Eski Türklerde Evlenme Gelenekleri

Kadın ve erkek insan türünün devamını sağlayan, hayatlarını bütünleştirerek bir araya gelen iki ayrı cinsi oluştururlar. İnsan toplumlarının en ilkelinden en modernine kadar tarihin hemen her aşamasında evlenmenin, her zaman ve her yerde yaygın bir toplumsal ve kişisel davranış olduğu görülür. Evlenme gerçekten de, bireysel olduğu kadar, tüm toplumu ilgilendiren bir olgu özelliğine de sahiptir.  Eski Türklerde Evlenme Gelenekleri

Evlilik bir anlamda ailenin meşruluğu olarak kabul edilir. Gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun, hemen her toplumda ailenin temel unsuru olarak evlilik görülmektedir. Bu temel unsur karşılıklı anlayış ilkesine dayanır. Evlilikte uyum, beklenen ve arzu edilen bir durumdur. Ne var ki, beklenmeyen durumlarda ortaya çıkan sorun ve zorluklar bazen bu uyumu bozmakta ve yeni başka sorunlara neden olabilmektedir. Sorunlar, aile yapısını ve birliğini temelden sarsacak bir boyut kazandığında ise boşanma, kaçınılmaz bir durum olarak ortaya çıkmaktadır. Boşanma evlilik bağının sona erdiğini gösteren hukuki bir kavram olmanın ötesinde toplumsal anlama da sahiptir.

Her toplumun olduğu gibi Türklerin de bir yazısız hukuk dönemi vardır. Yasa koyan hukuk adamının çıkışına kadar, hukuki işler bir takım adetler ve geleneklerce düzenlenir. Yakutlarda, Kırgızlarda, Orta Asya Türk aşiretlerinde bugün Batı ve Doğu Türkistan da aynı durum görülmektedir. Genel olarak bu geleneklere bakıldığında, kadına oldukça iyi bir statü verilmiştir. Nişanlılıkta, erkeğin kadına verdiği kalın ve evlenme boşanma meselelerinde demokratik esaslar görülür.[1]

Çalışma çerçevesinde, eski Türklerde düğün ve başlık geleneği, boşanma, aile de kadınerkek (anababa) ilişkileri ele alınacaktır Ayrıca, İslâmiyet’in kabulü ile Türk ailesinde meydana gelen değişmeler ile ilgili görüşlere kısaca yer verilecektir.

A. Evlenme Gelenekleri

Tarih öncesinde evlilik ilişkilerinin nasıl düzenlendiği hususu net olarak bilinmemektedir. Bilinen, bugünkü biçimiyle ailenin ve baba ailesinin ataerkillikle birlikte ortaya çıktığıdır. İnsanoğlunun evliliği konusunda başta sosyologlar ve antropologlar olmak üzere birçok sosyal bilimci görüş belirtmişlerdir. Farklı evlilik biçimleri üzerinde durmuşlardır.[2] Bu farklılıklar, bir yandan kültürler arası çeşitliliklere işaret ederken, diğer yandan da evliliğinde diğer toplumsal kurumlar gibi zamanla değişime uğraması anlamına gelmektedir.

‘Grup içi evlilik’ (endogamy), ‘grup dışı evlilik’ (exogamy), ‘tek eşli evlilik’ (monogamy), ‘çok eşli evlilik’ (poligamy), ‘çok kadınla evlilik’ (polygny), ‘çok erkekle evlilik’ (polyandry), ‘yenge evliliği’ (levirat), ‘baldız evliliği’ (sorarat) bu farklı evlilik türlerine örnek biçimlerdir.

Farklı tanımlamalara ve sınıflandırmalara karşın, toplumlar kimin kiminle, kaç eşle ve hangi koşullar altında evlenebileceğine dair bir takım kurallar oluşturmuşlardır. Çok değişik uygulamalar olmakla birlikte evlilik, esas itibariyle toplum tarafından onanan kadın ve erkek, ya da kadınlar ve erkekler arasında meydana gelen bir ilişki türünü karakterize etmektedir. İlişkinin belli kalıplar içinde gerçekleşmesi de evliliğin sosyal bir kurum olarak ele alınıp incelenmesini olanak vermektedir.[3]

Evliliğin sosyolojik tanımlanması yanında, hukuki, dini, antropolojik, psikolojik ve ekonomik yanları ile de tanımlamak mümkündür. Sonuç olarak evlilik birbirlerini seven, birbirleri ile bir ömür bir arada yaşamayı göze alan iki insanın birlikteliklerinin zihinlerde ve toplum gözünde resmileşmesidir. Ailenin genel geçer tanımında evliliğe dayandığı söylenmektedir. Her aile türünün kendine özgü evlenme biçimleri vardır. Bu nedenle kız isteme, söz kesme, nişan, nikah ve düğün adetlerinin sosyolojide büyük önemi bulunmaktadır.

Eski Türklerde evlenme gelenekleri konusunda araştırmacıların farklı şeyler söylediğini görmekteyiz. Bu konuda referans olarak kabul görenlerden biri daha önce sözünü ettiğimiz Grenard’dır. Grenard’ın Türkistan’da evlenme törenleri konusundaki görüşleri özetle şöyledir;[4] Erkek, dostlarıyla beraber kız babasının evine gider. Kızın babası, gelenleri kapıda karşılar. Kendilerine misafir ekmeğini verdikten sonra delikanlının boynuna bir yazma sarar. Bu yazma, otoritenin artık babadan delikanlıya geçtiğine alamettir. Bundan sonra bir fincan tuzlu su getirilir. Bu tuzlu su içinde ıslanmış ekmeği nişanlılar yerler, kız baba evinden çıkar. Atlı bir alay, musiki ile, güveyin evine gider. Gelinle onun tarafından olanlar ağlarlar, sızlarlar. Delikanlı tarafı da teselli edici şarkılar söylerler.

Güvey tarafı, yalancıktan bir kız kaçırma hareketi yapar. Kız tarafı karşı koyar. Güveyin boynundaki yazmaya almak isterler. Güvey yazmayı vermemek için, bedel olarak herkese ayrı ayrı paralar verir (Düğünlerde para serpmek adeti buradan kalmış olsa gerektir). Alay erkek evinin eşiğine gelince, ev eşiği mukaddes olduğu için, genç kız eşiğe basamaz. Bir keçe içine konarak, el üstünde kapıdan içeri sokulur.

