılı kaynaklarda bildirilmektedir. Bu kaynaklar bağımsız kişiler tarafından yönetilen şehirlerin bağımsızlığına da dikkat çekmektedir.[3]

Bölgede şehirlerin gelişiminin kendine has bazı özellikleri mevcuttur. Şehir kültürünün oluştuğu iki bölge vardır. Güney Kazakistan’daki yerleşik tarımsal kültürde, Saka ve Kang dönemlerine uzanan eski geleneklerin izleri mevcuttur.

***

Kazakistan Şehirleri

VII. ve VIII. yüzyıllar arasında şehir kültürü oluşmaya başlamıştır; kültür kendi içerisinde hem antik gelenekleri hem de bazı yenilikleri birleştirmiştir. Genellikle Güney Kazakistan’a özgü daire şeklindeki şehir planlarında, antik yerleşimlerden orta çağ şehirlerine geçen geleneksel planlamaların etkisi olmuştur. Konutların planlamasında tambur şekilli girişler, dar kenarlı ve önü açık dikdörtgen yer şömineleri, ikili değirmen taşları için dikilen kazıklar ve pişirilmemiş kil tuğlalardan yapılmış daire şeklindeki ya da oval istinat duvarlar gibi geleneksel özellikler görülmektedir. Bunların yanısıra, sofaların üzerindeki tümsekler çıkıntılar ve dört kolonlu tavanlar gibi yeni unsurlar da sunulmuştur.

Yerel ve orijinal özellikler içermeyen fakat Güney Kazakistan’ın ortaçağ şehir kültürünün bir parçası haline gelen Soğd şehir kültürünün yeni unsurları da giderek yayılıyordu.[4]

***

Güneybatı Yedisu’da ise biraz daha farklı bir şehir kültürü görülmektedir. Burada, Güney Kazakistan’daki gelişmiş yerleşik ve tarımsal gelenekler yoktur. Geçiş ticareti, VII. VIII. yüzyıllardaki şehir kültürünün ve yerleşik tarımsal kültürün gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. Şehirlerin yerleri, İpek Yolu ile bağlantılı olduklarını göstermektedir. Ancak, buradaki şehirlerin en önemli işlevlerinden birisi olan ticaret; şehirlerin idari, el sanatları ve tarımsal özelliklerini engellememiştir.[5]

Güneybatı Yedisu’da şehir kültürünün yayılmasındaki en önemli rol, Yedisu da dahil olmak üzere tüm İpek Yolu boyunca yerleşmiş olan Sogdlular tarafından oynanmıştır. Sogdlular, Cemukat, Navaket, Kirmirau, Bunciket, Semeknu şehirlerini kurmuşlar ve Sogd kültür standartlarının yayılmasını sağlamışlardır.[6]

***

Ancak, şehirler de dahil olmak üzere, buralardaki nüfusun çoğunluğu Türk idi; şehirlerin büyük bir kısmının isminin Türkçe olması ve konu ile ilgili kaynaklar bunu ispatlamaktadır. Örneğin, buradaki en büyük şehir olan Taraz’ın adı, “Şanlı ve kutlu Türk Çorukların şehri” anlamına geliyordu.[7]

Dolayısıyla, Güneybatı Yedisu’da şehir kültürünün oluşumunda sadece Sogdlular değil, aynı zamanda Türkler de etkin bir rol oynamıştır. Türk kültürü, tüm Orta Asya Kazakistan bölgesinin erken orta çağ kültürünün öğelerinden birisi olmuştur. Bu oluşum süreci için “Sogd Türk Sentezi” tabiri kullanılmıştır.[8]

Şehirlerin ticaret el sanatları merkezleri olarak gelişimi, el sanatları üretiminin tarımdan ayrılması ve yoğun bir şekilde yayılmasıyla ilintilidir.

***

Ticaret, şehirlerin gelişimindeki en önemli etkenlerden birisi olmuştur. Şehirlerde sadece üretim değil, aynı zamanda satış da yapılmaktaydı, ki bu çağdaş yorumlara göre daha önemlidir. Şehirlerdeki mal alışverişlerinde üç ana yönelim söz konusuydu; ülkeler arasında, şehirler ve çevreleri arasında ve şehirler ile göçebelerin yaşadığı bozkırlar arasında.

