IRAK SELÇUKLULARI ORDUSUNDA BULUNAN SÜVARİNİN TEÇHİZATI

1.GİRİŞ

Türkler askeri sitemlerinde kullanmış oldukları silahları modernleştirerek çağının en güçlü ve etkili hale getirilmesini sağlamaları dolayısıyla ateşli silahlar yaygınlaşana kadar en iyi silah ve teçhizatı kullanmıştır. Bu konuda daha evvel çalışmış olan Prof. Dr. M.Feridun EMECEN, Prof. Dr. Salim KOCA, Prof. Dr. Osman TURAN, Prof. Dr. Mehmet Altay KÖYMEN ve Doç. Dr. Erkan GÖKSU’ nun engin deneyim ve tecrübelerinin sonucu elde ettikleri eserleri tetkik edildikten sonra bu çalışma nihayetlendirilmiştir. Çalışmanın  ikinci bölümünde Ok ve Yay ele alınmıştır. Üçüncü bölümde Kılıç konusu incelenmiştir. Dördüncü bölümde Kalkan, Tulga, Zırh araştırılmıştır. Beşinci ve son bölümde ise bütün bu silahların imalatının sağlandığı Zeredhane yani Silahhane kısmı tetkik edilerek, çalışma nihayete erdirilmiştir.

2.İKİNCİ BÖLÜM

         Ok ve Yay

Ok ve yay, Türk tarihinin tüm dönemlerinde önemini muhafaza etmiştir. En güzel örneklerini Devlet-i Aliyye döneminde gördüğümüz bu silahı, Büyük Selçuklular, Türkiye Selçukluları ve Irak Selçukluları devrinde de görmekteyiz. Bu silah Anadolu’yu asırlardır Sasani ve muhtelif İslam devletlerine karşı müdafaa etmeyi başaran Bizans’ın Selçuklu akınları karşısında duramayarak Anadolu’yu Türklere terk etmek zorunda kalmasının  temel sebeplerinden biri de, Türk okçularının mükemmel atışları ve yaylarıdır. [1] Anadolu üzerine 1016-1021 tarihinde ilk akını tertipleyen Çağrı Bey’in komutasında ki Oğuz Türkleriyle karşılaşan Ermeni kuvvetleri bunlara mukavemet gösteremeyerek geri çekilmek durumunda kalmışlardır. Bu kuvvetler hakkında tafsilatlı bilgi veren Süryani St. Efraim bu Türkleri şöyle tarif etmiştir; “Acayip kıyafetleri, uzun saçları, kuvvetli yayları yanında, at üzerinde isabetli atış yapabilen Türk okçuları gerçekten tuhaftılar.” [2]

Akın akın Anadolu içlerine akan Türk harekatı arttıkça, Ermeni Kralı Senacherim’in Türkler karşısında kapıldığı korkuya Bizans Kralı’da katılmıştır. Bu bilgiler dikkate alındığında, Anadolu’nun fethi ve Türk vatanı haline gelmesinde rol oynayan en büyük faktörün, attıkları oklarla kalkan zırh ve demir miğferleri bile delebilen[3] Türk okçuları olduğu söylenebilir. I. Kılıç Arslan, Malatya’yı muhasara ile mesgulken İznik’in Haçlılar tarafından  işgali üzerine burayı kurtarmak için geri dönmüş ve yapılan muharebede (1097) başarılı olamamışsa da Türk ok ve yaylarının vızıltı, çatırtı ve gıcırtıları  Mateos’un ifadesiyle- adeta yeryüzünü kaplamıştır.[4]

  2.1.Yay

Asya yayı, tek parça ağaç yayların aksine, kompozit (reflex) bir yapıya sahiptir. Ağaç yayın iskeletini teşkil etmekle birlikte, kolların iç ve dış yüzleri boynuz ve sinir gibi organik maddelerle kaplanarak yayın  kuvvetini arttırmak amaçlanmıştır. Bu yapı özelliği, yayların ve bu yayın özelliğine göre şekillenen okların daha kısa olmasına imkan vermiştir. Bu ise okun daha uzağa atış imkanı verdiği gibi, bu silahların at sırtında da rahatlıkla kullanılabilmesini sağlamıştır. [5] Orta Asya’dan beri Türklerin “okçu millet” özelliği, İslami dönemde de artarak devam etmiştir. Bunun en güzel göstergesi, İslami dönem Türk kültürünün tarihinin temel kaynakları olan Divani Lugat-it Türk, Kutadgu Bilig ve Dede Korkut Kitabındaki bilgilerden anlaşılmaktadır.[6] T ürk yayları 110-140 cm uzunluğunda, 300-360 gr ağırlığında yapılmıştır. Ağaç, kemik, sinir ve tutkal yay yapımında kullanılan esas maddelerdir. Yapımda kullanılan ağaçların en kıymetlisi akçaağaç ve kızılcık ağacı sürgünleridir. Yayın önemli bir parçası kemik, öküz veya manda boynuzundan yapılırdı. Yaya gerilen ve atış hızı sağlayan sinir ise öküzün, bilek ve dizi arasından çıkartılırdı.

