Kağanlar Ve Armağanlar

Bu makale VI-VIII. yüzyılları arasında Orta Asya’da yaşamış olan Türklerin sosyal ve ekonomik yapıları hakkındadır.[1] Çalışmada, bu yapıları devinmeye sokan kurum, kuruluş, aygıt, yönetim, örgüt, düzen, yöntem ve şebekelerin hangi özgül mekanizmaları kullanarak Türk toplumunun işlerliğini ve kalımını sağladığı incelenecektir; akrabalık bağlamında soy iniş sistemleri nedir ve iktisadi kaynak dağılımı nasıl olur gibi?

Baykal Gölü’nden Tanrı Dağlarına kadar uzanan bölgede yaşayan Türk topluluklarının sosyal ve ekonomik yapıları arasındaki benzeşme, Çin yıllıklarında onlara başeğen Batı Türklerine karşı ilginin azalması ve hele Orhon ve Yenisey Yazıtlarıyla zenginleşen belgeler bizi, sosyal ve ekonomik yapı çalışmalarında II. Türk Kağanlığı’nı kuran Doğu Türk (~ Göktürk) toplumu üzerinde yoğunlaşmaya ve onu “ideal tip” olarak almaya teşvik ediyor. Maamafih, makalede bu ideal tipin çok kez VIII. yüzyıl öncesi belgelerle süslendiğini de gözlemleyeceksiniz.

Batı Türklerinin yaşadıkları bölge, saat yönünde, kuzeyde Baykal Gölü, güneye doğru sırasıyla Tatabi, Kitan, Tabgaç (Kuzey Çin), güneyde Gobi Çölü, Cungarya ve batıda Altaylar ile Sayanlar’ın doğu yamaçlarıyla sınırlıdır (Sinor 1990, Harita s. 286; Cristian 1998, Harita 101). Bu saptamayı yaparken Doğu Türklerinin bölgedeki asıl ilinin Orhon ve Selenga ırmaklarıyla Ötüken Dağı göbelleri içinde kaldığını hatırlatayım.

Günümüzde atlıgöçebe hayvancı toplumların tarihleri üzerinde yapılan çalışmalar (Lattimore 1988: 1940; sinolog; Cavalli Sforza 2000, genetikçi; Harris 1996, tarım tarihçisi; Renfrew 1987; arkeolog; Ruhlen 1994: dilbilimci) atın M.Ö. 3000 yıllarında HintAvrupalı tarımcı toplumlar tarafından evcilleştirilmiş olduğu, fakat önceleri sadece taşımada (yüklet, araba, savaş arabası) ve beslenmede (et, süt, giyecek, yakıt) kullanıldığını göstermektedir.

Attan binek hayvanı olarak yararlanmak çok sonradır. M.Ö. 1500 yıllarında Avrasya kıtasında, ilk kez Kimmerler ve onların (Avrasya) arkasından İskitler atı binek hayvanı olarak kullanmışlardır. Atlı Hint Avrupalı Massagetlerin (Massaget) M.Ö. VIII-VII. yüzyıllarda Güney Sibirya sınırlarına dayandıkları biliniyor (Golden 1992, s. 45).

Denildiği gibi (bir çalışma hipotezi düzeyinde) eğer atlıgöçebehayvancılar yerleşik tarımsal yaşayıştan kopup (koparılıp) ayrılmışlarsa, onların marjinal verimliliği daha düşük topraklara, yani, bozkıra yerleşmiş olmaları şaşırtıcı olmaz. Ne var ki, yeni yurtları artık sabit değil devingendir (yer değiştirilir).[2]

Bunun iki mahzuru vardır; i) sürüler otlarken yürür, yürürken aldıkları kalori tükendiğinden daha fazla kaloriye ihtiyaçları olur; ii) sürüyü besleyen otlaklar yaz ve kış mevsimlerinde botanik farklılık gösterdiğinden, göçerler yazın yaylalara, kışın kışlağa çevrisel göçlerini değiştirmek zorunda kalırlar. Devingen durum göçebehayvancıların tarım ekonomisine geçmelerini önler. Devingen bir toprak üzerinde, iktisadidurağan bir halde kalırlar.

