Erken Dönem Türklerinde Defin İşlemleri

Bu alanla ilgilenen bilim adamları arasında son derece iyi belirlenmiş konvensiyonel dönemlendirmeye göre, Avrasya göçer medeniyetinin ilk önemli aşaması olarak “Erken Göçerler” diye bilinen döneme atıflar yapılmaktadır. Bahse konu olan bu dönem, milattan önce 1. binyıldan itibaren, Step Tunç kültürünün mevsimlik göçlerinden, Avrasya steplerinin büyük bölümünde yaşanır hale gelen saf göçerliğe geçiş döneminden başlayarak çok uzun bir zaman dilimini kapsamaktadır.Türklerinde Defin İşlemleri

“Erken Göçerler” dönemi bütün bir binyıl, hatta milattan sonra (M.S.) birinci yüzyılda bile sürdü, bu yüzden Saka Sibir olarak bilinen kültürün karmaşık yüzyıllarını da kapsamaktaydı.

İlk Kağanlığın M.Ö. 552 yılında kurulmasıyla birlikte, Tujue’nin (Çin kaynaklarında Türkler böyle isimlendirilmektedir) ya da Göktürklerin yükselişi, Avrasya tarihinde yeni bir devri başlatmaktaydı. Bu, siyasi ve ideolojik alanların çok ötesinde, göçer medeniyetinde önemli bir değişimi simgelemekteydi ve abartmaksızın çok büyük önemi haizdi:

“Onlar (Türkler) arkalarında ilk kez yerli tarihi dökümanlar bırakan sadece ilk Altaylı halk değildi, aynı zamanda arkalarında Altay dilinde yazılı belgeler bırakan, yani herhangi bir Altay dilinin en erken metinsel kanıtını oluşturan Türkçe ile yazılmış dökümanlar bırakan bir halk idiler.”[1]

Aslında, Türkler’den önce bu muazzam steplere hakim olan ve buralara yerleşen bir halk hakkında bilinen hiçbir yerli yazılı belge bulunmamaktadır. Ancak hala tartışmalı bir kayıt bulunmakla birlikte, Erken Göçerler’in herhangi bir yazı karakteri kullanmadıkları görülmektedir.

SakaSibir kabilelerinin büyük kısmının İran dilleri ve etnik ailesine mal edilmesi, esas olarak, onomastik temellere ve bunların dinsel ve mitolojik geleneklerinin analizlerine dayandırılmaktadır.

Göktürkler yeni bir davranış sergilemekteydi. Çünkü bunlar başlangıçtan beri yazılı hatıraların öneminin farkındaydılar, ilk önce Sogd dilini ve yazısını kullandılar, daha sonra (İkinci Göktürk Kağanlığı, M.S. 682-745 döneminde) da kendi dillerini ve runik yazı karakterlerini kullandılar. Paleografik analiz temelinde, ortak bir orijinleri olmayan Avrasyalı ve Asyalı olmak üzere iki farklı gruba ait 8 alfabe arasından birisi seçilmiştir.

Ayrıca, bunları sadece sert malzemeler üzerine yontarak kullanmadıkları da görülmektedir. Step runik alfabelerinin detaylı bir analizi “bunların hiçbirinin sadece yontulmak üzere dizayn edilmediğini”[3], el yazmaları için de kullanılma ihtimallerinin olduğunu göstermektedir.

Ancak, aynen İranlı selefleri gibi, Türkler de hayvancılıkla uğraşan göçerlerdi. Yukarıda altını çizdiğimiz gibi siyasi açıdan çok önemli bir değişim yaşamış olsalar bile, bunlardan geriye kalan arkeolojik kalıntılar, geçmişlerinden köklü bir kopuşu göstermemektedir. Alan araştırmalarının nesneleri Erken Göçerlerinkiyle aynı olduğundan, bilim adamlarının çözmek zorunda oldukları muamma için uygulayacakları yöntemler ve stratejiler de aynıydı.

Erken Göçerler hakkında Yunanca, Farsça ve Çince yazılı kaynaklar bize değerli bilgiler vermektedir. Heredot’un, Kara Deniz’in kuzey bölgelerinde yaşayan Saka ve diğer göçerlere ithaf ettiği tarihçeleri ya da Hun ile ilgili Çince tarihi metinler tarafından sağlananları hatırlatmak yeterli olacaktır.