Yay Ağacı: En iyi yay ağacı Gerede’de yetişen Akça ağaçtır. Tutkalı çok fazla emerler. Bu karaağaçların ihtiyâr gövdeleri kesilir, kökten çıkan sürgünler iki bilek kalınlığında olunca yerden 25 santim kadar yukarıdan 13-14 tutam kesilir. Ortadan eşit olarak iki kısma ayrılır. Bir kazandaki soğuk suda üç gün bekletilir. Üç günden sonra kazanın altına ateş yakılarak kaynatılır. Bu kaynama süresi de üç gündür. Sonra ağaçlar çıkarılır. Talaş alevine tutulur. Biraz suyunu çektikten sonra tutkala yatırılır. Ağacın tutkalı iyice emmesi beklenir.Bu işlemden sonra ağaç, kalın tahtalara oyulmuş, iki ucu içine kıvrık kalıplara sıkıştırılır ve urganlarla bağlanır. Asıl i’mâl devri kalıptan çıkarıldıktan sonra başlar. Kurulduktan sonra dış tarafa gelecek kısmına sinir yapıştırılır.Yay ağacı 10 yıl bekletildikten sonra işlemeye alınırdı.

Tutkal: Tutkal yay ağacına elastıkîyet veren bir maddedir. Yayın en mühim maddesini teşkîl eden tutkal, çok titiz hazırlanan bir maddedir. Yay tutkalları bilhassa Gelibolu civârındaki Çakal (Çokal) köyünde yapılır ve bu isimle anılır. Bu tutkal Divan’da ki kayıtlar da “yelim”[7] veya “yaruk”[8] adı verilen balık tutkalıdır. [9]

Sinir: En iyi sinir için, Trakya’da yetişen inek ve öküzlerin ayak bileklerinden diz kapaklarına kadar olan sinirler bir araya toplanır, yıkanır, kurutulur, kaynatılır ve eritilir. Bu erime sinirlerin lif lif ayrılmasını te’mîn eder, Sinir, yayın kurulduktan sonra dış tarafına gelen kısmına i’tinâ ile döşenir.
Bu hesâblar öylesine incedir ki, meselâ puta yaylarına öküz siniri, menzil yaylarına inek siniri döşenir. Bu işlem yaya müthiş bir elastikîyet verir. Bu işe “ya sinğirlemek”[10] denilirdi.

Kemik (Boynuz): Yay kemiği tâbîr edilen boynuz bilhassa mandaların boynuzlarının dış kenarından yapılır. Boynuzun en sert yerleri de kenarlarıdır. Menemen yöresinde yetişen uzun boynuzlu genç öküzlerin boynuzları makbûldür. Boynuzların dış kenarları kökten uca kadar bir kapak hâlinde kesilir. Kazanda kaynatılır. Sonra çam alevinde yumuşatılır ve düzeltilir. Dar tahta kalıplara sıkıştırıldıktan sonra kurutulur, yay tahtasına Çakal tutkalı ile yapıştırılır, üzeri raspa edilirdi.Divan’da bunun ismi ise “Ya bağırlamak”[11] olarak geçmektedir.

Tılsım: Türk yayları ile Avrupa yayları arasında ilk bakışta dikkati pek çekmeyen fakat bilhassa uzun mesâfe atışlarında çok lüzûmlu olan bir özellik vardır. Türk yaylarında kabza çıkıntısı dışa doğrudur. Beden kısmının kasan gezine yakın olan taraflarında hissedilir bir kalınlık vardır. Tanguç (tonguç) başlığı denilen kısım ise bir ayın iki ucu gibi muntazam kıvrılmaz ve içeri doğru eğiktir. Bu iki özellik yüzlerce yıllık denemelerden sonra elde edilmiştir.
Yayın da kılıç gibi incelik ve tılsımları Avrupa’lar tarafından bir türlü keşfedilememiştir.
2.2. Ok

Selçuklu okları yapıldıkları malzeme, şekil ve büyüklüklerine göre ve kullanış amacına göre tekniksel olarak ufak tefek değişiklikler gösterir. Bulunulan ortamın coğrafi özelliklerine göre genellikle Huş, Sedir, Kayın ve Çam ağacından imal edilmektedir. Bu okların ortalama uzunlukları 75-80 cm civarında olup, kalınlıkları 8 mm civarındadır. Asgari olarak en hafif hale getirilen okların ağırlıkları ise 28-32 gram civarındadır.