Üstelik, hayvancılar daima kıtlığa, salgına, dona ve hele düşman yağmalarına maruz kalır. Bu bakımdan göçebe hayvancı ekonomi emekyoğun bir uğraştır. Ayrıca, göç yollarının güvenliği hem öteki göçebelerin, hem de yerleşiklerin dostça ya da düşmanca politikalarına bağlıdır. Ortaya çıkacak ihtilafları önleme ya da yatıştırmak için göçebe hayvancıların, aynı zamanda, savaşçı olmaları lazımdır.

Böylece, ister istemez, atlıgöçebehayvancı topluluklar, atlıgöçebehayvancısavaşçı topluluklar haline dönüşür.

Evet, I. ve II. Türk Kağanlıkların (552-630; 682-744) kuran Türk boyları da atlı göçebe hayvancı savaşçı idiler… Çin yıllıkları böyle diyor:

“Türklerin yazgısı sadece koyun ve ata bağlanmıştır” (Luimai tsai 1958, I: s. 333).

Tunyukuk da şöyle demiş:

“(Çinlilere) karşı direnmemizin nedeni yerleşik olmayıp, su ve otlak peşinde göçmemiz ve avcılık yapmamızdır” (ibid, s. 173).

Maamafih, belli ki Türkler mevsimlik çapa tarımı da yapıyorlardı.

“Her ne kadar Türkler yer değiştirirlerse de herkesin kendi toprağı vardır” (ibid, s. 10).

Böylece, Çin yıllıklarından kalan kayıtlar, bize Türklerin aslen göçebe hayvancı bir halk olduğunu belirlemiş oldu. Doğallıkla, bu faaliyetlerin yanında onlar avcılık ve çapa tarımıyla da uğraşıyorlardı. Çin kayıtları ayrıca onların şu niteliklerini vurguluyor:

“Türklerin üstünlüğünü yapan binicileri ve okçularıdır. Kendilerine uygun gelirse şiddetle saldırırlar, tehlikede olduklarını sezerlerse şimşek gibi kaybolurlar” (Julien 1877, s. 100).

Öyle ise, onların göçebehayvancısavaşçılar olduklarını söyleyebiliriz.

Türklerde Sosyal Yapı

1. A. Beşük ve Oğuş

Türk göçebehayvancı toplumunda soy ilişkilerinin en küçük birimi ailedir (beşük ya da kün). Ailenin soy ilişkilerini (sıhriyet ilişkilerini bir yana bırakıyorum) Orhon ve Yenisey Yazıtlarından derlenen şu nomancloture ile yeniden kurmaya çalışalım (Divitcioğlu, 2000: 1986)

Türklerde soyun inişi eçuapa (ata) ile başlar ego’dan geçerek inilerle (küçük erkek kardeş) iner. Bu sistemde iki önemli sınıflandırıcı terim vardır. Birincisi eçi’dir; babanın erkek kardeşi olup, aynı zamanda, egonun büyük erkek kardeşidir. Her ikisi birden eçüapa (apa onursal bir payedir), yani babanın babasıyla özdeş olur. Bu bakımdan Türk soy inişi atauruktur. İkinci sınıflandırıcı terim atı’dır. Hem erkek kardeşin oğlu hem babanın kardeşinin oğlu, hem de egonun torunudur.[3]

Dikkat edilmişse, eçiler soyun geçmişi ve hali, atılar ise geleceğidir. Soyu sürdürme dışevlilik ilişkileriyle gerçekleşir. Ancak, evlenen bütün ağabeyler baba ocağını terkedip, kendilerine yeni bir yurt kurarlarken, ini evde kalıp babanın inişini aynı mekânda devam ettirir (Gr0nbeck 1958, s. 53; Khazanov 1983, s. 126; Golden 1992 s. 4).[4]

Soy inişlerinde amca ve ağabeyden başlayan bu dallanma kesili urukları ya da oğuşları yaratır (Sahlins 1968; Divitçioğlu 2000; 1986; Bastuğ 1999).

Şekil 2’de soy inişlerindeki kesilenme olgusu belirtilmiştir. Doğallıkla, dallanmanın atadan itibaren kaç kuşak sonra başlayacağına gelenek karar verir.