Erken dönem Türk kabileleri tarihi açısından, Çince kaynakların katkısı kadar, İslam ve Bizans kaynaklarının katkıları da önemlidir. Yine de, bunlar ve diğer pek çok göçer halk hakkındaki bilgilerimiz, bu kaynaklarda hiçbir iz bırakmadıklarından dolayı, büyük oranda bu halkların bıraktıkları arkeolojik kalıntıların incelenmesine dayanmaktadır.

Ve, göçerler genelde yerleşik hayata geçmiş olmadıklarından, alan/arazi araştırmasının temel unsurunu bunlardan kalan mezarlar teşkil etmektedir. Sık sık meydana gelen kavgalarda ittifaklar kuran, nehirlerin ya da göllerin kenarlarına, dağların yamaçlarına ya da yüksek platolara tam bir düzen olmaksızın yayılan eski göçerlerin türbeleri, Çin sınırından Tuna havzasına kadar uzanan devasa bölgeyi kaplayan Avrasya step manzaralarındaki ana görsel unsuru teşkil etmektedir.

Göçerler genellikle, mevsimsel bazda ve belirli bir rota boyunca bir meradan diğerine sürekli göç ettikleri için, cenazelerinin defni, defnedilen kişinin ait olduğu grubun değerleri ve dinine tevdi edilen önemli bir coğrafik ve sembolik işareti temsil etmekteydi.

Kurganlarda, anıtsal büyüklüklere ulaşabilen toprak ya da taşlardan oluşan bir tümsek, mezarın toprak üstünde olan kısmını gösterir. 18. yüzyıldan bu yana, arkeologlar için mezarlıklar arkeolojik bilgiler açısından doğrudan birer kaynak olagelmişlerdir. Türbelerin, defin adetlerinin ve cenaze sunaklarının analizlerinden, sosyal örgütlenme, kültürel gelişim, sanat, din ve yerleşik medeniyetlerle ilişkiler gibi araştırmanın değişik alanlarına ışık tutması beklenmiştir.[4]

Ancak, hala cevaplanmamış sorular vardır. Her ne kadar, bugüne kadar büyük miktarda maddi kayıtlar toplanmış olsa da, step medeniyetlerini araştıran arkeologların ve tarihçilerin temel amaçlarından biri, yazılı kaynaklardan dolayı bilinen halkları arkeolojik kalıntılardan (ve böylece de coğrafi konumlarından) da tespit etmektir, ancak pek çok vakada, özellikle step kuşağının doğu kesiminde olanların da, hala bu uygulanamamıştır. Adları Ahamen yazıtlarında geçen Sakaların (ve bunların alt gruplarının), yaşadıkları bölge hakkında değişik hipotezler ileri sürülmesine rağmen, bunlardan hiçbirisi tam olarak ispatlanamamıştır.[5]

Vusun’un[6] bulunduğu bölge üzerindeki ya da M.Ö. 2. yüzyılda, Kuşhan hanedanının doğduğu yer olan Kansu ile Baktriya[7] arasında gidip geldikleri düzenli rotaları boyunca, Yüeçi’nin izleri üzerinde de tartışmalar vardır. Bir gerçek olarak sorun, biraz da, çok hızlı bir şekilde asimile olabilen ve çabucak dağılan sosyal ve siyasal yapılarıyla bu göçer kabile topluluklarının tabiatından kaynaklanmaktadır.

Ayrıca, Saka, Vusun, Hun ve Yüeçi terimleri çoğunlukla, kültürel olduğu kadar linguistik bakış açısından da bir homojen resim çizemeyen pek çok halk üzerinde otorite kuran hegemon grupları ifade etmektedir. Bütün bu görüşler, pek çok açıdan, erken dönem Türkleri’ne de uygulanmaktadır.

Başlamadan önce, önemli bir zaafı belirtmemiz gerekmektedir: onca arkeolojik zenginliğine rağmen, erken dönem Türklerinin siyasi ve etnik anavatanı olan Moğolistan’da, bitişiğindeki Güney Sibirya’ya (Altay, Tuva ve Transbaykalya) nazaran çok daha az sistematik araştırma yapılmıştır.