İçeride yanan ocak ateşinin yanına giderler (Roma’da bu ateş, aile atası mabudun ateşidir. Türklerde, aile koruyucusu perinin ateşidir) Genç kızın perisi ile erkeğin perisi birdenbire barışmayacağı için, kız ve delikanlı, üç gün ayrı dururlar. Kız, çadırın bir köşesinde gizli kalır. Üç gün sonra yüz açılma merasimi yapılır. Türklerde “yüz görümlüğü” adı ile hediye verilmesi bu gelenekten kalmadır.

Gökalp’e göre düğün adetleri evliliğin bir takım gereksiz, anlamsız törenlerden ibaret değildir. Düğün adetleri evlilikle o kadar sıkı bir bağa sahiptir ki, evliliğin çeşitli biçimlerini, bağlı bulunduğu düğün gelenekleriyle ayırt edebiliriz derken, düğün gelenekleri açısından toplumları beşe ayırmaktadır.[5] Bu ayrımı yaparken, bir anlamda düğün geleneklerinin toplum türlerine göre gösterdiği değişimi de ele almıştır.

Türköne’ye göre, ilk dönem klan ekzogamisi (dıştan evlenme) şimdilik bir yana bırakılırsa, ataerkil kabile ve aşiret dönemlerinde, evliliklerin kız kaçırma suretiyle olduğu görülmektedir. Kabile federasyonu (il) aşamasında eski ekzogami daireleri devam etmesine rağmen, toplumun genişlemesi dolayısıyla, kabileler arası evlilikler, endogamik evlilikler olarak yorumlanabilir.[6] Nitekim Gökalp, Türklerin, il aşamasında evliliği endogamik olduğunu belirtir ve endogamiyi kadınerkek eşitliğinin temeli sayar.[7]

Egzogamik evliliğin sadece totemizm döneminde geçerli olduğunu belirten Gökalp, eski Türklerin bu dönemi çoktan geçtiklerini, Naturizme ulaştıklarını, il aşamasında zevcenin ‘il’den olması şart olduğunu söylemektedir. Böylece kabileaşiret dönemlerini atlayarak hemen il aşamasına ve endogamiye geçmektedir. Ona göre zevcenin ‘il’den yani zevcin akrabasından bulunması, onu hukukça yükseltecek bir nedendi. Çünkü eski kavimlerde, her toplum kendisini diğerlerinden daha yüksek ve asil addederdi. Evlilik, asalette birbirine eşit olan iki bireyin birleşmesi demek olduğundan, ancak iki tarafı aynı il’den olan bir evlilik, ‘Türk Töresi’ne uygun olurdu. Kısacası, o zaman, ‘dıştan evlilik’ kuralının geçerli olması gerektiğini söylüyor.[8]

Ataerkil ailenin temelini oluşturan dıştan evlilik ve kız kaçırma geleneği, Türklerde uzun süre, bazı yerlerde günümüze kadar devam etmiştir. Bu adetlerin kalktığı yerlerde izleri görülür.[9] İnan’a göre Türklerde dıştan evliliğin, daha çok belli iki boyun birbirlerinden kız alıp vermesi biçiminde olduğu, yani iki boy, aralarında karşılıklı kızlarını değiştirmektedir.[10] Altay ve Yenisey boylarında dıştan evlilik hâlâ yürürlüktedir.

Bugünkü Altaylılarda her kabile birkaç yüz nüfustan ibaret olmasına rağmen, hiçbir kabile kendi dahilinde evlenmez.[11] İnan’a göre eski dönemlerde evlenme yasağı daha çok geniş bir alana yayılmıştı. Bu dönemlerde evlilikler kız kaçırma ve yağma yoluyla olmuştur. Yakut ve Altay Türkleri arasında son zamanlara kadar evlenme, ancak kız kaçırma ile meşru sayılmıştır. Altay Türklerinde bugün de, evlenmeler kız ve erkek taraflar arasında anlaşmayla yapıldığı halde, erkek kendi soyunun yiğitleriyle beraber giderek kız kaçırır.[12]

Türkdoğan’a göre Türkler aracılar yoluyla evlenme geleneğine sahiptiler. Bu modelde kadının yeri çok önemlidir. Ona göre Türklerde toplumun çekirdeği aileden oluşur. Bu da ana, baba, oğul ve torunlardan ibarettir: Evlenip giden kızlar ile onların çocukları, aileden sayılmazlardı. Görülüyor ki, Türk aile düzeni, adeta bir ‘aile sigortası’ halinde kurulmuştur.[13] Eski Türklerde, babadan sonra aileyi anne temsil ederdi. Bunun için annenin yeri, babanın diğer akrabalarından ileri olurdu.

Babanın mirası anneye değerdi. Çocukların vasisi o idi. Türk tarihinde kadınların hükümdarın naibi olabilmeleri veya devlet içinde büyük söz sahibi olmaları da bundan ileri geliyordu.[14] Türkdoğan’a göre bekaret anlayışı Türklerde, İslamiyet’ten önce de vardı. Türkler bakire kız için, ‘kapaklığ’ yani kapalı kız diyorlardı. Eski Türklerde evin sahibi kadındı. Bundan dolayı, ev kadını için en yaygın söz ‘evci’ idi. Göktürklerde ‘eş’ derlerdi.[15]

Eski Türklerde çok karılılık konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Bunlardan birisine göre; eski Türklerde çok karılılık bulunduğunu gösteren hiçbir etnografik araştırma bulunmamaktadır. Müslüman Kırgızlarda, Doğu Türkistan Türklerinde mevcut olan çok karılılık ise Araplarda ve Acemlerde görülen çok karılılık olmayıp büsbütün başkadır ve Türklere has bir adet halini almıştır. Grenard, iki veya daha çok karılı olmak isteyen erkeklere Doğu Türkistan Mollalarının istemeyerek izin verdiklerini, ikinci veya üçüncü eşlerin ilk eşin bulunduğu kentten başka bir yerde oturması gerektiğine işaret ediyor.