Bu gibi topluluklarda “siyasi” dengenin kurulması ve durnukluğa kavuşulması için ne güçlü bir başkana, ne de yargı organına ihtiyaç vardır. Yani, onlarda cebir kullanacak bir otorite çıkmaz. Çünkü, her oğuşun ya da tirenin üyesi öbürleriyle eşittir, onlarda babaoğul ve ağabeyikardeş arasında doğuştan gelen bir dizeklilik yoktur. (örneğin, konik oğuşta bu dizeklilik vardır)[5] Bu yüzden kesili toplumlarda siyasal erk boşluğu ortaya çıkar.

Bazen, kesilenmiş oğuşlar gene soy ilişkilerine göre kurulmuş başka oğuşlara katılırlar. Bunlara tire diyelim (Türkmence, Azeri). Kaşgari (DLT) böyle bir tire oluşumunu anlatıyor: “Oğuz ya da Türkmen boylarının sayısı yirmi iki ya da yirmi dörttür. Bunlar asıl bölüklerdir, onlardan tireler (oymaklar: Kaşgarî) türemiştir” diyor.

1. B. Boy ve Ok

Aileden başlayarak oğuşa ve tireye dek uzanan örgütlenmelerin hepsi kültürel soy yapısının doğal bir sonucuydu. Oysa, toplumların boy ve ok (fedarasyon) düzeylerindeki örgütlenmeleri aralarındaki siyasal birleşmelerden doğar.[6]

Kapağan Kağan’ın varisleri ile Kül Tiğin (Költigin) arasında cereyan eden kanlı olaylar esnasında kağanın kızı olduğundan asla kuşku duyulmayan, Çin’e sığınıp orada ölen prenses Hsienli Bilge’nin (Bombacı 1971) mezartaşına yazılan şu ibare Doğu Türklerinin boy ve ok örgütlenmelerini anlamak bakımından önemlidir.

“(Kapağan Kağan’ın)… soylu kızı A (sh) ihna doğduğu vakit… on iki boy onun güzel yüzünü sevinçle karşıladı”. (Chavannes 1975)

İbareyi tamamlıyorum.

“Otuz boyun soylu kızı hatun A(sh)’ikna…” (Ibid).

Her iki kayıt birlikte okununca, Kapağan Kağan Dönemi’nde Türk çekirdek boylarının sayısının on iki, kurmuş oldukları okunsa otuz boylu olduğu anlaşılır.[7] Bu boyların hepsinin adı Türk ve Uygur yazıtlarında vardır. Sanırım on iki boy ile otuz boylu ok şu boylardan oluşuyordu.[8]

12 Boy = 1 Türk+6 Sir+2 Ediz+1. Töles+1 Tarduş +1 Kıpçak

30 Boy = 12 Türk+9 Oğuz+9 Tatar

745 yılında kağanlık Uygurlar tarafından yıkıldığında Bakır Belig denilen bir mahalde toplaşan Türklerin başlarında kağanları olmadığı halde halâ on iki boy idiler (Bacot 1957). Kaşgari ve Reşüdüdin (Reşidüddin), Oğuz’un onikişer iki okdan (Boz Ok, Üç Ok) bir birlik kurmuş olduğunu söyler. Peçenek ve Kumanların da dörderden sekiz boyları vardı.

1. C. Ashihnalar

Türk türeyiş efsanelerinin her iki çeşitlemesinde ve Türklerin yazılı tarihlerinin ilk dönemlerinde (439: Liumai tsai 1958, I s. 40) Ashihnalar hep varolagelmişlerdir: “Türklerin aile adı Ashihna’dır.” Onların bir uruk mu, bir oğuş mu, yoksa bir boy mu olduklarını kestiremiyoruz. Bilinen tek şey Türklere kağanveren bir etni olduklarıdır. Zorla mı başa geçmişlerdir, yoksa Türkler tarafından davet mi edilmişlerdir? Adları Türkçe değildir. Her ne kadar Çince teleffuzuyla Ashihna olarak yazılmışsa da sineloglar bu adın HintAvrupa asıllı bir ad olduğundan emindirler.

Ama hangi dilde? Kanımca, akla en yakın gelen yorum Kljaştornyj’inkidir (2000: 1977). Ona göre Ashihnalar, bir zamanlar, Batı Türkistan’da Türklere komşu olarak yaşayan bir halka sanlıktır. HotancaSakaca’da Ashihna yeşil ile mavi arası çalan bir renktir ve bu renk Türkçeye “kök” olarak çevrilir. Öyle ise, Kök Türk (Göktürk), Mavi Türkü, o da Ashihna Türk’ü çağrıştırır. Aslında, Sir ve Türk gibi iki ilişkili bir adı imler: “Ashihna ve Türk” belki?