Bu açıdan, Avrasya’nın eski göçer medeniyetleri hakkında hemen hemen bütün bildiklerimizi Sovyet arkeolojisine borçlu olduğumuzu hatırlatmakta fayda var. Yine de, şunu aklımızda tutmalıyız ki, egemenlikleri altına giren bu devasa bölgede Sovyetler de tek tip bir araştırma yapmamışlardır ve bu yüzden Türk döneminin arkeolojik kalıntılarına verilen etnik etiketlere ihtiyatla yaklaşmak gerekir.[8] Şimdi asıl meseleye geçebiliriz.

Tuva’daki (7-9. yüzyıllar) Türk mezarlıklarının çok ileri derecede yapılan araştırmaları bu halkın defin törelerinin resmini çok daha iyi bir şekilde oluşturmamıza yardım etmiş olmasına rağmen,[9]Altay’daki, Kudirge mezarlığı[10] (68. yüzyıllar), erken Türklere yönelik çalışmalarda bir dönüm noktasını temsil etmekte ve burası hala bir paradigmatik değer taşımaktadır. Bu mezarlıkta yaklaşık 30 kadar dikdörtgen ya da oval mezarlık ortaya çıkarılmış ve bunların herbiri içinde sırt üstü yatırılmış şekilde bir kişi defin edilmiştir.

Defnedilen bu kişilerin herbirine, mezarın diğer yanında sahiplerine dönük vaziyette yatırılmış bir at eşlik etmektedir. Bazı durumlarda, defnedilenin atı yerine onun süslü koşum takımları gömülmüştür. Ancak, pek çok mezarda sadece bir at iskeleti bulunması, bunların başka yerde gömülü kişiler için dikilmiş anıtlar olduğu şeklinde yorumlanmasına sebep olmaktadır.

Bir atın bir adamla birlikte gömülmesi, bu hayvanın göçerlerin hayatında oynadığı önemli rolü göstermekle birlikte, ölümünden sonra da aynı rolünü koruyacağına inanıldığını simgelemekteydi.

Bu çok eski bir Avrasya göçer geleneği idi, daha spekülatif ölçekte (bir mezara gömülen at sayısı açısından) olmakla birlikte bunu; Syntasta’nın (M.Ö. 2. asır, bronz çağı mezarları ve daha sonra da Ar’an (Tuva, M.Ö. 8. asır), Pazırık (Altay, M.Ö. 53. asırlar) ya da Karadeniz steplerinin ertomlik (M.Ö. 43. asırlar) muhteşem göçer kurganlarıyla örneklendirebiliriz.

Ancak bu tarz definler sadece göçer toplumun en üst tabakalarına münhasırdı, bundan dolayı bineğiyle birlikte defnedilmek, ileride Türkler arasında görüldüğü kadar yaygın bir uygulama değildi. Fakat, Kudirge gömülerindeki birkaç vakada ağaçtan yapıların kalıntıları ortaya çıkarılamamıştır.

Alçak bir kurgan/mezar, 1 metre yüksekliğinde ve 10 cm. genişliğinde olmak üzere mezarlık üzerinde yükselmektedir. Defin sunuları ise oldukça mütevazidir, bunlar silahları (kılıçlar, hançerler, yaylar ve ok uçları), çanakları ve hafif binek araçlarını (eyer, üzengi vesaire) içermekteydi.

Bu tarzın ilk örneklerinin bulunduğu Tuva mezarlıklarındaki (Mongun Tayga ve Kokel) mezarların tarihi 6. yüzyılın sonlarına dayanmaktadır, ancak bunların büyük bölümü daha sonraki bir döneme aittir (79. yüzyıl). Bunların Altay definleriyle ortak yönleri çoktur, fakat cesetlerin başının yönü farklıdır. (Kudige’de kuzeybatıya, Tuva’da kuzeydoğuya dönüktür), Ayrıca mezar çukurları yassı taşlarla (Mongun Tayga) ya da ağaç palakalarla (Kokel) kapatılmaktaydı.

Erken dönemlere kadar uzanan ve erkeğin atı ile birlikte gömüldüğü, açıkça Altay prorotipine benzeyen bu Türk geleneğinin izleri orta Yenisey havzasında olduğu gibi, çok daha seyrek olmak üzere Kazakistan ve Özbekistan’da da bulunmuştur.

Ancak, bu bölgede erken dönem Türkleri podboy mezarı (alt kısımlarının kenarlarında küçük hücreler olan bir çukur) adı verilen bir geleneği benimsemişlerdir, ve bu gelenek yüzyıllar boyunca Orta Asya’nın batısında en favori defin uygulaması olmuştur.