Ticaret, yerel aristokrasiye ihtiyaç duyduğu zenginliği getirmiştir ve özellikle de giderek artan yağmacılığın farkına varmalarını sağlamıştır. Bizans, Sogd, Çin ve diğer ülkelerden getirilen lüks mallar Türk aristokrasisinin merkezlerinde, zengin vatandaşların evlerinde biriktiriliyordu.

Göçebelerle yapılan takas ticareti, büyük sınır şehirlerinde (İsficab, Otrar, Dekh Nucikes) kurulan ticaret fuarlarında gerçekleştiriliyordu.[9]

Otrar, Suyab ve Taraz’da basılmış olan demir paraların ortaya çıkarılması, ticaretin parayla yapıldığını göstermektedir. Bunlar Kangarların, Türgeşlerin ve Turkhusların paralarıdır. Darphaneler, Kazakistan’ın büyük şehirlerinde faaliyet gösteriyordu.

***

Burada bulunan paralar, uluslararası bir ticaretin varlığını göstermektedir. Sogd paraları, VII. yüzyıla ve VIII. yüzyılın başlarına ait eski Türk paraları, Ferganalılara, Çin Hanedanlığı Tan’a ait paralar ve Buhara paraları, uluslararası bir ticaret sisteminde şehirlerin önemini doğrulamaktadır.

Kazakistan’ın VII. ve VIII. yüzyıldaki en önemli siyasi ve ekonomik merkezlerinden birisi, ticaret yolları üzerinde bulunan eski Otrar idi. Otrartobe ve çevresindeki şehirlerde bulunan demir paralar, paralı ticaretin Otrar vahasında geliştiğini göstermektedir. Otrartobe’de VII. yüzyıla ait Sogd paraları bulunmuştur. VII. yüzyılın sonlarında ve VIII. yüzyılın başlarında eski Türkler tarafından basılan “tugun” adlı paralar, kökenlerinin Şaş’a dayandığını göstermektedir. Üzerinde ‘tamga’ya benzer bir işaret ve Sogd yazıları bulunan paralar, Fergana’nın Türk hükümdarları tarafından basılmıştır. Çin paraları ise Tan Hanedanı tarafından basılmıştır (618907). Bunlara VII. yüzyıldan XII. yüzyıla kadar Orta Asya topraklarında kullanılan Buhara parası da dahildir.[10]

***

Türgeş Hanlığı’nın VIII. yüzyılın başlarından itibaren para bastığı bilinmektedir. Bu paralara verilebilecek ilk örnekler, 711’den 766’ya kadar yönetimde olan Türgeş hanlarının kendileri için bastırdıkları paralardır.

Bu tip demir paralar literatürde Türgeş damgalı paralar olarak bilinmektedir: ön tarafında bir yay şekli bulunmaktadır ki, bu ‘Türgeş Hanı’nın parası olduğu anlamına geldiği düşünülmektedir.

İlk Türgeş paraları Taraz ve Suyab’da basılmıştır. Tukhusların paraları ise Navaket ve Suyab’da basılmıştır.[11]

***

Orta Çağ’ın başlarında Orta Asya’da yaygın olan bir anlayışa göre, geniş bölgeleri ve ülkeleri simgeleyen dört ‘dünya hükümdarı’ mevcuttu: Sun (589618) ve daha sonra da Tan (618907) hanedanlıklarının gücü altında birleşen güçlü Çin devleti; merkezi Kanaudja ve Ganja şehirlerinde bulunan Hint Krallığı; Pasifik Okyanusu’ndan Karadeniz’e kadar uzanan Türk toplulukları ve İran ile Bizans, dünyanın dört bir yanına yayılmış dört dünya monarşisi düşüncesinin temellerini teşkil ediyordu.

Bunlar, güneyde Hint felsefesi ve biliminin öneminden dolayı bilgelik kralı olarak da adlandırılan filler kralının (Hindistan); batıda, hazineler kralının (İran ve Bizans); kuzeyde, atlar kralının (Türk Kağanları) ve doğuda da devlet yönetim biçimi ve Çin icatlarının ününden dolayı devlet ve sanayi kralı olarak da adlandırılan halkın kralının (Çin) ülkeleriydi. Atlar kralına aynı zamanda hayvanlar kralı da deniyordu. Batıda ise iki ayrı kral tanımlaması vardı: Bunlardan birisi ‘kralların kralı’ (İran), diğeri de ‘kocaların kralı’ (Bizans’taki kadınların güzelliğinden dolayı) idi.[12]

***

Bu olayların yaşandığı dönemde yaşamış, farklı ülkelere mensup yazarlar sadece şu ya da bu devletin başarılarından bahsetmemişler, aynı zamanda bir başkasının kültürel değerlerinin kendi halkları tarafından özümsenmesine de değinmişlerdir ve bu dünya kültürünün oluşum şekillerinin unsurlarından birisidir.