1. D. Kağan

Tarihlerinin başlangıcında Türkleşen Ashihnaların önceleri şad unvanı taşıdıkları anlaşılıyor (NatuluŞad). 1. Türk Kağanlığı’nı kuran Bumin ve İstemi kardeşlerle beraber hükümdarların hepsi kağan unvanını kullanmışlardır. Yani, Türk toplumu boylu bir toplumdan, budunlu (zümre, halk, boyun çoğulu) bir toplum olma sürecine adım atmıştır. Bundan böyle, kağanlığın merkezi (Ütüken Yış) ve çevresinde görevli bütün askerîmülki bürokrasi Ashihnalardan devşirilecektir. Üstelik, unutmayalım, kağanlara kızveren Ashihte boyu da soylu olduğundan bütün Türk bürokrasisi katmerli soylu olarak ünleneceklerdir.

Bu soylu ve buyurgan sınıfın adı Ak Budundur. Şu görevlerle yükümlüdürler. (Ulu) kağan, küçük kağan,[9] hatun, tekin, şad, yabgu, inançu, tarkan, ayguci, çabuş, ilteber, tutuk, alumçi, irkin, çor, şengün, öge ve içerki (saydığım son unvan ya da rütbeler halk içinden çıkan “alp ve erdemli” kişilere verilebilir). Bu unvanların büyük bir kısmı verasetle geçerdi.

Türk kağanları soylu oldukları kadar kutsaldı. Kül Tigin yazıtının girişini okuyalım:

“tengri teg tengride bolmuş türk bilge qağan” (KT, G.1).

Tanrı gibi, Tanrı’dan olmuş Türk Bilge Kağan.

Kağanlar Tanrı gibiydiler, çünkü, bizzat Tanrı kağanlara kut (kutsallık tözü) bahşetmişti. Bundan dolayı da kutsaldılar. Ancak bu kutsallık yalıtılmış bir dinî kişilikle sınırlı değildi. Onlar, aynı zamanda, Tanrı’nın verdiği güç (fiziksel kuvvet) ve ülüg’le de (nasip: bolluk ve verimlilik) donatılmışlardı. Bütün bu hasletlerinden ötürü Türk Kağanları biricik ve kadiri mutlak idiler.

Türk toplumunda kağanın nasıl seçileceğine değin kesin bir kural yoktur. Babadan amcaya, babadan oğula, oğuldan iniye, amcadan yeğene geçişler her vakit olabilir (Divitçioğlu, op.cit). Öyle gözükmektedir ki, hele küçük kağan ile şad ve yabgu seçilişleri tamamen keyfidir. Ayrıca, Çin yıllıklarının ad dizinlerine bir göz atarsak, Ashihnaların sayısının ne kadar şişmiş olduğuna şaşarız. Bu saptamalar Drommp’u (1987) haklı kılar. Türk kağanlık sistemi ve bürokrasi, bir yandan, kuralsızlık karmaşasından, öte yandan, siyasi erk bolluğundan ciddi olarak rahatsızdır. Bu durumun en iyi örneği, II. Türk Kağanlığı (II. Göktürk Kağanlığı) sırasında (716-717) yaşanan olaylardır.

“Kapagan Kağan küçük kardeşi Tousi fou’yu sol kanada, oğlu Mekiu’yu sağ kanada şad atadı… Büyük oğlu Foukiu’yu da küçük kağan yaptı. Bu unvan şadtan büyüktür” (Chavannes 1903, s. 282, not. 5).

“Kapağan Bayurkular tarafından öldürüldükten sonra (716717) Kutluğ Kağan’ın oğlu Kül Tigin, yeğeni küçük Kağan Foukin’yu bütün akraba (Ashihte) ve maiyetiyle birlikte öldürdü. Tahta, ağabeyi Bilge Kağanı getirdi” (Liumai tsai, op.cit, s. 171)

Son olarak şunu ekleyeyim: ak budun içinde aslen kuvvetli olan zümre askerlerdir. Nitekim, Bilge Kağan, Türk halkına hitap ederken ilk elde askerleri öne çıkarıyordu:

“kisre tarduş beyler kül çor başlayu şadpit beyler öngre töles beyler apa tarkan başlayu ulayu şadpit beyler” (BK. G. 1314).