Bu tipik Altay defin merasimleri de, Türk kabileleri ile birlikte uzak diyarlara yayılmıştır. Bu yüzden, benzer şekilde erkeklerin binekleriyle birlikte gömüldüğü çukurlu mezarlara Kumukların (712. asırlar) yaşadığı yukarı ve orta İrtiş havzasında olduğu kadar, “Srostki Kültürü” adı verilen “Obİrtiş, (813. asırlar) ve yerel Ugor Samoyed kabilelerine ait olan mezarlıklardaki Türk mezarlarında da rastlayabilmekteyiz.

Atla birlikte defin geleneğine, ayrıca, Yedisu ve Tiyanşan’ın kuzey yarısına hakim olan (766-940) göçer Karlukların sık sık ziyaret ettiği yüksek otlaklarda; Kara Deniz’in kuzeyine göç eden Türk kabileleri Dinyeper steplerindeki Peçenekler (10. yüzyıl ve 11. yüzyıl başlarında); 11. asırın ilk yarısında Don ve Azak steplerinde görülen (Kıpçakların soyundan gelen ve Kumanlar olarak da bilinen) Polovestler arasında da rastlanmaktadır.

Bu kısa özetlemeden sonra, Çince kaynakların Göktürklerin defin törenleri ile alakalı neler söylediğini hatırlatmakta fayda görülmektedir. Daha erken dönemlerde (Mesela, M.S. 6. asırdan önce), Göktürkler genellikle ölülerini, atları ve diğer eşyalarıyla birlikte yakar ve küllerini bir mezara gömerlerdi. Gömüldüğü yere (ya da mezarının yakınlarına) ölenin tasvirinin yapıldığı ve askeri başarılarının anlatıldığı bir mezar anıtı dikilirdi.

Ayrıca, hayatı boyunca öldürdüğü her bir düşmanı için genellikle bir taş dikilirdi; cesaretinin seviyesine göre savaşçının hatırası, bu tür yüzlerce ya da binlerce taş tarafından yad edilirdi. Daha sonraları, defin uygulamasını benimsemek üzere atalarının bu geleneğini terkettiler.

Daha önce gördüğümüz gibi, en başından itibaren (yani, 6-7. yüzyıllardan itibaren) Türk mezarlıklarının analizi, cesetleri gömmenin en yaygın ayin olduğunu göstermektedir. Defin töresinin diğer özelliklerinin yanı sıra, definin kendisi Türk kabilelerinin Asya steplerinin doğu ucundan Karadeniz’e kadar uzanan bölgede siyasi ve etnik yayılmasının aşamalarını göstermektedir.

Eğer ki, çok eski dönemlere ya da belirli ama çok iyi tespit edilmiş bir bölgeye atfen değilse, Çinlilerin cesetlerin yakılmasına dair ifadeleri geçeklerle çelişmektedir.

Türk Avrasya’sının arkeolojik araştırması, özel hususiyetler gösteren ve cenaze törenlerinde değişik geleneklerin gözlendiği bölgesel kültürleri bilgilerimize sunmaktadır. İdtas kültürü olarak isimlendirilen kültür de böyledir.[11]

Genellikle, eski Hakaslarla (Kırgız kabilelerinin ataları) bağlantılandırılan bu kültür, 6. ve 9. yüzyıllar arasında, daha önceleri Taştık kültürünün sahiplerinin (15. yüzyıllar) yaşadığı, Minusinsk havzasında (Güney Sibirya) gelişmiştir. Bu kültür, bir çeşit altıgen ya da kare anıt mezar olan ve taş levhalarla inşa edilen, 8’den 12’ye kadar menhirle çevrilen 2aatas (Savaştaşı) cenaze anıtının dikilmesinden sonra bu ismi almıştır.

Sıklıkla daha önceki dönemlere dayandırılan, Taştık kültürü, Yenisey rünik yazıtlarında bulunan çizimler ya da epigraf yazılardan müteşekkil tamgaları üretmiştir. Gimillerde (kare ya da dikdörtgen) bir kap içinde saklanan küllerin bulunması, cesetlerin yakıldığını ispatlamaktadır, bu ritüel şüphesiz ki Taştık geleneğinden miras alınmıştır, bu mirasın uzantıları cenaze sunularında da kendisini göstermektedir.

