Devlet Meclisi Kurultay

Kurultay sözü, Türkçe kurul ve Moğolca tay ekiyle oluşmuş, bir sözdür. Bugünkü Türkçemize bu deyim, Çingiz Han devletinden girmiştir. Kurultay, bir Danışma Meclisidir. Oğuz Türkçesindeki asıl karşılığı kengeş demektir. Ancak, kurultayın bir toplantı olması sebebiyle, Oğuz Türkleri onu, yığınak, dernek, derim gibi birçok sözlerle de, adlandırmışlardır. Kurultay, devlet idaresinin temelini oluşturur. Bundan dolayı bu konu üzerinde, derin olarak durmak gereklidir. Çünkü bunun üzerinde, şimdiye kadar doğru dürüst bir araştırma da yapılmamıştır. Yapısını ve ayrıntılarını bilmediğimiz, temel bir devlet müessesesi hakkında birkaç bilgi ile hüküm vermek ve sonuca varmak, doğru değildir. Türk tarihinin kaderi budur. Her konuya derin olarak girmek gerekmektedir:

Kurultay Anlayışının Temelleri

1. Mete ile İlk Kurultay Haberi Başlıyordu

Hunların doğusunda bulunan, Proto-Moğol Tunghu devletinden, Mete’ye bir elçi gelir ve Mete’nin ünlü atını ister. Tunghu devletinin gayesi, Mete henüz zayıf iken, onu bastırmaktır. Mete, devletin ileri gelenlerini toplar ve onlara durumu bildirir. Herkes buna karşı gelir. Ancak Mete, komşu devletten bir at esirgenmez, der ve kendi atını verir. Az sonra elçi yine gelir, Mete’nin kadınını ister. Ancak bu, Mete’nin ünlü ulu hatunu değildir. Mete yine kurultay toplar. Buna herkes çok kızar ve bu Tunghularda, ahlak anlayışı (tao) diye bir şey yok, diyerek bağırırlar. Ancak Mete, onları dinlemez ve kadınını verir.

Az sonra aynı devletin elçisi yine gelir. Bu kez çorak bir toprak parçasını ister. Mete yine kurultay toplar ve durumu, devletin ileri gelenlerine bildirir. Buna bazıları karşı gelmezler ve at ile kadın verildikten sonra, bunu da verelim, derler. O zaman Mete kükrer ve şöyle bağırır: “-At ve kadın benimdi. Onun için verdim. Toprak ise, devletindir. Devletin malını başkasına nasıl verebiliriz?” Mete bunu dedikten sonra toprak parçasını verelim diyenlerin başlarını, hemen orada kestirir.

“Mete’nin kurultayı”, bir çeşit Oğuzların “kengeş” ve meşveret meclislerine benzemektedir. Toplanma, görüşme vardı. Ancak son söz devletin sahibi olan hakanın oluyordu. Mete orduda, çok sert ve disiplinli bir eğitim uygularken; ona benzer sert ve öğretici bir eğitimi de devlet içinde uyguluyordu. Kaşgarlı Mahmud’un derlediği çok eski bir Türk atasözünde dendiği gibi, Geniş elbise parçalanmaz, danışmakla gelişen bilgi ise, bozuk ve kötü çıkmaz!

2. Kurultay, Başlangıçta Türklerde, Din Töreni, Bayram, Yeme İçme Toyu, Eğlenme ile Yarışmayı da, İçinde Toplayan Bir Devlet Toplantısı idi

Önemli olan nokta budur. Bu toplantılarda. halk ile devlet birleşiyor ve kaynaşıyordu. Çingiz Han devletinde ise kurultay, aristokratların, yani Çingiz Han’ın soyundan gelenlerin toplantısıdır. Anlaşıldığına göre, dernek veya toy şeklinde olan bu kurultaylara, Hunlar ile Oğuzlarda, halk da katılıyordu. Büyük Hun devletinde başlıca üç büyük toy ve yığınak vardı: 1) Yeni yıl bayramı,

2) İlkbahar bayramı

3) Güz bayramı. Bilhassa bu sonuncusu, yani güz bayramı, büyük bir kurultay şeklinde, Çin’in kuzeyindeki Lung-ch’eng adlı yerlerde yapılırdı. Bu bayram veya toy kurultayına, devletin bütün ileri gelenleriyle, vassal veya bağlı kurulların da katılma zorunluğu vardı. Bu büyük Bayram Kurultayı’na gelmeyenler, Hun hakanına isyân etmiş sayılırlardı. Tıpkı Dede Korkut’taki gibi! Dış Oğuz, Bayındır Han’ın toyuna gelmedi diye, düşman ilân edilmişti. Güz kurultayında, atlar da semizleşmiş ve savaşa hazır olmuş olurlardı. Bu konuya az sonra yeniden döneceğiz.