Sonra Tarduş beyleri, Kül Çor’la başlayan, sırayla, şadpit beyler. Doğuda Töles beyleri, Apa Tarkan’la başlayan, sırayla, şadpit beyler.

Tengri’nin savaşçı beylere arka çıksın diye kağanlara “güç” bahşettiğini söylemiştim.

1. E. Kara Budun

Kağan ile askerimülki bürokrasinin oluşturduğu ak budunun karşısında kara budun vardır. Düpedüz halk demektir (Türgiş kara budun, Igil kara budun gibi). Bunlar buyurulan sınıfı oluşturur. Sürüleri güden, ılgarlara ve savaşa katılan, kağana işig küçüg (işgüç) veren onlardır (ilerde): Ancak, göçebehayvancı bir ekonomide iktisadi artık üretilmediğinden, hiç olmazsa, kağanlık topraklarında yaşayan Türk çekirdek boyları için sömürülme olgusu ortaya çıkamaz (dış sömürü ayrı bir sorundur: Divitçioğlu op.cit).

2. Ekonomik Yapı

Göçebehayvancı bir ekonomi, her ekonomi gibi insanların ihtiyaçlarını tatmin edecek ve refahını sağlayacak mekanizmalar geliştirir. Mekanizmalar ya verilmiş kaynakları dağıtır ya da artan yeni kaynakları üleştirir. Armağan değişi (ıdışma), sessiz tranpa ve potlaç birinci kategoriye, yenidenbölüşüm ve ticaret ikinci kategoriye dahildir.[10]

2. A. Armağan Değişi (Idışma)

Kaşgari’de (DLT) armağan ya da yarmağan kelimesiyle çağrışan birçok kelime var: amuç, ertüt, bağış, bıçış, tuzgu gibi. Idışmak ise armağan verişmek demek. Kökü ıd; VIII. yüzyılda kutsal karşılığında kullanılıyordu (Iduk yer ve su, Idük Ötüken gibi). Armağan konusunda dildeki bu zenginlik, igerme yoluyla, kavramın mihveri dolayında bir sistem kuracak kadar yeterlidir.

Idışmak fiili kendi içinde kutsallığı ve tabii bereketi taşır. Böyle olunca, kutsallığın sürdürülebilmesi için; verilen armağan ille de eşdeğeri olan bir armağanla ödüllendirilmelidir. Armağan ödüllendirilmezse ne olur? Singüt olur. “Kan parası” demektir; ölümü çağrıştırır. Kutsallık ve bereket kaçar yerine kötülük gelir.[11] Öyle ise, armağan değişi, sürgit ve aynıkarar devam ettirilmelidir. Mallar mallarla değişmeli, dolaşım süreci sonunda armağan veren de alan da her türlü maldan yararlanıp, ihtiyaçlarını gidermelidir. Dikkat edilirse, bu tür bir mal değişi nesneler arasında değil, kişiler arasında aparılır (Mauss 1950; Firth 1959; Sahlins 1972, Gregory 1982).

2. B. Sessiz Tranpa

XIII. yüzyılda yaşamış olan Avfî’den mealen alıyorum (Şeşen 1985).

“Tüccarlar Karluk ülkesine mal getirdiklerinde onlarla oturup sözlü pazarlık etmezler. Alışverişlerini edimleriyle yaparlar. Önce, her iki taraf getirdikleri malları bir yere yığıp giderler. Diyelim, ilkin Karluk gelir. Tüccarın malını beğenip ondan bir miktar alır ve yanına kendisininkinden kor. Sonra tüccar gelir bakar ki Karluk malından az koymuş, o da malının bir miktarını indirir. Arkasından gene Karluk gelir vs. En sonunda x miktar Karluk malı y miktar tüccar malıyla değiştokuş edilir.”

Tacir değil ama, Karluklar neden böyle bir alışverişi seçmiş olsunlar? “Malın değerindeki Id’ın bozulmaması için.”