Ok ve yay’ın, Türk hâkimiyet anlayışı içerisindeki yeri ve bunun Selçuklu Devleti ve cümle Türk devleti tezahürü üzerinde de durmak gerekir. Türk düşüncesinin mitolojik temellerini bulduğumuz Oğuz Kağan Destan’ında Oğuz Kağan, Türklerin kabile teşkilâtında önemli bir rol oynayan “orun” yani siyasî ve içtimaî mevki meselesini muayyen bir kalıba oturtmuş ve “yay”ı metbûluk, “ok”u ise tâbiiyyet sembolü olarak belirlemiştir[12]. Oğuz Kağan Destanında belirlenen bu esaslar, özellikle Oğuz boyları tarafından değişmez bir kaide olarak kabul edildiği gibi, Türk düşünce dünyasında ok ve yaya “kutsallık derecesine varan” bir değer de kazandırmıştır. Oğuz Kağan tarafından belirlenen orun ve hâkimiyet esasları, tarih boyunca varlık gösteren -başta Oğuzlar olmak üzere- bütün Türk şubelerine etki etmiştir.[13] Türklerde belirli bir veraset usulünün olmamasından kaynaklanan taht mücadeleleri ve bu mücadelede mağlup olan tarafın idamı uygulamasında, hanedan azasının kanının dökülmemesi prensibi esastır. Bunun için taht mücadelesini kaybeden hanedan üyeleri, yay kirişiyle boğulmak suretiyle idam edilmişlerdir. 1356 Aynı âdetin Moğollarda da cari olduğu bilinmektedir. İran’da da örneklerine rastlanan bu uygulamayı M. Fuat Köprülü “kutsal kabul edilen hükümdar ailesinin kanının da kutsal addedilmesi”ne bağlar. Halil İnalcık ise bu durumun “ilkel kavimlerde görülen kan tabusu” ‘yla ilişkisine dikkat çeker. Jean-Paul Roux’a göre de “Türkler için kanın çok değerli olup, her ne kadar savaşta kan dökerek ölmeyi yiğitlik olarak algılasalar da kendi kanlarının akıtılmasından endişelendiklerini, kendi akrabalarının kanlarının akıtılmasından ise nefret ettiklerini” söylemektedir.[14] Bazı kaynaklarda emirlerin de boynu vurulmak suretiyle yani kan dökülerek öldürülmesinin “rüsvalık” olduğu zikredilmektedir.[15]

 

3.ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

         3.1.Kılıç

Kılıç Türklerin ok ve yaydan sonra kullandıkları en mühim silahtır. Divan’da ve Kutadgu Bilig’de de tarif edilen kılıcın farklı dillerde ki tercümesi ise; Farsça “tîğ” ve “şemşîr ((,&5 ش)”; Arapça “seyf” ve “hüsâm” gibi adlarla da zikredilmiştir. [16] T ürk kültür tarihi üzerine derin ve kıymetli araştırmalar yapan Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Orta Asya kurganlarında ele geçirilen kalıntılar üzerine hazırladığı çalışmasında Türklere özgü ve “kılinj” şeklinde telaffuz edilen bir kılıç tipi olduğunu ortaya koymuştur. [17] Ona göre, Orta zaman Türk devletlerinin beka ve yayılısında büyük bir rol oynayan ve sonradan Japonya’ya da yayılan Türk kılıcının menşei Altay’dır. Zira Uzak ve Yakın Doğu kültürlerinde bu kılıcın gelişmiş veya iptidai bir sekline rastlanamamıştır. Buna karşılık Hunların ve atalarının yaşadıkları Ordos civarında bulunmuş çok eski Ordos bronz satırları, Türk kılıcının protipleri olabilir. Klasik Türk kılıcının prototipi sayılan en eski eğri kılıçlar, Altaylar’daki MÖ. II-I. yüzyıllara tarihlenen Kudırge ve Katanda kurganlarından çıkmıştır. Bu tür kılıçların son örnekleri ise Türklerin İslam dinine girdikleri Karahanlılar’ın kuruluş ve yükseliş dönemlerine ait olduğu tahmin edilen Srotski kurganında bulunmuştur.[18]