Şimdi dikkatlerimizi, daha önceden gördüğümüz gibi, Çin kaynaklarında bahsedilmeden geçilmeyen, erken Türkler arasında en ayırt edici ve en sağlam gelenek olan abide komlekslerine (ev bark) yönlendirelim. Moğolistan, Tuva ve Altay’da olduğu kadar Kırgızistan ve Kazakistan’da da çok sayıda oldukları kaydedilen bu abideler, sıklıkla mezarlıklar içinde ya da ayrı bir yerde gruplar halinde bulunmaktadırlar.

Bunlar genellikle bir kare (nadiren de dikdörtgen) görünümlü 15’e 20 metrekare bir alanı kaplayan taş levhalardan yapılmış bir duvar görünümünde olup, ortasında küçük taşlardan ya da çakıltaşlarından küçük bir tümsek bulunmaktadır. Karenin kenarları (birkaç vakada köşeleri) baş noktasına göre yönlendirilmiştir.

Giriş doğu kenarına konulmuş; ve çoğunlukla, aynı kenarda bir sıra oluşturan çeşitli sayılarda anikonik taşlarla (balbal) birlikte insan biçimli bir kitabe bulunmaktadır. Bu mezar çitlerinin/duvarlarının kronolojisi, çoğunlukla mezara yakınlığı hesaplanarak çıkarılmaktadır (genellikle ve daha kolayca ise tarihi cenaze sunuları ve diğer unsurlar tarafından belirlenmektedir).

Hayvan kemiklerinin yanı sıra, bıçaklar, ok uçları ve diğer parçalar içeren ritüel ziyafetleri ya da bu kutsal sitelere gidip gelme sıklığının kalıntıları faydalı kronolojik ipuçları sağlamaktadır. Merke Nehri’nin üst kesiminden geçen Kırgız Alatau’nun (Kazakistan) bir yüksek platosu (3000 metre) üzerinde son zamanlarda devasa bir mezarlık ve tapınma alanı keşfedilmiştir (ancak hala burası gerçekten araştırılmamıştır).

250 km2lik bir alan üzerinde 170’den fazla abide (höyük, mezar tümseği, mezar çitleri ve insan şeklinde mezar taşları) bulunmuştur.[12] İlk araştırmalar bütün anıtsal bölgeyi Göktürk dönemine aitmiş gibi gösterse de, ancak daha ileri ve eksiksiz araştırmalar bu eşsiz kutsal mekanın kronolojik yaşını güvenilir bir şekilde tespit edebilecektir.

Hangi oranda olursa olsun, arkeolojik deliller Türk anıtlarının nispeten kısıtlı bir döneme (6. yüzyılın ikinci yarısı ile 8. yüzyıl arası dönem) ait olduğunu göstermektedir. Takip eden yüzyıllarda Türk Avrasyası’nın doğu bölgelerinde bu tür abidelere rastlanmamıştır, ancak bu dönemde bazan eski mezarlıklar defin yerleri olarak kullanılmıştır.

Ancak, bu tür abidelerde gerçek bir yenilik bulunmamaktadır. Mezar alanındaki taş duvarlar/çitler erken dönem Türklerinin birer seküler mirasıdır. “Taşlevha türbeleri kültürü”  olarak adlandırılan mezar duvarlarının Transbaykalya’da uzun zamandır sabit olduğunu ve M.Ö. 87. yüzyıllardan aynı binyılın son asrına kadar geçen döneme dayandığını hatırlatmak yeterli olacaktır.[13]

Büyük taş levhalardan yapılan benzer kare duvarlar ile ayırt edilen bu mezarlar genelde üzerinde erkek geyik resmi bulunan muhteşem dekorasyonlarıyla insan şeklindeki mezar taşlarını da içermektedir.[14] Bu yüzden, Türk anıtlarının bütün temel unsurlarının burada mevcut olduğu görülmektedir.

Tek farklılık şudur ki, atalara tapınmaya adandığına dair bütün ihtimallere rağmen, “Taşlevha türbeleri kültürü” mezarları sadece mezardır ve Göktürklerin bu kutsal duvarları ne defin, ne de ölü yakmanın izlerini taşımaktadır, açıkçası bu yalnızca daha sonraki görevi kutsallaştırmaktan ibarettir.