Oğuzlarda kurultay ve danışma toplantısı yaygın olarak, toy veya düğün-dernek şeklinde yapılırdı. Zaten, gerek halkı ve gerekse beyleri yedirip içirmek, hakanın bir vazifesi idi. Aşağıda da belirteceğimiz gibi, halk ile beyler Hanlardan davacı olabilirlerdi. Bu toyların içinde, hanın evini yağma etme de vardı. Divan veya devlet divanı, Dede Korkut’ta divanın, hem bir toplantı yeri ve hem de toy yeri olduğu görülmektedir. Ağır ulu divan, davulların gümbür gümbür düğüldüğü, bir yerdir.

3. Yıllık Büyük Din Töreni ile Kurultayın Bir Arada Yapılması

Din ve devlet hayatını, devlet ve orduya ait heyecanı, hep birlikte yaşama ve böylece sosyal gelişmeyi, bu yolla tamamlama, Türk tarihine çok şeyler vermiştir. İslamiyetteki yücelik ile cihât ruhu da, bu kaynaktan geliyordu. Peygamberin başkumandan olması, duygu ve gönüllere bambaşka bir yön vermişti. Eski Türk tarihinde baş rahip, yahut Batıdaki deyimlerle “pontifex maximum” yani papa ve papaz, eski Türklerde bakanların kendileri idi. Şimdi, birkaç vesika sunduktan sonra bu konuya yeniden döneceğiz.

a) Kurultay ile din törenlerinnin kaynaşması: Bu çeşit toplantılar, en muhteşem sahneleriyle, ilk defa Büyük Hun İmparatorluğu’nda görülmekte ve Göktürklerde de, devam etmekteydi. Kaynaklarımız, Hunlardaki, gerçekten büyük ve muhteşem üç kurultay için, şöyle diyorlardı: 1) Yılbaşında (veya yılın ilk ayında, yani ocakta), Hun hakanının sarayında (veya otağında), küçük kurultay yapılırdı. (Bu tören), atalara kurban verilen (saray ve otağdaki) sunakta yapılırdı. Bilindiği üzere Türklerde, Çin’de yapıldığı biçimde bir ata kültürü veya atalara tapınma ile atalara kurban verme gibi, çok ayrıntılı ritler ve seremoniler yoktu.

Nitekim Çin tarihleri de, Göktürklerin, atalara kurban verme tapınakları,-yani Çin biçiminde-yoktur. Ataların keçeden heykellerini yapar ve bir torba içinde, saklarlardı, diyorlardı. Türkler bu ata heykelciklerine, tös adı veriyorlardı. Ancak Hunlar, anlaşıldığına göre, bunun yerine bazı yerlerde altın heykel kullanıyorlardı. 2. Büyük Kurultay (veya toplantı,) yılın 5. ayında, (yani mayıs ayında, bahar başlangıcında veya yılbaşında Lung-ch’eng’de yapılırdı Bu toplantıda, kendi atalarına kurban verilirdi. (Halbuki yukarıda, atalar için verilen kurban sunağı, Hun hakanının sarayında bulunur, denmişti.) Yer ile göğe, kötü ve iyi ruhlara da kurban, burada verilirdi.

b) Bağlılık ve sadakat andı’nın yenilenmesi, bu kurultayda yapılıyordu. Prensler, devlet büyükleri, boy beyleri ile Hun İmparatorluğu’na bağlı krallar, baharda bu kurultaya katılıyorlar ve Hun Hakanına, böylece bağlılıklarını bildirmiş oluyorlardı. Örnek olarak, Batı Türkistan’ın doğusundaki Wusun Kralı, ta Orhun’daki bu kurultaya gelerek, katılıyordu. Gelmezse bağımsızlığını ilân etmiş ve düşman biri olarak, kabul ediliyordu. Bunu, kesin olarak biliyoruz. Dış Oğuz, hanın toyuna gelmedi diye, Oğuzlarda kopan gürültüyü Dede Korkut’tan biliyoruz. Lung-ch’eng, Ejderha Kalesi demektir. Ancak, Hunlarda, surlu şehirler yoktu.