Ortaçağ İslam âleminde meşhur olan Türk kılıçlarının genel olarak kabzaya yakın kısmının düz, uca yakın kısmının ise hafif kavisli olduğu görülmektedir. Eğri kılıcın en büyük özelliği, darbe esnasında bütün gücün uca yakın kısımdaki kaviste toplanması, böylece kılıcının kesici gücünün yüksek olmasıdır. [19] Diğer bir fark ise düz kılıçların iki, eğri kılıçların ise bir tarafının keskin olmasıdır. Eğri kılıçlarda, ağır ve kullanımı daha çok bilek gücüne dayanan düz kılıçların aksine bileğin hareketi önem kazanır. Dolayısıyla bu tür kılıcı kullanmak özel bir talim ve ustalık ister. Şu halde bu tür kılıçların hem yapımı hem de kullanımı kendine has bir mahareti gerektirmektedir. Türklerin bu kılıçlarla şöhret bulması da yapım ve kullanım  konusundaki başarılarının bir göstergesidir.[20] Divanü Lügat-it Türk’te de kılıçla ilgili bir çok kayıt mevcuttur. Ancak bu kayıtlar kılıcın teknik özellikleri hakkında bize detaylı bilgi vermemektedir.

 

4.DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

                   4.1.Kalkan

Kalkan, ok, kargı, mızrak, kılıç ve benzeri silahlara karsı vücudu ve zırhı korumak için elde tutulan bir savunma silahıdır.[21] Savaş zamanı dışında omuzda veya atların terkisinde taşındığı, savaş zamanında ise bileğe geçirilen ipi sayesinde elde tutulduğu bilinmektedir. Bu ip kalkanın vücuda mümkün olduğu kadar yakın olması için kısa düğümlenmektedir.[22] Selçuklu ordusunda da kalkan diğer adıyla “siper-ger” denilen kalkan yapım ustalarının olduğu bilinmektedir. [23] Yine bu döneme ait minyatürlerde, bir elinde kılıç diğer elinde kalkan bulunan süvariler resmedilmiştir. Bu kalkanlar Avrupa kalkanlarına nazaran yuvarlak biçimdedir. Ortaçağ Müslüman Türk dünyasında her memleketin, kendine özgü kalkan şekilleri olduğu bilinmektedir. Kaynaklarda Türkler tarafından kullanılan Frenk, Gürcü ve Gil (Gilan) siperlerinden bahsedilmektedir ki bunların her birinin kendine özgü yağı, teknik ve şekil özellikleri olmalıdır.1518 Bunların dışında Tibet, Lemtiye, Sam, Irak ve Gırnata kalkanlarından da söz edilmekle beraber bu kalkanlarının özellikleri hakkında bilgi verilmemektedir.[24]

Türklerin kalkanları bulundukları ortamın coğrafi durumuna göre demirden, bakırdan, fil ve gergedan kabuğundan, hasırdan, söğüt dalından, kamıştan, ipten ve yapacakları ile göre yuvarlak, dikdörtgen, göbekli veya düz olarak yapılmıştır. Irak Selçuklularında ise üzerine bir çok süs ve işlemlerin yapıldığı kalkanların, iki yanına deri kaplandığı ve daha hafif  buna bağlı olarak da küçük olduğu bilinmektedir.  Divan’da verilen bilgilerden “kalkan/kalkanğ” ‘ın o dönemde de aynı adı taşıdığını görmekteyiz. [25] Sadece savaşta düşmandan sakınmak için kullanılan her türlü alete “tura kalkan”, bir kimsenin kalkanı kendisine siper yapmasına ise “kalkan yapınmak” denildiğine dair kayıtlar mevcuttur.[26]

        4.2.  Tulga

Miğfer (tulga/tugulga), savaşçının basını korumak için giydiği demir başlık olup bazı yazarlara göre Orta Asya ve İran kültür bölgesine ait bir teçhizâttır.[27] Selçuklular döneminde miğferin yoğun olarak kullanıldığına dair bir çok kaynak mevcuttur. [28] Döneme ait minyatürlerde ve tas kabartmalarda değişik çeşitli tip,motif ve renklere (yeşil, mavi, kırmızı) sahip birçok tulga örnekleri mevcuttur. Bu tasvirlerde Orta Asya Türklerinin kullandıkları tolgalarla paralellik gösteren tepesi yuvarlak, kulaklıklı tolgalar; tepesi basık ve küçük bir yuvarlağı olan tolgalar; tepesi sivri kulaklıklı tolgalar ve tepesi sivri, tek veya çift boynuzlu tolgalar dikkat çekmektedir. Bunların enseyi koruyan siperlikleri de vardır. Bazen baslıkların altına giyilen ve omuzlara inen bir zincir örgü başlıklar da görülür. Figürlerden birinde savaşçılardan biri yeşil kanatlı tolga ile bir diğeri ise altın yaldızlı ve boyundan bağlanan tolgası resmedilmiştir. Bazı minyatürlerde Hunlardan itibaren Türk süvarilerinde görülen sorguçlu (beçkem/berçem) miğferler vardır. Bunların dışında savaşçının sadece gözleri görünecek şekilde yüzünü örten miğferlerin  de kullanıldığı görülmektedir.[29]