İnsan şekilli mezar taşları ve balballar da, kesinlikle erken dönem Türk kültürünün en simgesel boyutları olarak düşünülebilir. Uzun zamandır bunlar, bu sanat eserlerinin ikonografik gelişimi ve fonksiyonlarını analiz etmeye ve bugüne kadar toplanan önemli sayıdaki buluntuların ait oldukları dönemi güvenilir bir şekilde tespit etmeye gayret sarfeden arkeologların ve sanat tarihçilerinin[15]dikkatini çekmektedir.

Türk kalıntılarının çok daha erken dönemlerine ait mezar taşlarıyla meşgul olmanın çok da ender bir uğraş olmadığı düşünülse de, bu hiç de kolay bir görev değildir.

Daha ileri bir komplikasyon da, bu buluntuların büyük bölümünün müzelerde onarılmak üzere orijinal yerlerinden ve kendi arkeolojik bağlamlarından uzaklaştırılmasından kaynaklanmaktadır.

Bilim adamlarının uzun zamandır karşı karşıya kaldığı bir tartışmanın yarattığı diğer bir sorun da, silahlarını donanmış halde bir savaşçıyı tasvir eden ve diğer sembolik atıfları ya da savaşçının en önemli düşmanını resmeden bu figüratif mezar taşlarının, ölen kişiyi temsil edip etmediğidir. Son zamanlarda, ilk hipotez çok daha mantıklı bulunmaktadır.

Figüratif mezar taşlarının önemi, bu yüzden, ölen kişinin öldürdüğü düşmanların sembolik temsilinden ibaret olan anikonik taşlarla, yani balballarla karıştırılmamalıdır.

Balbalların uzayıp giden sırası, ölenin ruhuna eşlik ederek cesaretinin somut bir ölçüsünü sergilemektedir. Tuva’nın mezar komplekslerinde 3’ten 57’ye kadar olan balballar sayılabilmektedir.

Bumin Kağan’ın Selenga havzasındaki türbesi bu tür taşlardan 270 adeti ile çevrilidir, ancak inanılması çok daha güç olan manzarayı Bilge Kağan’ın kardeşi Kül Tegin’in mezarının bulunduğu yer sunmaktadır, Orhun bölgesinde Kül Tegin’in cesareti 900 balballa yad edilmektedir. Mezar taşları aslında uzun bir tarihe sahiptir.

Daha önce belirttiğimiz gibi, bunların ilk örnekleri, tarih öncesi çağlardan beri Avrasya’da uygulanan ve süregelen bir gelenek olan, Erken Dönem Göçerleri’nin “geyik taşları”nda aranabilir.

Bu tür yapıtların, göçerlerin ideolojik ve sanatsal ortamını araştırmada ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlatmakta fayda var. Altay, Tuva ve Transbaykalya’da bunlar genellikle bir yastık ya da menhir görünümünde olup, iki geniş, iki de dar kenardan oluşan bir büyük yassı taştan yapılmışlardır.

Aşırı derecede şematik ve figürsüz kesilmesine rağmen, bir çizgi ile gövdeden ayrılan ve kolayca ayırt edilen başlarıyla ve savaşçının silahlarının sabitlendiği bel kısmıyla, bunlar açıkça bir savaşçıyı temsil etmektedirler.

Birçok örnek üzerinde şaşalı dekorasyonlar muhafaza edilmiştir ve bunlar esas olarak değişik otlaklarda bulunduğu tasvir edilen erkek geyikler içermekte ve vücut boyama ve dövmenin ilk uygulamalarını sergilemektedir, bu yüzden de bu dekorasyonlar Avrasya “hayvan sitili”nin ilk aşamalarından biri olarak mülahaza edilmektedir.[16]

Batı Kazakistan’da (Bajte III, M.Ö. 7. yüzyıl) Sarmat kabileleri ile ilgili olduğu bilinen, nispeten çok daha gerçekci bir şekilde kesilmiş olan, (erkek geyik süslemeleri bulunmayan ve silahlarını belinde asılı olduğu halde gösteren) savaşçıların tasvir edildiği mezar taşları bulunmuştur.

Erken Dönem Türk mezar taşları daha önceki dönemlere ait olan mezar taşlarından çok da farklı değildir, ancak kendilerine münhasır bazı özellikler sergilemektedirler. Türklerin yaşadığı doğu bölgelerinde, erkek figürlerinin hemen hemen mükemmel sayılabilecek temsillerini bulduk[17.

Bu erkeklerin, çoğunlukla ayakta durur halde porteleri yapılmıştır, birkaç örnekte ise ayak ayak üstüne atmış halde otururken ya da bir tabureye oturur halde resmedilmişlerdir.