Doğu ve Batı ülkelerinde ticari malların, kültürel unsurların ve uygulamalı sanattaki, mimarideki ve duvar boyamadaki standartların yayılması ile birlikte, müzik ve dans sanatları ve gösteriler de yayıldı. Müzisyenler ve dansçılar, vahşi hayvan terbiyecileri, cambazlar ve taklitçiler, hokkabazlar ve illüzyonistler bir araya gelip gezici topluluk oluşturdular. Bu sanatın tercüme edilmesine gerek yoktu, herhangi bir dil engeli yoktu. Aynı gösteriler Bizans İmparatoru’na, Kiev Knezi’ne, Türk Kağanı’na ve Çin İmparatoru’na ayrı ayrı sergileniyordu.[13]

***

Yabancı orkestralar hem ‘resmi saray törenlerinde’ hem de ‘gayriresmi saray partileri’nde çalıyordu. “Kağan, bu törenlerden birinde tanıklık ettiklerine dair şunları yazıyordu: Buda Rahibi ‘SuanTszyan’, şarapların konulması ve müziğin başlaması emrini verdi… Tüm bunlar olurken yabancı müzik duyuluyor ve metal ziller çalıyordu. Her ne kadar bu müzik barbarların müziği olsa da kulağa hoş geliyor, kalpleri ve beyinleri okşuyordu”.[14]

Tan Hanedanlığı dönemindeki Çin’de en popüler olan müzik, Doğu Türkistan’ın ve Orta Asya’nın batısındaki şehirlerin müziğiydi. Kahkar, Buhara ve Semerkant, Hindistan ve resmi himaye altındaki Kore’deki müzik geleneği, Çin müzik geleneği ile ortaktı.

Doğulu oyuncular sık sık İstanbul’a turneye gelirdi. Bizans İmparatoriçesi’nin sarayda verdiği partilerden birinde, Rus Prensesi soytarı ve ip cambazlarının gösterilerinden oldukça etkilenmişti. Türk cambaz, Selçuklu Sultanı’nın onuruna verilen partide tehlikeli parendeler atmıştı. Maskelerin kullanıldığı gösteriler de sergileniyordu.[15]

***

Bu gelenekler Ortaçağın sonlarına kadar devam etti. Nauryzin Bağdad için yapılan kutlamalarda, halifenin huzurunda maskeli gösteriler sergilenmişti.

İpek Yolu boyunca yapılan kazılarda, değişik yerlerde müzik ve tiyatro kültürü alanındaki gelişmeleri ve etkileşimleri kanıtlayan çok sayıda bulgu ortaya çıkarıldı. Bunlar arasında; Tan Hanedanı dönemine (VIVIII. yy.) ait üzerinde dans, maskeli oyuncu ve müzik korosu tasvirleri bulunan tuğlalar ve çömlekler bulunmaktadır. Oyuncuların büyük bir kısmının yüzleri, bunların Orta Asya halklarından olduklarını göstermektedir. Pencikent, Varakşa, Afrasiab, Toprakkale ve Doğu Türkistan’daki şehirlerin günümüze kadar kalan gösteri salonlarının duvarlarında maskeli müzisyenlerin ve oyuncuların tasvirleri bulunmaktadır.[16]

Mimari ve Sanat

Çağın Türkleri olan Türgeşler ve Karlukların şehirlerinde mimari eserler, Budist tapınakları, kiliseler, camiler inşa edilmiş, güzel sanatlar, uygulamalı sanatlar ve heykelcilik geliştirilmiştir.

Arkeolojik kazılar sayesinde, Keder ve Cemukat şehirlerindeki anıtsal yapılar, Kulan ve Kök Merdan’daki konutlar ve Suyab ve Navaket’teki Budist tapınakları ve manastırlar ortaya çıkarılmıştır.

VII. ile IX. yüzyıl arasındaki anıtsal yapılara örnek olarak Keder ve Cemukat şehirleri gösterilebilir. Buralarda gösteri salonları, konutlar ve ekonomik tesisler bulunmaktadır. Keder’deki gösteri salonunun alanı 150 metrekareden daha fazladır. Bu salonun duvarları resimlerle ve oymalı ahşap levhalarla süslenmiştir. Bu levhaların günümüze kadar ulaşabilmesinin sebebi, çıkan bir yangın sırasında tavanın artık çürümeye başlamış olan levhalar üzerine çökmesi ve bunları bu şekilde yüzyıllarca korumasıdır.