 

                 4.3.  Zırh

Eski Türkçe’de “yarık” olarak ifade edilen zırhın, atlı göçebeler tarafından özellikle ilk devirlerde pek kullanılmadığı düşüncesi tamamen yanlıştır. Fakat bu düşüncenin yanlışlığını Orta Asya kurganlarından çıkan buluntular ve dönemin minyatürleri göstermektedir. Bunun bir örneği ise; Süleyman Şâh ile Tutuş arasında yapılan ve Süleyman Şâh’ın ölümüyle neticelenen savaş sonunda savaşçılar, ölülerin eşyalarını aldıkları sırada, yakut ve çok değerli ve nefis altınlarla işlenmiş bir zırh ele geçirmişler ve bunu, Tutuş’a iletmişler, bunun üzerine Tutuş, o zırhı yanına getirtmiş ve “Bu, hükümdarlardan alınan zırha benziyor” diyerek hemen zırhın alındığı yere gitmiş ve zırhın sahibini görünce, onun Süleyman Şâh olduğunu söylemiştir.[30] Türk zırhları genel olarak maden veya deriden yapılmaktadır. Kumaş veya deri üzerine[31] dikilen bu küçük deri parçaları birbirlerine sık ve yakındır.

 

5.BEŞİNCİ BÖLÜM

                 5.1  Zeredhane

Irak Selçukluları, Büyük Selçuklular, Gazneli, Harezmşah, Eyyubi ve Memlük devletlerinde silahhaneye zeredhane/zerradhane denilirdi.[32] Başta başkent olmak üzere Selçuklular’ın belli başlı kale ve akın bölgelerinde zeredhaneler bulunmaktadır. Sultanların şahsi silahlarının bulunduğu zeredhaneye “zeredhane-i hass” veya “zeredhaney-i saltanat” denilirdi.[33] Zeredhanelerde ok, yay,kılıç, mızrak vs. hafif silahların yanında mancınık ve kuşatma aletleri saklanırdı. Zeredhanelerin yapımına büyük kıymet verilirdi. Serleşkeler ve kutvaller, görev yaptıkları bölgede mevcut bulunan zeredhaneyi gözlemek ve her zaman savaşa hazır bulundurmakla vazifeliydiler.[34] Sefer durumunda savaşa katılanlara kendi silahları haricinde zeredhaneden de silah temin edilirdi. Türk devlet geleneği olarak savaşı kaybeden ordunun silahları alınarak zeredhaneye gönderilir. Burada bir kısmı orjinal haliyle saklanan silahların kalan kısmı yeniden eritilip dövülerek Türk silahı haline getirilirdi. Zaman zaman hapishane görevi de gören zeredhanelerin ordu ve devlet için önemi büyüktür.

 