Boşanmaya gelince bu, örf ve adetlerce son derece fena karşılanmaktadır. Cengiz Yasası’na göre boşanmanın erkek aleyhine ölüm cezası ile karşılandığı göz önüne alınacak ve yasanın Türk adetlerini kanun haline soktuğu düşünülecek olursa erkeği kadın karşısında ne kadar saygılı bir konuma getirdiği anlaşılır.[16]

Bir diğer görüşe göre ise; eski Türklerde çok eşlilik (poligami) mevcut, hatta oldukça yaygındı. Bazı kaynaklarda çok eşliliğin sadece Hanlara özgü olduğu, bazı kaynaklarda ise hiç olmadığı iddia edilir ki, bu doğru değildir. Çünkü, kadın sayısı fazladır ve yakınlarının dullarla evlenmesi şartı vardır.[17]Kaynaklar yaygın olmasa da çokeşliliğin (poligami) varlığından söz etmektedir.

Tukyu menkabesinde hükümdar Tukyu’nun on zevcesi vardır.[18] Henüz Müslüman olamamış Hazar Türkleri hakanları, saraylarında daima yirmi beş kadın bulundururlardı. Bunlar, kimi rıza ile, kimi zorla alınmış komşu hükümdarın kızlarıdır. Ayrıca, odalık olarak altmış güzel cariye bulundurulurdu. Her kadının ayrı bir çadırı ve hadım bir muhafızı vardır. Hakan bunlardan birisini istediği zaman muhafıza haber gönderir, muhafız cariyeyi hakana getirip, çadırın önünde beklerdi.[19]

‘Harem’ usulünün, henüz Müslüman olmamış Türklerde görülmesi, bu usulün İslami etkilerle ortaya çıktığı, Selçuklu ve Osmanlı saray ve konaklarına ait olduğu yolundaki genel kanaat karşısında oldukça dikkat çekicidir.[20] Buna karşın eski Türklerde ‘harem’ yoktur diyen Sevinç, genellikle, tek kadınla evlenilirdi demektedir.[21]

Kısacası tek eşlilik iddiasına rağmen Gökalp, reislerin fütühatla zengin olduktan sonra tek zevceyle yetinemeyip esirlerden, teb’aları olan oymaklardan güzel eşler edinmeye başladıklarını, bunlara ‘kuma’ adının verildiğini, hakan, ilhan ve prenslerin il haricinden evlenmeyi adet edindiklerini, bunlara Çin prensi ise ‘konçuy’, değilse ‘kuma’ dendiğini ifade etmektedir.[22] Gökalp’e göre, töre bu tür evliliği yasal kabul etmediği için, eski Türkler, ikinci kadına kuma adını vermişlerdir, hatun dememişlerdir. Gerçektenden de kuma hatundan çok farklı idi. Kuma bir eş gibi değil, hatunun kız kardeşi gibi, yakını gibi aileye katılıyordu. Kendi çocukları, kumaya teyze diye hitap ederlerdi.

Anne diye hitap etmezlerdi. Bu unvan yalnız evin sahibine yani, gerçek kadına verilebilirdi. Kumaların çocukları, babalarının servetinden pay alamazlardı. Onlara yaşayabilmeleri için, doyacak kadar servet verilirdi. Bir hakanın oğlu kumadan doğmuşsa, babasının yerine geçemezdi. Hakanın oğlunun, hakan olması için anasının mutlaka hatun olması şarttı.[23] Evin içinde en itibarlı yer ilk kadınındı. En çok o sayılır, onun sözü dinlenirdi.[24] Çin’den alınan prenseslerle Konçuylar hukuk bakımından kumadan yüksek, hatunlardan aşağı idiler. Tıpkı Kumaların çocukları gibi, Konçuyların çocuklarının da hakan olma hakkı yoktu.[25]

Bazı kaynaklarda bir evlilik türü olarak ‘levirat’tan söz etmektedir. Çin Kaynaklarında yer alan VI. yüzyıla ait iki büyük metinde Türklerdeki levirat evliliğine işaret etmektedir. Türkdoğan’ın J. Paul Raux’dan aktardığına göre, “bir babanın, bir ağabeyin ya da bir amcanın ölümünden sonra, oğul, küçük kardeş ya da yeğen, onların dulları ve kız kardeşleriyle evlenirler.[26] Levirat geleneği, ailenin bölünmemesi, kocası ölen kadınların ve çocuklarının güvenliği gibi nedenlerle bağlanmaya çalışılmaktaysa da, esasta, kadının mal kabul edilmesiyle alakalıdır. Ailenin bedelini ödediği gelin, aile malı sayılmaktadır.[27] İnan’da Kırgız ve KazakKırgızlarda yenge ile kayınbirader arasındaki ilişkilerden söz etmektedir.[28]

Sevinç ise levirat konusunda, W. Eberhard’dan hareket ederek; “eski Türklerde ölen erkek kardeşin dul kalan zevcesi ile, yine dul kalan çocuksuz üvey anne ile evlenme şeklinin (Leviratus) mevcut olduğunu yazmaktadır”.[29] Ona göre Eski Türklerde ölen kardeşin dul karısı ile evlenme geleneği vardı ve hatta bu gelenek günümüze kadar devam edegelen çok eski bir gelenekti. Ancak dul kalan üvey anne ile evlenme konusunda, Çin kaynaklarını dolayısıyla Eberhard’ı doğrulayan herhangi bir belge hiç kimse tarafından tespit edilmemiştir. İhtimalen Çin kaynaklarında bu konudaki tek belge, Çin asıllı Türk vezirin Çin elçisine verdiği meşhur cevaptır.

Bilindiği gibi, dul üvey anne ve yengelerle evlenmeyi ahlaksızlıkla niteleyen Çin elçisine, Çin asıllı Hun veziri şu cevabı vermiştir: “Babaları ve kardeşleri öldüğü zaman onlardan kalan dulları, hemen yanlarına alırlar. Çünkü onlar, kendi soylarından birinin böyle gidip kaybolmasına tahammül edemezler. Hunlarda böyle karışık akraba evlenmelerinin bulunmasına rağmen, onlar aile bütünlüğüne ve bu bütünlüğün bozulmamasına dikkat ederler”.[30] Bu konudaki tartışmalar bitmiş değil, ama en azından eski Türklerde levirat evliliğin varlığı inkar edilemez.

B. Eski Türklerde Ana Baba Olgusu

Aile en dar anlamıyla anne, baba ve çocuklardan oluşmuş, sosyal nitelikli bir kurumdur. O halde ailenin temelinde anne, baba ve çocuklar vardır. Bir çatı altında bulunan bu insanların gerek aile içindeki konumları ve gerekse birbirleri ile olan birebir ilişkileri önem arz etmektedir. Bir toplumsal örgüt kabul edilen ailede, aile içinde bulunan kişilerin bireysel konumları kadar, birbirlerine karşı ilişkileri, ailenin bireyleri tanımlama biçimleri, aile içindeki hiyerarşiyi ve düzeni anlama bakımından önemli kabul edilmektedir. Bu bölümde eldeki verilerden hareketle Eski Türklerde ‘anne ve baba’ olgusunun genel bir değerlendirmesi yapılacaktır.