2. C. Potlaç [12]

Bazı toplumlarda kaynakları dağıtma mekanizmaları yanında (ya da yerine) onları imha etme geleneği vardır. Beyler biriktirmiş oldukları servetin tümünü, dönemsel olarak, soydaş beyler tarafından tahrip ve imha edilmesi için törenler düzenler. Beylerin hepsi davetlidir, katılmayanlar düşman sayılır… Gelenler bütün malları üleşirler, tüketirler, kırarlar, yakarlar, ta ki her şey yok edilsin. Bu hercümerç arasında potlaç ediminin çatışmaya dönüşmesi pek olasıdır (Malinowski 1933; Mauss 1950; Sahlins 1972). Bu adetin beyler arasındaki rekabetin bir sonucu olduğu anlaşılıyor. Potlaçı hazırlayan bey, kendisinin en zengin ve dolayısıyla en güçlü olduğunu, ihtiyacı olan malların hepsinden kolayca vazgeçebileceğini göstererek, kanıtlamış olur.

Oğuzlar arasında potlaçın bir gelenek olarak sürdürüldüğünü biliyoruz. Dedem Korkut bu çılgın töreni şöyle anlatıyor:

“Kazan üç yılda bir İç Oğuz, Taş Oğuz beylerin cem ederidi. Üç ok, Boz ok yığınak olsa Kağan evin yağmaladurdı. Kazan beyün adeti bu idi ki kaçan evin yağmalatsa helalünün eline alur evinden taşra çıkarıdı. Andan evinde olan esbabını ve malını yağma ederler idi. Gerü Han Kazan evin yağmaladur oldu ama Taş Oğuz beğleri hazır olmayup bile bulunmadı, hemen İçOğuz yağmaladı.

TaşOğuz beylerinden Uruz, Emen ve kalan beğler bunu işiltiler, ayıdtılar ki, ‘Bak bak, şimdiye değin Kazanın evi yağmaladukta hep birle olurduk, şimdi suçumuz nedir ki yağmada bile bulunmadık’ dediler” (Gökyay, s. 145-147).

Oğuz potlacının sadece onlara özgü bir kurum olmadığı, öteki Türk boylarında da uygulandığı şu iki alıntıdan bellidir: “Peçenekler vahşiler gibi birbirlerini yağmalar” (Şeşen 1975: Kazvinî s. 148) ve “Karluklar birbirlerini yağmalar” (Şeşen, ibid, s. 90). Konuyu derinleştirelim.

Moldovya ve Bulgaristan’da yapılan kazılarda içinde insan iskeleti bulunmayan, fakat demir eşyalarla dolu (tarım, demircilik, tahta oyma aletleri, silahlar, at koşumları, süs eşyaları) mezarlar bulunmuştur. Bunlar IXX. yüzyıllarda buralarda yaşamış Bulgar, Avar, Macar, Peçenek boylarının tarkan ve çopanlarına ait idi (Curta 19981999). Demirden aletler bu çukurlarda neden gömmüşlerdi. Herhalde paslanması için değil. Öyle ise neden? Sadece, çok değerli bir maden olan demirin, tarkanların böbürlenme tutkusunu tatmin eden, potlaç törenlerinin nesnesi olduğundan.

2. D. Yeniden Bölüşüm

Türk kağanları yabancı ve tâbi boylardan ya da devletlerden savaşla, anlaşmayla aldıkları vergi, haraç, yağma, talan, çapul adları altındaki dış iktisadi artığı kara buduna üleştirirlerdi (yeniden bölüşüm). Böylece, Tengrinin Türk kağanına bahşettiği ülüğ (nasip) yeryüzüne inmiş olurdu.

Anlaşılacağı gibi yenidenbölüşüm sürecinin iki vechesi vardır; i) yabancılardan ulca, kul ve küng gaspetmek ve; ii) bunları halka üleştirmek. Önce, ulca hakkındaki belge:

“sarıg altunın örüng kümişin gırgağlık gutayın gara kişin kök teyengin türküne budununa gazganu birtim iti birtim” (BK G. 1112).

Sarı altını, ak gümüşü, ipeği, işlemeleri, kara samuru, mavi sincabı (kürklerini) Türküme halkıma kazanıverdim, sağladım.

Şimdi de yenidenbölüşüm hakkındaki belge;

“Türgiş Sulu Kağan… her çarpışmadan sonra elde edilen ulcayı üleştirirdi” (Chavannes op.cit, s. 82).