6.BÖLÜM SONUÇ

Kurulduğu andan itibaren batı yönünde genişleme siyaseti izleyen Büyük Selçuklu Devleti, Tuğrul Bey’den başlamak üzere Alparslan ve Melikşah dönemlerinde İran’ın batısından Mısır sınırlarına, Kafkaslar’dan Arap Yarımadası’na kadar yayılarak bu alandaki hedeflerinin büyük bir kısmını gerçekleştirdi. Bu büyük gelişmeler Sultan Melikşah’ın 1092’deki ölümü ile birlikte sona erdi ve devlet kendisini büyük bir iktidar mücadelesi içerisinde buldu. On yılı aşkın bir süre devam eden savaşlar sonucu batı yönündeki fetihler durduğu gibi, bir noktada buradaki topraklar da kaderine terk edildi. Sultan Mehmet Tapar’ın devleti derleyip, toparlama çalışmaları büyük ölçüde başarılı olmasına rağmen bu siyaset değişmedi. Bu hükümdarın 18 Nisan 1118 tarihinde vefat etmesinden sonra yerine henüz 14 yaşında olan büyük oğlu Mahmud geçti. Mehmet Tapar’ın hepsi de küçük yaşlarda olan Mesud, Tuğrul, Süleymanşah ve Selçukşah adlarında dört oğlu daha bulunmaktaydı.
Sultan Mahmud’un yaşının küçüklüğünü fırsat bilen Selçuklu devlet adamları, kısa sürede onu saray eğlencelerine ve bunun sonucunda oluşan müsrifçe harcamalara alıştırdılar. Sultan Mehmet Tapar’ın, Melikşah’ın ölümünden sonra yaşanan dağınıklığı derleyip, toparlamaya başladığı sıradaki ölümü, bu çalışmaların yarım kalmasına sebep olmuş ve oğlu Mahmud, çevresindeki devlet adamlarının yönlendirmesiyle bütün olumlu gelişmeleri bir anda tersine çevirmişti. Merkezi otoritenin sarsılması sonucu Irak’ta isyanlar çıktı. Bağdad şahneliğine getirilip, sonra azledilen Aksungur Porsukî, Hille Mezyedî Emîri Dubeys b. Sadaka, Melik Mesud ve Melik Tuğrul isyan ettiler; sükûnet zorlukla sağlanabildi.Bu kötü gidiş Mahmud’un amcası ve devletin doğu taraflarının yöneticisi konumundaki Melik Sancar’ın olaya müdahale etmesine sebep oldu. Sancar, 11 Ağustos 1119 tarihinde Sâve’de yeğeninin ordusunu yenilgiye uğratmayı başardı. Bundan sonra Büyük Selçuklu Devleti tahtına oturan Sultan Sancar, eskiden olduğu gibi doğudaki ülkeleri yönetirken, oğlu olmadığı için kızı ile evlendirerek kendisine damat yaptığı yeğeni Mahmud’u, Rey şehri sınır olmak üzere, imparatorluğun Irak-ı Acem’den Akdeniz’e kadar uzanan bütün batı topraklarında hükümdar yaptı. Böylece, doğuda İran’ın batısından, batıda Suriye içlerine, kuzeyde Kafkasya’da Gürcistan sınırından, güneyde Arap Yarımadası’nın içlerine kadar uzanan geniş topraklarda Büyük Selçuklu Devleti’ne tâbi, Hemedân merkezli Irak Selçuklu Devleti ortaya çıkıyor ve bu durum buralarda okunan hutbelerle resmi hale getiriliyordu (Nisan 1120). Bütün Türk devletlerinde bulunduğu gibi, Irak Selçukluların’da da ordu büyük bir önem teşkil ediyordu. Kullanılan silahların çeşitliliği, özellikleri bakımından devrinde ismini tarihe yazdırmayı başaran bu Türk devletinin ömrü çok uzun olmamakla birlikte yapılan başarılı akınlar neticesinde tarihte hak ettiği yeri almıştır.

KAYNAKÇA

         Kaynaklar

Ahmed bin Mahmûd, Selçuknâme, I-II., (Yay. Erdogan Merçil), Terc. 1001

Temel Eser, İstanbul 1977

Anna Komnena, Alexiad, (Çev. Bilge Umar), İstanbul 1996

 

Anonim Selçuknâme, (Târîh-i Âl-i Selçûk der Anadolu), Anadolu

Selçukluları Devleti Tarihi III, (Nesr ve çev. Feridun Nafiz Uzluk), Ankara,

1952

Cüveynî (Ata Melik Alâü’d-dîn b. Bahâü’d-dîn Muhammed b. Semsü’d-dîn-

Cüveynî), Târîh-i Cihângüsâ-yı Cüveynî, I-III, (Nesr. Muhammed b.

Abdu’l-Vahhâb Kazvinî), Leyden 1912, 1916, 1324., (Türkçe terc., Mürsel

Öztürk), Kültür Bak. Yay., (3 cilt birlestirilmis İkinci Baskı), Ankara 1999

el-Hüseynî (Sadru’d-dîn Ebu’l-Hasan Ali _bn Nâsır Ali el-Hüseynî), Ahbârü’d-

Devleti’s-Selçûkiyye, (Türkçe terc., Necati Lügal), TTK Yay., Ankara

1999

Ioannes Kinnamos, Historia (1118-1176), (Yay. Haz. Işın Demirkent), TTK

Yay., Ankara 2001

İbn Bîbî, Târîh-i Âl-i Selçuk, Muhtasar Selçuknâme, (Yay. M. Th. Houtsma),

Leiden 1902., (Türkçe terc. M. Nuri Gençosman, Anadolu Selçukî Devleti

Tarihi, Anadolu Selçukîleri Gününde Tarih Bitikleri I, Ankara 1941.)