1. Anne: Baba’ya ‘kang’ diyen eski Türkler anneye de ‘ög’ demektedir. Bugünkü ‘ögsüz’ (öksüz) de buradan gelmektedir.[31] Kültigin, Kitabelerde Gök Türk Devleti’nin kuruluşunu anlatırken; “Türük bodun yok bolmazun tiyin, bodun bolçun tiyin kangım İlteriş Kaganıg, ögüm İlbilge Katunug Tengri töpüsinte tutup yügerü kötürmüş…” (Türk milleti yok olmasın diye, babam İlTeriş Kağan ile annem İlBilge Hatun’u Tanrı tepelerinden tutmuş ve insanoğullarının üstüne çıkarmış[32] diyordu. İlk defa Altay Dağları’nın kuzeylerinde bulunan Göktürk yazılarıyla yazılmış Kemçik Yazıtı’nda görülen anne (ög) sözü, Uygur çağında da ‘ög’ (anne) biçimindedir. Örneğin; ‘öglüg’ anneli, ‘ögsüz’ annesiz) anlamındadır.[33]

Diğer yandan Divanu Ligati’t Türk’te ‘ana’ ‘apa’ olarak yer alırken, diğer Türk lehçelerinde şu biçimdedir: Kıpçak: ’ana’, Altayca: ‘ene’, Çağatayca: ‘aça’, Kaçar: ‘ene’, Kazan: ‘eni’, Kırgız: ‘ene’, ve ‘apa’, Hebet: ‘ene’, Sagay: ‘’ene’, ‘şor’, Telcüt: ‘ene’, Çuvaş: ‘ama’ ve ‘an’ne’dir.[34] Uygurlarda ‘anaata’, anababa sözleri çok yaygındı.[35]

Türk hukuk anlayışına göre, babadan sonra aileyi anne temsil ederdi. Bundan dolayı ananın yeri, babanın diğer akrabalarından ileridir. Babanın mirası anneye değerdi. Çocukların vasisi de o idi. Türk tarihinde kadınların, hükümdarların ‘nâibi’ olabilmeleri veya devlet içinde söz sahibi olmaları da, bundan ileri geliyordu.[36] Aile içi ilişkilerde kadının birden fazla rolü vardır (annelik, eşlik, gelinlik, yengelik, eltilik vs.). Türk kültüründe kadına verilen değerden dolayı ‘anababa’, ‘karıkoca’ denirken, anne babadan önce söylenirdi. Göktürk çağında da anne sözü babadan önce kullanılıyordu: ‘annenin öğüdünü al, babanın da sözünü dinle’ veya ‘annesi babası sevinir’ gibi deyişlerde anne hep önce söyleniyordu. Bir Uygur yazısında ise ‘anne ve babanın gönlünü oğlu ve kızı alamaz’ deniyordu.[37]

Anneyi öne alan bu gelenek, Dede Korkut Hikayelerinde de daha anlamlı olarak ‘anaata’ ve ‘kadın anabeğ baba’ şeklinde görülmektedir. Buradaki ‘kadın’ tanıtması (beğlik gibi) ananın bir unvanıdır. Kadınlık burada anneyi yüceltmek için söylenmiştir. Yine Göktürk Yazıtlarında anne, ‘ögüm hatun’ (annem hatun) şeklinde, hatun unvanıyla birlikte anılmaktadır.[38]

Bu konudaki örnekleri çoğaltmak mümkün. Buradan anladığımız, eski Türklerde kadına verilen statü son derece yüksek ve bir anlamda erkekle eşit düzeyde. Nezaket çerçevesinde çok yerde kadına ait sıfatlar erkeğe ait olandan önde kullanılmaktadır.

Gökalp Cumhuriyet döneminde kadının yeri nedir ve ne olmalı sorusuna cevap ararken, eski Türklerde kadını araştırmayla işe başlar. Ona göre eski Türkler feminist idiler. Hukukça erkekle kadın birbirine eşit sayılmakta idi. Toplantılarda kadınla erkek tesettüre ait bir kayıtla kayıtlanmazlardı. Emirnameler ‘Hakan ve hatun emrediyor ki… diye başlardı[39] ve yine eski kavimler arasında hiçbir kavim Türkler kadar kadın cinsine hukuk vermemiş, hürmet göstermemişlerdir.[40] Gökalp’in eski Türklerde kadınerkek eşitliği konusunda, bir başka ifadesi ise şöyledir: Eski Türkler, erkeği ‘sağ’, sınıfına, kadını ‘sol’ sınıfına koymakla, kadın ile erkeği birbirine karşı ‘tabu’ olmak şöyle dursun, birbirine gerekli ve tamamlayıcısıdır. Bu nedenle gerek siyasi, gerek iktisadi ve bedii işlerde birlikte çalışmaları gerekirdi demektedir.[41]

Dede Korkut Hikayeleri tüm diğer destanlar gibi erkeklerin kahramanlıkları üzerine kurulmuştur. Destanlarda kadınlar kahramanların anneleri, eşleri veya nişanlıları, sevgilileri olarak yer alır. Dede Korkut’un kadınları da böyledir. Hikayelerin giriş bölümünde aile bireylerinin taşımaları gereken özellikler öz olarak verilmiştir. Dede Korkut’ta bazen kendileri de cesur ve güçlü birer kahraman olan kadınlara, ‘sevgilieş’ ve özellikle ‘ana’ olarak yakınları tarafından büyük değer verdiği görülür.[42]Göçebe Oğuz toplumunda kadın, özellikle ana olarak saygın bir konumdadır.