Bu tür örnekleri Hazar ve Uygurlar için de verebiliriz. Türk toplumunda ulcayı halka üleştirmek tetrilmez bir edim miydi? Yoksa, kara budunun da kağana karşı bazı görevleri var mıydı? Evet, Türk halkı da kağana işig küçüg (“iş güç”~hizmet) vermekle yükümlüydü.

“(Türk kara budun). qaganlığ budun ertim qağanım kanı ne qağanga işig küçüg birür men tir ermiş” (İKT. D. 9).

Türk kara budun kağanlı halk idim kağanım nerede, Ben hangi kağana hizmet vereceğim, dermiş.

Türk kağanıyla kara budun arasında anıtlara yansıyan eşkarşılık kuralı bize buyuranbuyurulan sınıfların her ikisinin de ödünleme/karşıödünleme sorumluluğuyla bütünleştiklerini imliyor: yenidenbölüşüm/işgüç vermek. Bu açıdan bakınca, Türk ve Kırgız Beylerinin mezartaşlarında bulunan şu ibareler anlam kazanıyor. Kırgız beyi mezarından geride kalanlara şöyle sesleniyordu:

“qadaşıma karıma ıdug atıma ayta kara budunuma ayta adrıldım ben” (Vasilyev, Corpus).

Akrabalarıma, karıma, ıduk atıma, söyleyin, kara budunuma söyleyin, ayrıldım ben.

Ne demektir bu yenidenbölüşüm/işgüç verme ilişkisi, nedir bu ölü/diri bütünleşmesi? Bence, kağan ile kara budun arasındaki bu sinbiyoz ancak her iki “sınıfın” birbirlerini sarmalamasıyla kabildir. Peki ama, o vakit “sınıflararası zıtlık” nerede? Kanımca, Orta Çağ Türk toplumunda zıtlaşmayı sınıflararası düzeyde değil, boy ve devlet ilişkileri çerçevesinde aramak gerekir (ilerde).

2. E. Ticaret ve Savaş

Türkler sürgit Çin’e elçiler gönderiyor, onlara at armağan edeceklerini söylüyor, Çin’de bunları sözde Türkler tarafından verilmiş “haraç” olarak kabul edip, atları parayla satın alıyorlardı. Her iki taraf arasında yapılan bu tür bir “gözdağı altında ticaret” Hunlardan beri olağandı.

Türklerin zamanında da Çin ve Türk elçileri buluşur, akınlar düzenlenir ya da düzenlenmez, fakat sonuçta Türkler Çin’e at satar, Çin’de bu atları kendine verilmiş bir haraç olarak kabul edip sineye çekerdi (Escedy 1968; Moses 1976; Izgi 1978; Jagchit & Symon 1989).

“İşbara Kağan döneminde Türkler 582’de üç kez, 583’de bir kez Çin topraklarına saldırdılar (Liumai tsai s. 433). İki yıl sonra Tardu ve Apa Kağanlarla savaşmak üzere Çin’den yardım istediler ve Çin’e haraç (at) verdiler” (Julien 1877).

Türkler sattıkları mal karşılığında (Türkler bazen onbinlerce at getiriyorlardı) genellikle ipek alıyorlardı. İpek ise para demekti. Bu para ile ya Çin’den ya da İpek Yolu tacirlerinden “seçkin malları” alıyorlardı. Örnek vermek üzere bunları zikrediyorum.

“İpek, keten, pamuk, altın, gümüş ya da taşı, yatak takımı, araba, vazo, elbise, sandal ağacı, şarap, içki, yiyecek, lüks eşya, cenaze malzemesi, eğer, sancak ve çalgılarıyla birlikte sazende ve hanendeler” (Liumai tsai op.cit, I. 396).

Böylece, Türklerin Çinliler ile yaptıkları atipek alışverişi, ipekseçkin malları çevrisiyle tükenip gidiyordu.

Ticari çevride soğdak tacirlerinin baş rolü oynadıkları biliniyor.

3. Devlet

V-VII. yüzyıllar arasında Orta Asya Türk toplumunun sosyal ve ekonomik yapılarının incelenmesi bizi, ister istemez, bu makaleyi “devlet” analiziyle bağlamaya zorluyor. Bu amaçla aşağıdaki kısa metni makaleye iliştiriyorum.