***

Kullanılan sanatsal düşünce ile bağlantılı eşyaların ve saray sahnelerinin resimleri efrizler üzerinde temsil edilmiştir. Levhalardan birinin (122×25 cm.) üzerinde hayvan tahtların üzerinde oturan iki tanrı resmedilmiştir. Çentikli bir tacı olan erkek tanrı, burunları birbirine bakan iki adet kanatlı deve şeklinde tasvir edilmiş bir tahta oturmaktadır. Tanrının göğüs hizasında duran sağ elinde, ucunda kıvrılan filizler olan bir asa bulunmaktadır. Muhtemelen, bu efrizin alt kısmına ait levha üzerinde, tahtın aşağısındaki halı ile kaplanmış zeminde iki dizi üzerine çökmüş hayvan figürleri gösterilmektedir.

Tanrının sol elinde ise, kenarı dişli şeklinde bir kase ya da altar bulunmaktadır. Dişi tanrı ise boynuzlarını birbirine çatmış iki koyun şeklindeki bir taht üzerinde oturmaktadır. Dişi tanrının kafasında, alnının üzerine doğru düşen uçları eğilmemiş yay şeklinde bir taç bulunmaktadır. Hafifçe bükülmüş sol elinde üçgen şeklinde bir nesne bulunmaktadır.

***

Benzer tanrı tasvirleri, Pencikent’teki resimlerde ve hemen yakınındaki Güney Soğd’un Kışlak Sivaz şehrinde bulunan kapların küçük bir kısmının üzerinde de görülmektedir.[17]

Cemukat’taki gösteri salonu; kırmızı, sarı ve mavi renkli geometrik şekillerin kullanıldığı resimlerle süslenmiştir. Cemukat’taki tapınağın duvarları, oymalarla işlenmiş, kil levhalarla süslenmiştir. Burada, asma filizleri, laleler ve bir çiçek demeti resmedilmiştir. Tapınakta, ilahi ateşin yakıldığı yarım daire şeklinde bir kürsüsofa bulunmaktadır.[18] Saray ve tapınak duvarlarının süslemesinde, resimler, kabartmalı ve oymalı alçı levhalar ve oymalı ahşaplar yaygın olarak kullanılmıştır. Kulan ve Navaket idarecilerinin şehir dışındaki saraylarında, bazı salonların duvarları oymalı ve renkli alçı ile süslenmiştir.

Levhaların süslemesinde, bitkisel ve hayvan figürlerinin yanısıra, kuşları ve insanları tasvir eden kilden yapılmış küçük heykel figürler de kullanılmıştır. Suyab ve Navaket şehirlerinde anıtsal Budist tapınakları ortaya çıkarılmıştır. Burada, kalıntıların depolandığı merkezi salonları ve dolambaçlı koridorları olan yapılar ve inananlar için yapılan binalar ve müştemilatı bulunmaktadır. Tapınağın duvarları fresk resimler ile süslenmiştir ve duvarlardaki oyuklarda ve kaideler üzerinde Buda heykelleri bulunmuştur.[19]

***

Kazakistan’daki şehirlerde görülen güzel sanatlar ve süsleme sanatı, Büyük İpek Yolu’nun üzerinde bulunan diğer Orta Asya, Yakın ve Orta Doğu ve Doğu Türkistan şehirleri ile karşılaştırıldığında benzer özellikler sergilemektedir.

Din

Erken Orta Çağ döneminde, Kazakistan’da yaşayan Türkler putperestti. Gök’e (Tengri), YerSu’ya (lersu) taparlardı. Kağanlar, Gök’ün iradesi ile göreve gelirdi. Türkler zaferlerini onun iradesi ile kazanırdı ve yine onun iradesi ile yenilirlerdi.

Bir sonraki ise, anlamı itibariyle dişi bir tanrıydı. Umay’ın, ailenin ve çocukların koruyucusu olduğuna inanılırdı. Kutsal dağ inancı da oldukça yaygındı.

Yazılı ve arkeolojik bulguların doğruladığı üzere, Türkler ateşin temizleyiciliğine inandıklarından ateşe de tapmıştır.[20]

Birçok Ortaçağ yazar, ‘yada’ taşının büyülü gücü ile yağmuru çağırabilen Türk büyücülerden bahsetmiştir.