Kız çocuğunun eğitimi annenin üzerinedir. Hikayelerin giriş bölümünde ayrıca kadın tiplerini sınıfladığı görülür. Evin dayağı, solduran sop, dolduran top, bayağı kadın ismini verdiği dört tip kadından söz eder.[43] Evin dayağı adını verdiği en olumlu Türk kadın tipidir. Bu tip, yabandan bir misafir gelse onu ağırlayan, doyuran, kocasının adını kötü çıkarmayan kadındır. Bunun tam tersi de ‘bayağı kadın’dır. Bu tip sürekli kocasını mahcup eder, cimrilik yapar, nankördür. ‘Solduran sop’ tipindeki kadın, tıka basa yemek yer, yine açlıktan şikayet eder ve kocasından bir türlü memnun kalmaz. Yeni kocaya varmak düşüncesi devamlı zihnini meşgul eder. ‘Dolduran top’ kendi ilgisizliği sonucu evine gelen zararları önleyemedikleri için komşularına sitem eder. ‘Komşu hakkı Tanrı hakkıdır’ sözünü de bu sitemine mazeret olarak kullanır.

Buradan da anlaşılacağı üzere Dede Korkut’un hikayelerinde idealize ettiği kadın ‘evin dayağı’ olan kadındır ve o, misafirperver, kocasını misafir yanında mahcup etmez, cömerttir, evin sahibidir, kocasının şerefini korur, dedi kodu yapmaz, nankör değildir, kocası ile uyum içindedir, gözü dışarıda değildir.[44]

Diğer bir ifade ile Dede Korkut’ta kadın, Kutadgu Bilig’de açık bir şekilde yer alan ve Divanü Lügati’t Türk’te ip uçlarıyla ulaşılan hain, korkak, şehvet düşkünü ve aldatıp yaltaklanan kadın imajından çok uzaktır. Burada kadınlar savaşçı ve avcıkahraman erkeğe göre yine ikinci planda, onun koruması altındadır ama, iffetli, sadık, bağlayıcı rol oynarlar. Sık sık onların fikrine başvurulduğu görülür.[45]Türköne’nin de vurguladığı gibi, göçebe fetih ve yağma düzeninde, savaşçı, sürü sahibi ve avcı kahraman erkekler, sürekli hareket halindedirler. Bu yüzden öfke ve duygularıyla, anlık tepkileriyle hareket eden bir kişiliğe sahiptirler.

Dede Korkut’taki kahramanların genellikle böyle oldukları görülmektedir. Kadınlar ise, onlara akılfikir veren, yol gösteren, yatıştıran, aile üyeleri arasında sağlam bağların oluşmasını sağlayan kişiler olarak görünürler.[46]

Destanda kadınların statüsü yüksektir. Birden fazla evliliğe, bir işaret olsun yoktur. Her bir kahramanın bir kadını vardır. Dirse Han, evladı olmadığından dolayı karısına çok darılıyor (bu ayıp senin mi benim mi? diyor). İkinci kadınla evlenmek fikri aklına gelmiyor. Dede Korkut Destanı, Oğuz Kağan Destanı’nın bir devamı olarak, İslâm geleneğini yansıtmasına karşılık, Dirse Han’ın tek kadınla yaşaması, hâlâ destanda eski Türk töresinin canlılığını koruduğunu bize göstermektedir.[47]

2. Baba: Türkler eskiden babaya, ‘kang’ derlerdi.[48] Göktürk Kitabelerinde Kültigin Babası İlteriş Kagan’ın devleti kuruşunu anlatırken, ‘kangım kagan yiti yegirimi erin taşıkmış taşra’ (babam kağan on yedi adamla baş kaldırmış) diyor.[49] Aynı babanın oğullarına ‘kanğdaş’[50], üvey kardeşler için ise, ‘kanğsık’ deniyordu.[51] XI. yüzyıldan sonra Türkler, babaya ‘ata’ demeye başladılar. Eski Türkler de bugün bizim anababa söyleyişimiz gibi, anayı öne alarak ‘ög ve kang’ diyorlardı.[52] Yine Güler’in belirttiğine göre Anadolu’da babaya; ‘ece’, ‘izi’, ‘ede’, ‘eye’ de denilmektedir. Bu Anadolu sözleri de en eski Türklerdeki ‘eşi’, ‘içi’, ‘ige’ gibi deyişlerden başka bir şey değildir. Bu ifadeler daha çok ‘evin büyüğü ve sahibi’ için söylenirdi. Evin büyüğü için bazı Türkler ise ‘ot ağası’ yani ‘ateş ve ocağın ağası, sahibi’ demişlerdir.[53]

Anababaya saygı eski Türklerde olduğu gibi[54], Selçuklar çağında da çok kuvvetliydi. Mesela, oğul Ayas, Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ın verdiği altın kesesini almak için, babasının yanına dizlerinin üstünde gidiyordu.[55] ‘Baba hakkı’ yani ‘atalık’, Türklerde sonsuz bir hak değildi. Mete ve Oğuz Kağan, töreye karşı geldikleri için babalarını bile öldürüyorlardı. Baba oğlunu evlendirmek zorunda idi. Baba bu vazifesini yerine getiremez ise oğlan ‘kalın’ veya ‘başlık’ parasını zorla babasından alabilirdi. Halk ve beyler bunu normal karşılardı.[56]

Buradan anlaşıldığı kadarı ile babanın aile içinde önemli bir ağırlığı olmakla birlikte; töreye, konulmuş kurallara uygun davranmadığı zaman, bu hakkını kolayca kaybedebilmektedir. Baba kuralların devamını sağlayan konumdan, kuralları ihlal etme noktasına geldiğinde hem aile bireylerinden hem de kamudan tepki görebilmektedir. Baba otoritesi sonsuz değildir.

Oğuz’da erkek önce yiğittir, merttir, kahramandır.[57] Çevresi düşmanla çevrili olan bir toplum için bu nitelikler elbette önde olacaktır. Erkek çoğu zaman savaşta ve avdadır. Erkeğin yaşamının önemli bir kısmı dışarıda olduğu için, evin işleri kadının üzerindedir. O nedenle ‘evin dayağı’ tipi kadına ihtiyaç olacaktır. Hikayelerin bir çoğunda bu konular işlenmektedir. Bunlardan ‘Dirse Han Oğlu Boğaç Han’ hikayesinde, erkeğin toplum içindeki yerini ve sorumluluklarını gösteren bir çok anekdot bulunmaktadır. Hikayede topluma ve kadınlara karşı yanlış yapan kim olursa olsun isterse Han oğlu olsun, yaptığının cezasını çekeceği ana fikir olarak işlenmektedir. Bir yiğit kim olursa olsun Oğuz ilinde kıza, kadına dokunamaz, yaşlı kimselere hakaret edemez. Babasından izinsiz ava çıkamaz, sarhoşluk mazeretiyle kötü işlere kalkışamaz.[58]