Daha sonraki kaynaklar ise bu yeri, yalnızca Lung-kurban sunağı (tz’u) adıyla anıyorlardı (HHS, 119). En iyisi buna, Ejderha-kurbanı denseydi, belki daha doğru olurdu. Çünkü SC So yin’in, eski notuna göre Hunlar, batıdaki Ejderha Tanrısı’nı saygılarlardı. Bu notu, biraz dikkatle karşılamak gereklidir. Çünkü Hunlar ile Göktürklerde, bir ejderha kültü ve ibâdeti, görülmüyordu.

c) Savaş ve sayım kurultayı. Devletin kaynakları ile halkının kontrol ve sayımı, yapılan bir toplantıya Sayım Kurultayı da, diyebiliriz. Bu kurultay, sonbaharda, eylül ayında yapılırdı. Çünkü bu ayda atlar güçlenmiş oluyorlardı. Askerlik yapacak gençler de, evlerindeki işlerini bitirmişlerdi. Kaynaklarımız şöyle diyorlardı: Sonbaharda atlar güçlenince, (yani semizlenince), (Çin’in kuzeyindeki) T’ai-lin’de büyük toplantı (veya kurultay) yapılır. Burada insan gücü gözden geçirilir ve hayvanların sayımı yapılır. (Bk. Çin n. 24). Aslında bu vesika, içinde toplandığı sözler ve mana bakımından, çok görkemlidir.

Bu vesikanın, devlet yapısı ve anlayışı bakımından taşıdığı büyük değeri, az sonra belirteceğiz. Daha sonraki bir kaynağımız şöyle diyordu: Hunlar bir yılda üç defa ejderha (veya Lung) kurban töreni yaparlar. Yılın birinci, beşinci ve dokuzuncu aylarının, (yani ocak, mayıs ve eylül aylarının) mwu günlerinde, göğe ve tanrılara kurban verirler (HHS, 119. 5). Buradaki wu günü, Çin imparatorunun tahtının bulunduğu yerin, yani yerin tam ortasının, sembolü olan bir gündür. Bu 5. gün olsa gerektir. Tan-lin şehri, Kuzey Çin’deki Ma-i şehrinin yakınında idi. De Groot’un da dediği gibi eylül ayı, Hunlarda kışın ve dolayısıyla savaş hareketlerinin başladığı bir çağdı. Bu çağ, aynı zamanda Çin’de harman mevsimi idi.

d) Göktürklerde devlet toplantısı da, çoğu zaman bir din töreni şeklinde görülüyordu: Göktürkler de Hunlar gibi bu büyük toplantıyı 5. ayda, yani mayıs ayında bir Bahar bayramı şeklinde yaparlardı: (Göktürk) kağanı, sürekli olarak Ötüken dağında otururdu. Çadırı, doğuya, yani güneşin doğduğu yöne dönüktü, Böylece (güneşi) saygılamış olurlardı. Her yıl (Göktürk kağanı), devletin ileri gelenleriyle birlikte, kurban vermek için, ata mağarasına giderdi. 5. ayın yani mayısın ortalarında ise, toplanırlar ve “Gök Tanrı”ya, Temir (?) ırmağı kıyısında, kurban verirlerdi. Burası, Ötüken’den dört veya beşyüz mil kadar, bir uzaklıktadır. Oranın çevresini, çok yüksek dağlar, yükselerek çevirirler. Bu dağlarda, çok ot ve ağaç vardır. Burasına, Po-teng-ning-li dağları denir.