***

Kazakistan nüfusunda, kendi inançlarının yanında Zerdüştlük, Budizm ve Hıristiyanlık gibi diğer dünya dinleri de yaygındı.

VI. yüzyıldan sonra Budizm’in Türkler üzerinde büyük bir etkisi olmuştur. SuanTszyan, Batı Göktürklerinin kağanının Budizme karşı iyi niyetli tutumunu yazıya dökmüştür. VII. yüzyılın ilk yarısında, Batı Türklerinin bazı kağanları Budist olmuştur ya da Budizm’i himayeleri altına almışlardır. Budizmin Türkler arasında yayılmasının yerleşik hayat tarzına ve şehir yaşamına geçiş ile bağlantısı vardır.

Güney Kazakistan’da ve Yedisu’da Budizm oldukça yaygındı. Chu Vadisindeki AkBeşim, Krasnaya Reçka, Novopavlovskoye şehirlerinde ortaya çıkarılan Budist yapı bulguları bunu kanıtlamaktadır. Bunlar, tapınaklar ve manastırlar ile Budizme özgü özellikler ve şekiller taşıyan heykelcikler ve taş anıtlardır.

***

VII. yüzyılın başlarından kalma iki Budist tapınağının AkBeşim ve Suyab’daki kalıntıları tamamen ortaya çıkarılmıştır.[21] Hıristiyanlık, batıdan doğuya doğru, İpek Yolu boyunca yayılmıştır. V. yüzyılın ilk yarısında, Doğu Roma İmparatorluğu’nda Rahip Nestory’nin takipçilerinin “keretik” (kabul olunmuş öğretilere karşı olan) mezhebi ortaya çıktı. Nestory’nin çalışmaları 431 yılında Efes Katedrali’nce lanetlendi ve Nesturiler üzerinde vahşi bir zulüm uygulanmaya başladı. Bu olayların sonucunda İran’a kaçmak zorunda kaldılar. Zengin Suriyeli tüccarlar ve sanatkarlar İstanbul’daki pazarlarını kaybederek Doğu’ya yöneldiler.

Suriyeliler Asya’nın en uzak bölgelerine kadar ilerlediler. Kolonilerinin ve ticarethanelerinin Akdeniz sahillerinden Çin’e kadar uzantıları mevcuttu. Suriye Hıristiyanlığı’nın kanıtları tüm bu yol hat boyunca görülmektedir. Suriyelilerin yüzyıllarca süren ekonomik bağları; Arap Yarımadası, Hindistan, Orta Asya ve Kazakistan’ın diğer bölgelerinde kültürel etkiler bırakmıştır.

***

VII. ve VIII. yüzyıllar arasında Nesturi faaliyetleri Güney Kazakistan ve Yedisu’da oldukça yaygındı. Birçok şehirde Nesturi kilisesi mevcuttu. Patrik Timophey döneminde, Hıristiyanlık, Türklerin Kağanı (muhtemelen Karluk Yabgusu) tarafından da kabul edilmiştir. IX. yüzyıldan X. yüzyıla girilirken, Kerkül metropolü kurulmuştur; Hıristiyan kiliseleri Taraz ve Mirki şehirlerinde faaliyet göstermiş ve Hıristiyanlar SeyhunDerya şehirlerinde yaşamıştır.

Yedisu ve Güney Kazakistan şehirlerinde yürütülen Nesturi çalışmaları ile ilgili bulgular, yazılı kaynaklardaki bilgileri doğrulamaktadır. AkBeşim şehrinde bir Hıristiyan kilisesinin kalıntıları bulunmuştur. Cemukat ve Navaket şehirlerinin mezarlıklarında yapılan kazı çalışmaları sırasında, gümüş ve bronz İsa heykelleri bulunan Hıristiyan mezarları ile karşılaşılmıştır. Krasnaya Reçka şehrinde İsa nefriti bulunmuştur. Dörtgöl Tepe’de bulunan taş dibek Simkent müzesinde saklanmaktadır. Bu dibeğin üzerinde Hıristiyanlığın sembollerinin İsa ve güvercin resimleri bulunmaktadır.

Taraz’da yapılan kazı çalışmaları sırasında, VIVIII. yüzyıl tabakasında üzerinde ‘Peter ve Gauriil’ yazan seramik bir bardak ile karşılaşılmıştır.