C. Başlık Geleneği

‘Kalın’ vermek, Fransız sosyolog G. Richard’ın kabul ettiği gibi, bazı ilkel topluluklarda erkeğin kadını satın alması anlamında değildir. Araplarda görülen ‘mehr’in vasıflarını taşımaktan ziyade Cermenlerde mevcut olan ‘sabah hediyesimorgengabe’ne benzer. Gerçekten sosyologlar yalnız eski Araplardaki değil, İslâm hukukundaki evlenmenin de bir çeşit ticaret sözleşmesi sayıldığını kabul ediyorlar. Fakat ‘kalın’ bugünkü haliyle sadece kadın karşısında erkeklik onurunun korunması için de bir gerekçedir. Değeri azlığında ya da çokluğunda değil, yalnız bir hediye olmasında aranmalıdır.[59]

Evlenme günümüzde olduğu gibi eski Türklerde de toplumsal bir görevdi. Bekarlık ayıp sayılırdı: Evlenecek delikanlı, kız tarafına ‘kalın’ vermek mecburiyetinde idi. ‘Kalın, kalıng, kalım’ biçiminde tüm Türk lehçelerinde rastlanan bu olgu, karşılıklı bir sözleşmeydi yeni evlenenlerin yaşamlarını düzenlemeleri için yapılan bir yardımdı. Kadın eğer boşanıp baba evine giderse, kalın olarak verilen mal iade edilirdi.[60] İslâm hukukundaki mehire karşılık olan kalına karşı kız tarafı da ‘çeyiz’ getirirdi. Kalın geleneği, koca büyük bir maddi zarara uğrayacağı için kadını boşamasını engeller, kadının getirdiği çeyizden dolayı aile mülkünün ortağı olduğu için huzur içinde bulunurdu.[61]

İnan, başlık adetinin, kız kaçırma geleneğine karşı geliştirilmiş bir adet olduğunu söylemektedir. Kız kaçırma sistemine dayalı evliliklerin devamlı huzursuzluğa yol açması yüzünden, zaman içinde anlaşma yoluna gidildiği söylenmektedir. Kalın (başlık) adeti, bu anlaşma sırasında doğmuş olmalıdır. Bugün çeşitli yerlerde görülen evliliklerde kız kaçırma taklidi yapılması, eski kız kaçırma yolu ile evliliklerin sembolik bir devamıdır. Bu suretle kız tarafı, aslında bunu isteyerek yapmadığını göstermiş olmakta; erkek de ödenen bedele rağmen, yiğitliğini, fizik gücünü vurgulamakta ve kızı bileğinin hakkı ile kazandığını ifade etmektedir.[62]

İnan anlaşmanın ‘kalın’ ödemek suretiyle olduğunu belirtmektedir. Kırgızlar ve Başkurtlar ‘kalın’ yerine ‘süyek satımı’ derler. Süyek, kemik demektir. Süyek satımı boydan birinin, yabancı bir boya satılmasını ifade eder, eski dönemlerde kalın malının boyun ortak malı sayıldığını, boy üyeleri tarafından ortaklaşa ödendiği gibi, alan boyun üyeleri arasında paylaştığını anlatmaktadır.[63]

Türkdoğan’a göre kalın ve başlık Türk ailesinin temel sigortasıdır.[64] Ancak, kalın, başlık değildir. Kalın, babanın oğullara, evlenme ‘pay’dır; başlık ise evlenme sırasında kız ailesine verilen bir hediye görünüşündedir. Baba malından kızlara bir pay düşüyorsa bu da kızın çeyizidir.[65] Ona göre kalın, bir süt hakkı, bir hibedir. Göktürk Yazıtlarında, ‘kız’ sözünün başka bir karşılığı da ‘pahalı’ demekti. ‘Süt hakkı’, ‘kemik hakkı’, ‘ana bezi’, ‘bacı yolu’ gibi anlamlara gelen kalın, kızların oğlan evinde basılıp, köle haline gelmemeleri içindi.[66]

Görülüyor ki kalın, tarihi süreklilik kodunu belirleyen bir aile pekiştirici teminat akçesidir Kalınsız kız verme geleneğine yine anıtlarda rastlıyoruz. Bu da, eski Türklerde, öldürülen bir kişinin ailesine karşılık olarak kalınsız bir kız verildiği de görülmektedir. Ayrıca, karşılıksız dünür olma (kız değiştokuş etme) durumlarında da kalın ödenmezdi. Yiğitler, aralarında anlaşırken, bazen birbirine kız kardeşlerini vereceklerine daire söz verirlerdi. Karşılıklı dünür olma adeti en çok Kırgızlarda yaygındır.[67]

Oğuzlarda, evlenecek kişi, birisinin kızını, kız kardeşini veya velayeti altında olan bir kadını, bir miktar Harezm kumaşı karşılığında ister; başlığı veliye verdikten sonra, kızı alıp çadırına götürürdü. Başlık, deve veya başka hayvan da olabilirdi. Kutluklarda ise evlenen erkek, tüm malını başlık olarak verdiği gibi, kızın velisine de bir sene hizmet ederdi. Bu yüzden Kutluklarda çok eşlilik görülmez. Kutluklarda kocası ölen kadın bir daha evlenmez. Boşanma yoktur. Kutluklarda hükümdarın dahi çok kadınla evlenmesi yasaktır. Özet olarak eski Türk gelenekleri içinde yaygın biçimde bir başlık olgusu bulunmaktadır.[68]

Günümüze kadar ulaşan eski bir Türk geleneği olan ‘kalın’, bilinen tarihlerden bu yana bir ‘düğün geleneği’ olarak varlığını sürdürmüştür. Bazı araştırmacılar ‘kalın’ ve ‘başlığın’ benzer ya da farklı olduğu hususunda da tartışmalar mevcuttur.

D. Boşanma

Boşanma,“yasal olarak kurulmuş bir evlilik ilişkisinin yine yasal biçimde ortadan kaldırılması”[69]olarak tanımlanabileceği gibi, “evlilik kurumunun bir taraf veya iki taraf kararı ile çözülmesi”[70]biçiminde de tanımlanmaktadır. Diğer yandan boşanma “bağların oldukça kesin olarak kopması olup, başarı sağlayamamış olmanın doğurduğu çeşitli üzüntüler ve pişmanlıkların duyulduğu bir durum”[71]olarak da algılanmaktadır.