Bunun manası ise Yer Tanrısı demektir. (CS, 50). Bu çok önemli vesikayı, P. Pelliot açıklamaya çalışmıştır (TP, 26, s. 214). Burada, diğer ayrıntılar konumuzu doğrudan doğruya ilgilendirmediğinden, üzerinde durmayacağız. Bu törene, halk da katılıyordu. (Bk. Çin. n. 25). Bu mağara, Göktürk türeyiş efsanesinde, kurdun girdiği ünlü ata mağarası olmalıdır.

Yüksek dağlarla çevrili yer de, herhalde “Ergenekon” idi. Bu toplantıda, at ve koyun da, kurban ederlerdi.

e) Uygur Devlet-halk toplantısı, M.S. 983-985 yıllarında, Turfan’a gelmiş olan ünlü Çin elçi ve seyyah Wang Yen-t’ê’nin gezi raporunda çeşitli yönleriyle, çok defa anlatılmıştır. Uygurlarda, tam bir demokrat idare vardı. Halk ile hakan arasındaki ayrılık ve mesafe azalmıştı. Sosyal adalet yine tam olarak kurulmuştu. Çünkü bu gezi raporunda, Uygurlarda herkes çalışır, çalışmayanlara da devlet yardım eder, deniyordu.

4. Kurultay, Milletin Birleşmesi, Kaynaşması ve Din ile Devlet Gücünü, Tek Elde Toplayan, Gösteri ve Toplantıdır

Böylece, konunun temel noktasına, gelmiş bulunuyoruz. Türk devletlerindeki kurultayların bu özelliğine, Çin kaynakları yoluyla ilk defa inebilen ünlü Japon bilgini Şiratori olmuştu. Ona göre, devletin ve milletin temellerini sağlamlaştıran hiçbir müessese ve kuruluş (institution), Hunlardaki bu üç festival-kurultay kadar güçlü ve gerekli olamazdı. Milletin birleşip ve kaynaşması (the unification of nation), bu toplantılar yolu ile sağlanıyordu. Prensler, büyük memurlar ile vassallar, bu festival- kurultaylarına gelmek zorunda idiler. (Bilhassa mayıs ayı kurultayına).

Bu festival-kurultaylara gelmeyenler, yalnızca Tanrı’nın değil; hakanın da emirlerine bağlanmama ve sadakatsizlik (disobey the summons) ile suçlanırdı. Gelmeyenler, kanun dışı hainler, tâbiler veya bağlılar (disloyal subject) olarak, kabul edilirlerdi. Aynı zamanda bunlar, isyân etmiş, başkaldırmış (insurgent) kişiler olarak sayılırlar ve cezalandırma yoluna gidilirdi. Bunların, tarihteki örneklerini de, görüyoruz. M.Ö. 85’te kızan Hun prensleri, Lunhg-ch’êng’deki büyük kurultaya gitmiyorlardı. M.Ö. 93 yılında Sol Bilge Prensi ise, hakandan korkup, kurultaya gitmedi. Bunu Şiratori de, anıyordu. (TB, T, s. 29).

Hatuna kızan bazı prensler ise, hakanın otağındaki toplantıya gitmiyorlardı. Eskiden beri Hunlara bağlı olan Wusun kralı da biraz güçlenince, Hunların saray toplantılarına gitmedi. Bunun üzerine Hunlar ordu göndererek onları cezalandırmak istemişti. Bu davranışlar, devletin müesseselerinin kuruluşu ile, devlet anlayışının gelişip, güçlenmesini desteklediklerinden, bu hadiseleri Çince vesikalarla, vesikalandırmak gereklidir.

Japon Şiratori’ye göre Hun hakanını da, bir Çin imparatoru gibi düşürmek gereklidir. Çünkü Çin’deki iki törende yere ve göğe, Çin imparatorunun bizzat kendisi kurban verirdi. Onun yerine başka hiçbir kimse bu işi yapamazdı. Hunların da bu büyük bayramlarında, herhalde yalnızca Hun hakanı toplantıya başkanlık ediyordu. Bu onun imtiyaz ve ayrıcalığı (privilege) idi, bu hak ve vazifesini hiçbir yolla, başkası hesabına feragat ederek, başkasına bağışlayamazdı. Çünkü Hun hakanı, Gök tarafından tahta çıkarılmış ve bu hak yalnızca kendisine verilmişti. (A. esr., s. 28). Şiratori, bu görüşlerinde çok haklıdır. Göktürk devletinde de durumunun, aynı olduğu görülüyordu.