Kuşkusuz, daha V. yüzyılın ortalarında Türkler yazılı tarih sahnesine çıkarken devlet kavramını biliyorlardı.[13] Aslen, bir zamanlar Hunlarla beraber yaşamış olan Türklerin soy (Luanti oğuşu) ve az sayıda bürokrat (yirmi dört memur) temeli üzerine kurulmuş Hun devlet aygıtını mutlaka tanımışlardı. Ayrıca, Doğu Türkleri Çin Devleti’yle, Batı Türkleri Sasani Devleti’yle sınırdaştı. Üstelik, Koço, Karaşahr, Turfan gibi kökenleri HintAvrupalı olan Tokhar vaha krallıklarıyla da yakın temas halindeydiler.

Böyle olunca, Türklerin VIVIII. yüzyıllarda kurmuş oldukları I. ve II. Göktürk Kağanlıklarının “dermeçatma devlet” (inchoate state) olduğunu kimse iddia edemeyeceği gibi, gene hiç kimse bu devletin kendi iç yapısından kaynaklanarak (diyelim, boydan ya da başkanlıktan devlete geçiş: Carneiro 1981; Crone 1986) kurulmuş olduğunu ileri süremez. Bu devlet, olsa olsa, ikincil devletdir (secondary state), şu anlamda ki aygıt kurucuları tarafından dışardan öğrenilerek aparılmıştır (Claessen & Skalnik 1981, 1987).

Peki ama devletin ilk kuruluşu nasıl kotarılmıştır? Bu konuda cürretli bir önerme yapmama müsaade edilsin.

Önerme: Türk kesili oğuş yapısı kendi içlerinde/aralarında siyasal erk boşluğu yarattığından bu boşluk şu ya da bu vesileyle Ashihnalar tarafından doldurulmuştur.

II. Göktürk Kağanlığı (682) pek olasıdır ki altısı Türk, altısı Sir (bunlardan biri Ashihna öbürü Ashihte) on iki boydan kurulmuştu. Bunlara sonradan Dokuz Oğuz, Dokuz Tatar katılmıştır. Ama, unutmayalım ki kağanlığın merkezinin (Ötüken Dağı) dışında koskoca bir bölgede çoğu Türk olmak üzere, HintAvrupalı, Mogol, Urallı gibi daha birçok boy yaşamaktadır: Karluk, Türgiş, Kırgız, Çik, Izgil, Uygur, Yır Bayurku, Kurigan, Basmıl vs. Doğrudur, II. Kağanlığın merkezi ve dolayısıyla devlet aygıtı Ötüken’de yerleşmiştir ama çevredekilerin çoğuna ister devletin uyruğu ya da tâbisi denilsin, herbir boy kendi içinde geleneksel oğuş ve boy örgütlenmesi uyarınca yaşıyordu. Varsayalım ki, bu boyların büyük bir kısmı kağanlığa candan bağlı boylardır. Böyle olsa bile, bu durum devlet ile boylar arasında ortaya çıkan şu ikilenmeleri önleyemez: kamu/özel; toplum/devlet; ak budun/kara budun.

Boy Devlet Toplum

İlişkilerin Temeli Akrabalık, Oğuş Buyuran Buyurulan Tabakalaşma Kesili Uruk Ashıhna, Ak Kara Budunlar Kölelik Kulküng (az) Kulküng (az)

VI-VIII yüzyıllar için Türk tarihinden seçilen genel işlevler, belli kategoriler halinde toparlanmış (sosyal, ekonomik, hükümet, kültür), sütunlarda işlevlerin boy ve devlet düzeylerinde ne gibi bir şekil aldıkları belirlenmiştir.[14] Diyelim, ekonomi kategorisinde değiş işlevi boy halinde armağan değişi olarak gözükürken, devlet halinde yenidenbölüşüm olarak karşımıza çıkmaktadır. Böylece, boy ve devlet sistemleri arasında aynı işlevin, farklı bir biçimde uygulandığı gözlemleniyor. Ne var ki, ancak beş işlevde aynı mekanizmaların kullanıldığına tanık oluyoruz.

Makaleyi Khoury & Kostiner (1990)’dan yaptığım şu alıntıyla bitiriyorum: “Boy ve devlet diyalektik bir simbiozdur; katışıp birbirlerine destek olurlar. Ancak, bazen de, birbirlerini yok etmeye bahane ararlar.”

Prof. Dr. Sencer DİVİTÇİOĞLU

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 3 Sayfa: 201-208

Bir Cevap Yazın