Kaşgarlı Mahmud, Dîvânu Lügâti’t-Türk Tercümesi, (Çev. Besim Atalay), IIV,

TDK Yay., Ankara 1988.

Nizâmü’l-mülk, Siyerü’l-Mülûk (Siyâsetnâne), (Be ihtimâm Hubert Darke),

Tahran 2535 (1976).; (Türkçe terc., Mehmet Altay Köymen), Ankara 1982.)

Oğuz Kağan Destanı, (Haz. W. Bang ve R. Rahmeti) İstanbul Üniversitesi

Edebiyat Fakültesi Türk Dili Semineri Nesriyatından, İstanbul 1936

Süryanî Patrik Mihail’in Vekâyinâmesi (1042-1195), II, (Türkçe terc., Hrand

  1. Andreasyan), Ankara 1944. (TTK Kütüp. No:44’de yayınlanmamış

tercüme)

Urfalı Mateos Vekayi-namesi (952-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli (1136-

1162), (Türkçe terc. Hrant D. Andreasyan, Notlar: Edouard Dulaurer-Halil

Yinanç), TTT Yay., Ankara 2000.

Yûsuf Has Hacib, Kutadgu Bilig I Metin, (Haz. Resit Rahmeti Arat), TDK

Yay., İstanbul 1947; (Kutadgu Bilig II Tecüme, (Haz. Resit Rahmeti Arat),

TTK Yay., Ankara 1959.

            Telif Eserler

Arslan, Mahmut; “Eski Türk Devlet Anlayısı ve Çifte Hükümdarlık Meselesi”,

Tarih Metodolojisi ve Türk Tarihinin Meseleleri Kolokyumu, Elazığ,

1990

Atsız, “Türk Kara Ordusu Ne Zaman Kuruldu?”, Makaleler, I, İstanbul 1992.,

 

Barkan, Ömer Lütfi; “Feodal Düzen ve Osmanlı Tımarı”, Türkiye’de Toprak

Meselesi, Toplu Eserler I, İstanbul 1980

Bastav, Serif, “Eski Türklerde Harp Taktigi”, Makaleler, III, (Yay. Haz. E.

Semih Yalçın-Emine Erdogan), Berikan Yay., Ankara 2005

Bozkurt, Nebi; “Kılıç”, DİA, XXV, Ankara 2002

Campbell, Brian; The Roman Army, 31 BC-AD 337: A Sourcebook,

(Routledge Press), New York 1994

Cahen, Claude; Türklerin Anadolu’ya ilk Girişi, (Terc. Yasar Yücel-

Bahâü’d-dîn Yediyıldız), Ankara 1992

Ergüç, Arslan; “Dede Korkut Kitabında Silah: Silah Çeşitleri ve Silahla İlgili

Sözler Lügâtçesi”, Türk Kültürü, Yıl.IV, Sayı.46, Ağustos 1966

Gökalp, Cevdet; Kaynaklara Göre Orta Asya’nın Önemli Ticarî ve Askerî

Yolları (MS.552-999), Ankara 1973

Göksu,Erkan, Türk Kültüründe Silah, Ötüken Yayınları, Ankara, 2013

Göksu, Erkan, Türkiye Selçuklularında Ordu, TTK, Ankara, 2010

Kafesoglu, İbrahim; Türk Millî Kültürü, İstanbul 1998

Merçil, Erdoğan, Türkiye Selçuklularında Meslekler, TTK, Ankara, 2000

Ögel, Bahaeddin; Türk Kültür Tarihine Giris, V, VI, VII, Ankara, 1991

Ögel, Baheddin, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi I, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1981

Ögel, Bahaeddin; Türklerde Devlet Anlayısı, Ankara, 1982

Pipes, Daniel; Slave Soldiers and Islam, The Genesis of a Military System,

London 1981

Sümer, Faruk, Türklerde Atçılık ve Binicilik, İstanbul 1983

Taneri, Aydın; Osmanlı Kara ve Deniz Kuvvetleri (Kuruluş Devri), Ankara

1981

Turan, Osman; Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, Ötüken Yay., İstanbul 1993

 

Turan, Osman; Selçuklular ve İslâmiyet, Ötüken Yay., İstanbul, 1998

Urban, William; The Teutonic Knights: A Military History, London:

Greenhill Books, 2003

Váczy, Péter; “Hunlar Avrupa’da”, Attila ve Hunları, (Ed.Gyula Németh,Tercüme Eden. Şerif Baştav), DTCF Yay., Ankara 1982. Berikan Yay., Ankara 2005

 

            Makaleler

 