Boşanma da, evlilik kadar eski bir olgudur. Babil döneminde (M.Ö. 2500-2300) Hammurabi Kanunlarında evlenme sözleşmesine boşanma hakkı konulabiliyordu. Roma ve Yunan uygarlıklarında boşanmanın var olduğunu ve bunun da toplumun geleneklerine ve mevcut yasalarına göre sınırlandırıldığı görülür. Fakat, Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyanlığı kabul etmesiyle kilise serbest boşanma sistemine müdahale etmiştir. Eski Türk ve eski Cermen hukuklarında ve hatta Roma hukukunda ilk dönemlerinde boşanmanın sadece erkeğe verilen bir hak olarak yer aldığı görüldüğü gibi, öte yandan eski Franklarda ve eski Romalılarda, kimi koşullara uyarak, bazı tür evlenmelerde eşlerden her ikisine de boşanma hakkı tanınmıştı.[72]

Eski Çin’de kadın erkek varis doğuramaz, hırsızlık ve zina yapar ve kocasını ihmal ederse, kocası tarafından boşanabilirdi. Koca, karısından rahatlıkla boşanmasına rağmen, bu durum kadın için söz konusu değildi. Halbuki eski Türklerde bu hak her iki taraf için söz konusu idi.[73]

Ögel, eski Türklerde kalın yancağı için, aile üyelerinin buna karşı çıktığını ve bu yüzden boşanma olayının görülmediğini söylemekte ve geçen yüzyılın Türk illerinde gezen araştırmacılar, kadının şikayet hakkında bile söz etmişlerdi. Vardığı erkek sakat veya iktidarsız çıkarsa, kadın şikayetçi olur ve kalın ödeyerek ayrılabilirdi demektedir.[74] Bilindiği gibi, İslâm hukukuna göre, kocasıyla geçinemeyen veya Ögel’in belirttiği türden nedenlerle, kadın, boşanma hakkına sahiptir.

Eski Türklerde, öldürülen bir kişinin ailesine karşılık olarak kalınsız bir kız verildiği de görülmektedir. Ayrıca, karşılıksız dünür olma (kız değiştokuş etme) durumlarında da kalın ödenmezdi. Yiğitler, aralarında anlaşırken, bazen birbirine kız kardeşlerini vereceklerine daire söz verirlerdi. Karşılıklı dünür olma adeti en çok Kırgızlar’da yaygındır.[75]

Genç, ‘XI. Yüzyılda Türklerde Evlenme’ isimli makalesinde Dede Korkut Destanlarında, Divanü Lügati’t Türk ve Kutadgu Bilig’de bugün Anadolu’da hâlâ yaşayan birçok geleneğin var olduğuna işaret etmiştir.[76] Görücüler başlığı altında tanımlanan, Sawçı (sözcüelçi), Yorığçı (hısımlar, akrabalar ve dünürler arasında gidip gelen adam), arkaçı (evlenme zamanında dünürler arasında gelip giden adam), başlık, nişan, çeyiz, düğün, sağdıçlar, nikah, gelinin eve gelişinde yapılan işlemler, boşanma konuları ayrıntılı olarak ele alınmıştır.

Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lügati’t Türk’ünde boşanma ile ilgili şu ifadeler var: Evlilik hayatının doğal tezahürlerinden olarak bazı hallerde kadın ile kocası arasında geçimsizlik olmakta, bu gibi durumlar sonucunda boşanmalar da meydana gelmekte idi (er kissi birle tek tek boldu: koca, karısı ile geçimsizliğe düştü, ol işler boş: o kadın boştur, boşanmıştır.[77] Kadının boşanmasına bugünde olduğu gibi boşanma (boşama, boşatma) denildiği anlaşılmaktadır. Genç, bu fiilin Divan’ın bir çok yerinde boşanma biçiminden çok, boşama ve boşatma şeklinde kaydedilmesi, boşamanın erkek tarafından yapıldığını, yani belki de tek taraflı bir iş olduğunu hatırlatmaktadır ki, bunu kuvvetlendirecek kayıtlar da mevcut olduğuna işaret etmektedir.[78]

Kaşgarlı, yine boşanma ile ilgili olarak ‘baş yolmak’ ifadesini de kaydetmiş. “Uragut başın yoldı= kadın başını kurtardı, mihrinden ve başka şeylerden vazgeçerek kocasından ayrıldı”.[79] Genç bu ifade edilişte, ayrılma ile boşanmak suretiyle ayrılmak arasında fark olduğunu, birinde erkeğin kadını boşadığını, ikincisinde ise kadının bazı haklarından vazgeçerek erkeği boşanmaya razı ettiği görüşündedir. Kaşgarlı bu hususu bir başka kaydında şu biçimde açıklamakta; ‘uragut yolundı= kadın kocasına para vererek boşandı.[80] Buradan da anlaşılacağı üzere, kadın, memnun kalmadığı kocasından ayrılmayı arzulamasına rağmen kocasının bu işe rıza göstermemesi halinde, ya bir takım haklardan vazgeçmekte, ya da üste para vermek suretiyle onu bu işe razı etmektedir.

Sonuç olarak denilebilir ki; aile de egemenlik erkekte ve boşanma konusunda onun mutlaka rıza göstermesi gerekmektedir. Kadın için ancak birçok fedakarlıkta bulunma sonucu kocasını ikna etme durumu var. Boşanmaların nedeni konusunda fazla bilgi yok. Bu konuda Kaşgarlı’nın ‘tul’ kelimesinin açıklanması dolayısıyla kaydettiği bir atasözü kısmen de olsa ipucu vermektedir. Buna göre “yavlak tılığ beğden kerü yalnğus tul yeğ= kötü dilli, yani kendisine söven bir kocası bulunmaktansa yalnız başına yaşayan bir dul olmak daha iyidir”.[81] Genç’in aktarımlarına baktığımızda, dul kadınların da yeniden evlenme hakkına sahip bulundukları, bunun dışında, günümüzde olduğu gibi, çocuk sahibi olamamanın da boşanma nedenleri arasında olabileceği, Divan’daki ‘kısır kadın’ ifadesine dayandırılmaktadır.[82]

E. Değerlendirme ve Sonuç

Aile ile ilgilenen başta sosyologlar olmak üzere tüm bilim adamları mitolojik bilgiden, efsane ve halk hikayelerine, atasözlerinden, masallara ve tüm folklorik malzeme yanında; tarihi, etnolojik, arkeolojik, prehistorik malzemeye varıncaya kadar her tür bilgi ve belgeden yararlanmak zorundadır. Toplumların kültürlerinde, kültürün oluşumunda ve devamında harç vazifesi üstlenen birçok kültürel malzeme vardır.