***

Ortaya çıkarılan tarihsel nitelikli el sanatı eserleri arasında, (bulundukları yerlere göre) Anikovskoe ve Grigorievskoye olarak adlandırılan ve üzerlerinde erken Hıristiyan çağı ikonografisine ait resimler bulunan iki adet gümüş tabak bulunmaktadır. IXX. yüzyıla ait Grigorievskoye adlı gümüş tabağın zemini ve bazı kısımları altın kaplamadır. Dinsel temalarla ilgili sahne, birbirine geçmiş üç madalyon üzerinde ve aralarındaki boşluklarda tasvir edilmektedir.

Navaket’te Hıristiyan topluluğunun varlığı ile ilgili olarak sadece mezarlardaki Suriye yazıları değil, aynı zamanda seramik eşyalar ve büyük şarap kadehleri üzerindeki Sogd yazıları da kanıt teşkil etmektedir. Bunlardan birinde şöyle yazmaktadır: “Bu kadeh öğretici Yaruk Tigin içindir. Usta Pastum. Kadehimiz dolu olsun, amin, amin!” Bu yazıda, TürkSogd mezar yazıtlarında orta olarak kullanılan “öğretici” ifadesi bulunmaktadır. Sonda kullanılan “amin” ifadesi ise, YarukTigin’in Hıristiyan topluluğun önderi olduğunu şüphesiz olarak ortaya koymaktadır. Diğer kadehin üzerinde ise daha kısa bir yazı bulunmaktadır: “Bu kadehin Ustası Pastun” yazmaktadır.

***

Navaket’in batısında bulunan Pokrovka şehrinde bulunan bir başka kapta ise, “Bu kap Pakap topluluğunun bir ihsanıdır: Bu şarabı neşeli vakitlerde iç. Mutluluğu tanrılardan alan Egemen AliBilge, mutlu ol, hayır sahibi ol!” olarak tercüme edilen iki satırlık uzun bir Sogd yazısı bulunmaktadır.

Taraz’da bulunan kadehin üzerinde “Hükümdar Ilgat” ve Kasımiçi şehrinde bulunan kadeh üzerinde de “Rahip Şirfan” yazmaktadır (IXX. yy.). Şarap kapları üzerine kazınan yazılardan, Yedisu’daki şarap üretiminin Hıristiyanların elinde olduğunu ve şarabın törenlerde önemli bir rol oynadığını öğreniyoruz. Arkeologlar ayrıca Aktepe Stepninskoye şehrinde XXI. yüzyıla ait bir şarap üretim odası bulmuştur. Bu odanın tabanı, üzerine İsa resimleri kazınmış pişmiş tuğlalarla kaplanmıştır.

Bu şekilde, arkeolojik ve epigrafik bulgularla birlikte orta çağa ait yazılı kaynaklar, Hıristiyanlığın yayılmasına dair önemli bilgiler sunmaktadır.[22]

Mani Faaliyetleri ve Zerdüştlük

İpek Yolu boyunca yayılan dinlerden birisi de Manilik idi. Bu din ilk olarak III. yüzyılda İran’da ortaya çıktı ve kısa sürede İtalya’dan Çin’e kadar uzanan bölgede bir çok takipçi kazandı. Temel olarak Zerdüştlük ve Hıristiyanlığın genel bir sentezini temsil ediyordu. Manilik dini, Hıristiyanlığın misyonerlik düşüncesini ve Zerdüştlüğün de iyi ve kötünün/aydınlık ve karanlığın çatışması düşüncesini benimsemiştir.

Manilik dininin Yedisu ve Güney Kazakistan’daki takipçileri ilk olarak yerleşik nüfus içinden çıkmıştır.

Turfan vahasında bulunan Uygur el yazmalarında ifade edildiği şekliyle, “İki Temelli Kutsal Kitap” isimli Mani kitabında, bu kitabın “ArguTalas” şehrinde “on okların ülkesinde inanç uyandırmak için” yazıldığı bildirilmektedir. Burada ünlü Taraz kentinden bahsedilmektedir. Balasagun ve Çiğilbalık gibi bazı Yedisu şehirlerinde de Maniliğe inananların bulunduğu bilinmektedir.[23]

Prof. Dr. Karl BAIPAKOV

Kazakistan Cumhuriyeti Eğitim ve Bilim Bakanlığı Arkeoloji Enstitüsü / Kazakistan

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 3 Sayfa: 161-166

Bir Cevap Yazın