Ali Sevim, “İbnü’l-Adîm’in Zübdetü’l-Haleb Min Tarihi Haleb Adlı Eserindeki Selçuklularla İlgili Bilgiler”

Anatolia”, Speculum, XXXIX (1964), s.96-108. Speculum, XXXIX/1 (Jan. 1964)

Ay, Resul, “XIII.-XIV. Yüzyıl Anadolu’sunda Kentsel Yönetim ve Kent

Bahaeddin Ögel, “Türk Kılıcının Menşei ve Tekamülü”, DTCF, VI/5,(1948),

Kaegi, Walter Emil; “The Contribution of Archery to the Turkish Conquest of

Osman Turan, “Eski Türklerde Okun Hukukî Bir Sembol Olarak Kullanılması”, Belleten, IX/35 (Temmuz 1945)

Toplumunda Otorite İlişkileri”, Tarih Araştırmaları Dergisi, XX/32, (2002)

[1] Walter Emil Kaegi, “The Contribution of Archery to the Turkish Conquest of Anatolia”,

Speculum, XXXIX/1 (Jan. 1964), s.96-97.

[2] Serif Bastav, “Attila ve Hunları”, Makaleler, I, (Yay. Haz. E. Semih Yalçın-Emine Erdogan),

Berikan Yay., Ankara 2005, s.408

[3] Niketas Khoniates, Historia, s.136

[4] Urfalı Mateos, Vekaniyame, s.190

[5] Erkan Göksu, Türk Kültüründe Silah, Ötüken Yayınları, Ankara, 2013, s.61

[6] Göksu, age, s.69

[7] DLT(Divan-ı Lugati-t Türk), III/20.70.99.108

[8] DLT, III/20

[9] Göksu, age, s.70

[10] DLT, III/407,409

[11] DLT, III,/331

[12] Erkan Göksu, Türkiye Selçuklularında Ordu, TTK, Ankara, 2010, s.298-299

[13] Osman Turan, “Eski Türklerde Okun Hukukî Bir Sembol Olarak Kullanılması”, Belleten, IX/35

(Temmuz 1945), s.305-306.

[14] Jean-Paul Roux, Altay Türklerinde Ölüm, (Çev. Aykut Kazancığıl), İstanbul 1999., s.75.

[15] Erkan Göksu, Türkiye Selçuklularında Ordu, s.306-307

[16] Erkan Göksu, Türkiye Selçuklularında Ordu, s.310

[17] Bahaeddin Ögel, “Türk Kılıcının Menşei ve Tekamülü”, DTCF, VI/5,(1948), S.431-460

[18] Ögel, a.g.m., s.431 vd.; Aynı yazar, İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, s.61, 159, 301 ve

muhtelif yerler; Nebi Bozkurt, “Kılıç”, s.406.

[19] Gumilëv, Hazar Çevresinde Bin Yıl, s.113.; aynı yazar, Muhayyel Hükümdarlığın İzinde,

(Çev. Ahsen Batur), İstanbul 2002., s.51.

[20] Erkan Göksu, Türkiye Selçuklularında Ordu, s.311

[21] İbni Mühennâ Lûgati, s.36.; Pakalın, II., s.151.

[22] Erkan Göksu, Türkiye Selçuklularında Ordu, s.322

[23] Erdoğan Merçil, Türkiye Selçuklularında Meslekler, TTK, Ankara, 2000, s.160

[24] Erkan Göksu, Türkiye Selçuklularında Ordu, s.333

[25] DLT.I/441; III/386

[26] DLT,III/82

[27] Bahaeddin Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi I, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1981,

s.111.

[28] İbn Bîbî, s.98, 108, 109, 238, 313, 330, 448 ve muhtelif yerler.

[29] Erkan Göksu, Türk Kültüründe Silah, s.103

[30] Ali Sevim, “İbnü’l-Adîm’in Zübdetü’l-Haleb Min Tarihi Haleb Adlı Eserindeki Selçuklularla ilgili

Bilgiler”, s.658.

[31] Erkan Göksu, Türk Kültüründe Silah, s.98

[32] Hasan Enverî, s.143. (Zeredhâne’ye “silâhhane”, “hazânetü’s-silâh” gibi isimler de verilmistir (el-

Kalkasandî, III, 547; IV, 11; V, 221.)

[33] Erkan Göksu, Türkiye Selçuklularında Ordu, s.360

[34] İbn Bîbî, s.148-149. (Eyyûbîler (Kusçu, a.g.t., s.210.) ve Memlûkler döneminde de (Tekindag,

a.g.e., s.130, 157, 159.; Çetin, a.g.t., s.267)

Bir Cevap Yazın