Bu kültürel malzeme kendini en iyi ifade etme ve gerçekleme açısından olduğu kadarıyla, kuşaktan kuşağa aktarma ortamını da ailede bulur. Kuşakların birbirleriyle kaynaşmalarında, sahip olunan toplumsal değerler ve normlar da önemli derecede rol oynar. Bu anlamda, atasözleri, halk masalları, halk hikayeleri, mitoloji ve efsaneleri, destan, ninni, türkü ve benzeri gibi bu türden didaktik kültürel malzemeler, varlıklarını içinde doğup geliştikleri toplum kadar, daha sıcak anlamda aileye borçludurlar. Hemen her kültürel süreçte, bu kültürel malzemenin belli bir eğitici, öğretici, uyarıcı yönü görülmektedir.

Bu kuşaktan kuşağa özellikle aileler aracılığıyla aktarılan zengin kültürel malzeme, aynı zamanda aileye ilişkin de önemli bir birikimi ihtiva etmektedir. Tarihi gelişim çizgisi açısından net bir biçimde hangi döneme ait olduğu tespit edilmiş malzemeler yanında, hangi döneme ait olduğu tespit edilemeyen çok sayıda kültürel malzemenin varlığı da inkar edilemez. Burada, sadece örnek olması açısından; ‘Türk Mitoloji Ve Efsaneler’[83], ‘Türk Destanlarında’[84] ‘Türk Halk Hikayelerinde’[85], ‘Türk Masallarında’[86] Ve ‘Türk Atasözlerinde Aile’[87] konularında yazılmış değerli makaleler bu alanda çalışma yapacaklara önemli katkı sağlayacaklardır.

Diğer bir ifade ile söylemek gerekirse, tarihin en eski ve de köklü toplumlarından olan Türklerin, kendi tarihsel gelişim ve değişim süreçlerinde son derece önem verdiği, mahremiyet arz ettiği, bir anlamda kutsallaştırdığı aile kurumuna ilişkin bol miktarda folklorik malzeme bulunmaktadır. Eski Türklerde aile konusunda çalışacak olan bilim adamlarının bu malzemeyi atlama haklarının olmadığını vurgulamak gerekir. Mevcut bilgi ve bulgular yeterli olmasa da en ince ayrıntılar değerlendirilerek, Türk aile tarihi, evlenme gelenekleri, aile içi ilişkiler, bireylerin aile içindeki konumları ve benzeri husular daha bilimsel açılımlara konu olabilecektir.

Bozkır kültürünün biçimlendirdiği bu aile yaşamında babanın ailesi, eşi ve çocukları üzerinde törelerle sınırları çizilmiş bir yetkisi vardı…”.[88] Eski Türklerde ailenin oldukça eşitlikçi ve demokratik bir konumda olduğuna ilişkin görüşler yaygındır. Örneğin, “Türk ailesi İslâm tesirinden evvel demokratik esaslara istinat etmiş olarak görünür.”[89] Benzer bir ifade ise; “… kadının ve çocukların kendilerine ait mülkü vardı. Evlenme kadının baba evinden getirdiği çeyiz malı üzerinde kocanın hiçbir hakkı yoktur.. Ayrıca kızın kendi hayat arkadaşını seçmekte serbest olması, aile içinde mülkiyetin yanında ferdin de hür olduğunu göstermesi bakımından önemli bir hukuki durum”[90] olarak gösterilmektedir. Zinanın ağır cezası vardı.

Eldeki bulgulara göre eski Türk ailesi genelde ‘çekirdek’, kadın erkek eşit haklara sahip, tek eşle evliliğin esas olduğu, çok eşli evliliğin nadiren görüldüğü, eski Türk ailesi zannedildiğinin aksine ilk oluştuğu dönemlerde ve uzunca bir süre ‘küçük aile’ özelliğinde, yine, aile üyelerinin sayısı açısından ‘birleşik çekirdek aile’, yeni kurulan ailelerin yerleşme şekilleri açısından ‘nelokâl’, aile içi otorite açısından ‘egzogam’, eş sayısı açısından İslâmiyete kadar ‘monogam’ özellikler göstermektededir.

Dıştan evlenme (egzogamie) nin esas olduğu ve ‘sulta’ya (zorcebir) değil, ‘velayet’e (dostyardımcı) dayanan baba hukukunun geçerli olduğu Türk ailesinde evlenen oğulların paylarının alıp, yeni aile kurmak üzere evden ayrılmaları da eski Türklerde aile yaşamının çekirdek olduğuna başka bir örnektir. Bugün ülkemizde görülen bir çok düğün geleneğinin eski Türklerden geldiği kolayca söylenebilir. ‘Başlık’ ya da ‘kalın’, ‘süt hakkı’, ‘ana hakkı’, ‘sağdıçlık’, ‘elçi’, ‘kız kaçırma’, ‘yüz görümlüğü’, ‘levirat evlilik’ vb gibi.

Anadolu Türk evlenme gelenekleri ile eski Türklerde evlenme geleneklerini birebir karşılaştırmak her ne kadar ayrı bir çalışmanın konusu olsa da, yukarıda eski Türk evlenme gelenekleri çerçevesinde ele alınan konular, hala günümüzde yaygın olan bir çok törenlerin tarihten geldiğinin açık bir kanıtıdır. Gerek ‘evlenme’ ve gerekse ‘boşanma’ olguları her hangi bir milletin tekelinde olan olgular değildir. Ama her milletin kendine özgü kültürel kalıpları vardır ki, işte bu kalıplar milletleri birbirinden ayırmada öne çıkmaktadır. Dünyada var olan her toplum evlenme ve boşanma olayını yaşar, ama her birinde ayrı ayrı gelenekler belirleyicidir. Yine toplumların yapısal farklılıkları o toplumdaki ailenin biçimlenmesinde, aile içi ilişkilerin kurumsallaşmasında ayırıcı nitelikler gösterir.

Prof. Dr. Ali ERKUL

Cumhuriyet Üniversitesi FenEdebiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 3 Sayfa: 58-66

Bir Cevap Yazın