Uygun şekilde tasvir edildikleri durumlarda, bunların kıyafetlerinin tipik göçer kıyafetleri olduğu görülmektedir. Bu heykellerin temel özelliklerini, silahların (kılıç ve hançer) asılı olduğu bel kemeri ve göğüs hizasına kaldırılmış olan sağ elde tutulan bir kab ya da yay; bazı örneklerde ise bir kuş tutar şekilde oluşlarıdır.

Bunlar çoğunlukla bıyıklı, küpeli ve daha erken dönemlere ait örneklerde arkaya bırakılmış saç örgüleriyle resmedilmişlerdir. Uzun örgüler ve bıyıklar erken dönem Türk atlılarının ayırt edici özellikleri olarak görülmektedir.

Bu açıdan, Sogd hükümdarının sarayında, Varghoman, Afrasyab’ın çizimlerinin (Semarkant, M.S. 7. yüzyıl) bir tanesinde üyelerinin uzun saç örgülerine sahip olmasından tanımlanan bir heyetin Türk olduğunun anlaşıldığını hatırlatmak ilginç olacaktır.[18]

Son zamanlarda, Orta Tiyanşan’daki Suttuu Bulak’ta bir mezarda gün ışığına çıkarılan kemikten yapılmış bir plaka üzerine oyularak resmedilmiş bir savaş meydanındaki okçular da uzun saç örgüleri ve bıyıklarıyla görülmektedir.[19]

Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, türbe ve bunlarla bağlantılı bir şekilde insana benzeyen mezar taşlarının dikilmesi geleneği, özellikle Polovestler da dahil olmak üzere, Batı Türklerinin yaşadıkları bölgelerde daha sonraki dönemlerde de devam etmiştir.

13. yüzyılın ortalarında bu topraklara gelen Rubrucklu William’a inanmamız gerekirse, dini ve cenaze törenlerine dair kesin inanışlar/abideler önemli değişimlere uğramamıştır.

“Kumanlar ölen kişinin üzerine büyük bir tümsek yaparlar ve ona yüzü doğuya gelecek şekilde ve göbeğinin hizasındaki elinde bir yay tutar halde bir heykel dikerlerdi.

Taşlarla çevrilmiş çok geniş alanlar halinde yüzü doğuya dönük başka mezarlar da gördüm, bazıları daire şeklindeydi, diğerleri ise dikdörtgen, ve dünyanın dört köşesine dört uzun taş dikilmekteydi.”[20] 18. yüzyıla kadar, Ukrayna steplerinde eski kavşak noktaları ya da nehirlerin kesiştiği yerlerde, tepelerde ya da eski Türk kurganlarının üzerinde binlerce Kumran mezar anıtları hala dimdik ayaktaydı.

Bunların büyük çoğunluğu kayboldu, ancak küçük bir bölümü müzelerde korunmaktadır. Bütün kenarları rahatça çalışılmış bu anıtların kesimleri doğudaki prototiplerinden çok daha gerçekcidir. Bunlarda daha ilginç olan, geleneksel kıyafetleri içinde, çoğu zaman çift olarak, hem erkek hem de kadın figürlerinin resmedilmiş olmasıdır.

Ortak nitelikleri ise hem erkeğin hem de kadının göğüslerinin hizasında bir fincan/kadeh tutmalarıdır. Daha karekteristik olanı ise, çoğunlukla göğüsleri açık şekilde gösterilen kadınların yüksek bir başlık giymesidir.

Bu heykellerin, atalara tapınma ya da Türklerin Tanrısal çifti Tengri ve Umay olduklarına inanmaya meyledilebilse bile bu. erken ve orta dönem Türklerinin medeniyetleri hakkında daha fazla araştırılması gereken ve gün ışığına çıkarılması beklenen boyutlardan sadece birini teşkil etmektedir.

Dr. Ciro Lo MUZIO

La Sapienza Üniversitesi Hint ve Orta Asya Sanatı Bölümü / İtalya

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 3 Sayfa: 123-128

2 YORUMLAR

  1. Truvalıların atları ile birlikde gömülmesi gerçekten çok ilgimi çekti. Bu konu hakkında bir belgesel varsa izlemek isterim yani erken dönem türklerinde defin ile ilgili bir belgesel. Boş zamanımda araştıracağım. Bilgiler için Teşekkürler.

Bir Cevap Yazın