Oğuzlarda kengeş toyu, çok önemli idi: Hanlar hanı, Han Bayındır Han, yılda bir kere toy edüp, Oğuz beglerin konuklar idi (DK, 10, 4). Görülüyor ki Oğuzlarda,-önemli bir şey olsun olmasın-han, yılda bir kez beylerini toplayıp konukluyor ve bu arada, danışma ile görüşme oluyordu. Yukarıda gördüğümüz gibi, toya gelmeyenler, Hunlarda da düşman kabul edilirdi. Dede Korkut’ta şöyle deniyordu: Üç Ok, Boz Ok yığnak olsa, Kazan evün yağmaladur idi… İttifakı cem’i, Taş Oğuz Beğleri, Kazana gelmediler. âdavet eylediler. (DK, 291). Aslında ev yağmalatma toyu, bir halk toyudur. Yalnızca beglerin toyu, değildir. Dede Korkut’un birkaç yerinde görüldüğü gibi düşmanlık, toya gitmemekle veya toy çağrılmamakla başlıyordu. Türkmenlerin Şeceresi’ne göre Salur boyundan Öğürcik, kim ki toy tutmadıysa onları buldum, diyordu.[1] Toy tutmama da, herhalde bir ayıp idi.

Kurultay ve Divan Çeşitleri

1. Töreyi Kurma ve Toplama Kurultayı

Türklerde yeni bir devlet kurulunca, töreyi tespit edip kurmak için de, büyük bir kurultay yapıldığını görüyoruz. Aslında o devletin töresi, devletin kurucusunun adını taşırdı: Oğuz Han töresi ve orun ile ülüşü, Bumın Kagan, İstemi Kagan törüsü, Çingiz Han yasası, hatta Fatih’in Kanun-u Osmanîsi gibi. Oğuz Destanı içinde, Oğuz Han savaştan döndükten sonra büyük bir zafer toyu yapar. Bundan sonra da ikinci bir Töre toyu yapar.

Direkler üzerine konmuş olan tavuklara yapılan atışlar yapılır. Orun, ülüş ve ongun’ların, Oğuz Han’ın çocukları arasında dağıtılması ise, ikinci toyda yapılmıştır. Bu konu üzerinde, Türk Mitolojisi adlı eserimizde, derin olarak durmuştuk (s. 206). Türkmenlerin Şeceresi ise, bu töre toyunu, Gün Han zamanına almaktadır. Gün Han’ın veziri Irkıl Hoca, nişan ve damgaları, Oğuz Han’ın çocuklarına dağıtır ve töreyi kurar. Bundan sonra da, büyük bir toy yapar.

a) Toylar ve devlet protokolü: Günümüzde bile devlet yemekleri, devlet içindeki protokol ve rütbelerin, kesinlikle belirlendiği yerlerdir. Resmî yemeklerde herkes, her istediği yere oturamaz. Türklerdeki “ülüş”, töre ve gelenekleri de, bu protokolü düzenleyen bir töredir. Topluluk içindeki herkesin yeri, bu ülüş haklarına göre, belirlenir. Ülüş sözü, ülüşmek ve üleşmek köklerinden gelir. Manası, pay demektir. Bir kişinin ülüş hakkı, başarısıyla yükselebildiği gibi, başarısızlığı ile de düşebilir veya kaybedilebilirdi. Bunun için Dingelsted ve ona dayanarak da Krader, Kazaklarda sınıf yoktur.

Herkes, kendini atasından beri, soylu sayar. Herkes, atası ile öğünür. Yalnız aralarında, bir öncelik veya üstünlük hakları (the right of priority) vardır. Bu da ziyafetlerde, et kesmek ve ülüşmekle ortaya çıkar.[2] Görülüyor ki, Oğuz Destanındaki ülüş töresi, kuzey Türklerinde de, halk arasında hâlâ yaşamaktadır. Halk arasında sınıf yoktu. Ancak atalardan gelen bazı hizmet ve başarı üstünlükleriyle aralarında, karşılıklı rıza ve hoşgörüye dayanan, bazı ayrıcalıklar oluyordu.

b) Türk töresinin kuruluşu, herhalde çok eskilere dayanır. Ancak Reşideddin ile Türkmenlerin Şeceresi gibi Oğuz Destanı ile ilgili kaynaklar, Türk töresini koyan kişinin, Oğuz Han’ın Büyük oğul Gün Han’ın veziri, Irkıl Ata veya Bilge Irkıl Hoca olduğunu yazıyorlardı. Önemli olan nokta, Türk töresinin bilgeler tarafından kurulmuş olması ve Türk kavimlerinin de, buna inanmış olmalarıdır. Yoksa, Irkıl Ata diye bir vezirin veya bilgenin yaşamış olduğu, çok şüphelidir. Nitekim Prof. A. İnan, bu vezirin, Türk mitolojisinde yarı Tanrı bir kam veya şaman olabileceğini göstermiştir.[3] Bir kurultayda veya bir toplantıda, kim nerede oturacaktır? Bu, Türklerin deyimiyle, bir orun yani mevki meselesidir.

Herkesin mülkiyet ve hakimiyetini gösteren bir damga ile, yine her Türk topluluğunun bir sembolü olan bir bayrak, Türk tarihinin hep bu mitolojik çağlarında oluşmuş, hukukî belgelerdir. Bütün bu töreler, topluluk düzeni ve askerî bir disiplin kurmak için, konmuş kanunlardır. Hunlar, T’ai-lin kurultayında, ormanın veya fidanların çevresini, atları ile üç defa döner ve dururlardı. Bu onların atalarından kalmış, eski bir töre ve kanun gibidir.[4] Çin tarihi, kanun (fa) sözünü, burada bilerek söylüyor ve kullanıyordu. (Bk. Çin. n. 27).

2. Kurultaylar, Türk Tarihinde Hangi Gerekler İçin Toplanırlardı?

Kurutayın sınırlandırılmış olanları aslında Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu’ndaki divan demektir. Nitekim Dede Korkut’ta da, Oğuzların büyük hanı Bayındır Han’ın divanından söz açılmaktadır. Çingiz Han ve oğullarının başkenti olan Kara-Korum’da da divana benzer bir ofis (office) vardı. Devlet içinde büyük bir saygı ve otoriteleri olan, Çinkay gibi bir bürokrat sınıfı, bu divanı oluşturuyorlardı. Buna rağmen seçimler, savaşlar, tayinler ile ekonomik düzenlemeler hatta büyük yargılar, Çingiz Han devletinde, kurultay tarafından karara bağlanıyordu. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Cengiz Han devletinde kurultaya, yalnızca Çingiz Han soyundan olanlar girebilirlerdi.

Hunlar ile Göktürklerde, hanedan ile boy beyleri, bilgeler ve vassallar da giriyorlardı. Bunlar, yarı yarıya din toplantıları görüntüsü de, veriyordu. Dede Korkut’ta ise beglerin yanında, 366 alp erenler de vardı. Kurultay toyuna ise, bütün halk katılıyordu. Aslında Türklerde, yeme içmesiz bir toplantı düşünülemezdi. Kurultayın bu ana çizgilerini sunduktan sonra, bazı kurultay türlerini sıralayabiliriz. Tabiî olarak bu bizim sunduklarımıza, daha birçok kurultay çeşidi katılabilir ve konu daha da genişletilebilir:

1) Savaş Kurultayı;

Atilla Hunlarında bu kurultay, ya savaş başında veyahut da savaş ortasında, yeni bir taktik uygulamak için, yapılırdı. Ancak şunu unutmamak gereklidir: Savaş kurultayı, at üzerinde yapılırdı. Bu da, bu tür bir kurultayın özelliğidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Mete ile oğullarının devletinde savaş kurultayı, sonbaharda ve eylül ayında yapılırdı. Çünkü bu mevsimde atlar güçlenmiş ve savaşın güçlüklerine karşı hazırlanmış olurlardı. Buna Türkler, her çağda büyük bir önem vermişlerdir.

Mete de, Yüeçileri yendiğini Çin İmparatoruna haber verirken, atlarının gücü ile sözünü, sözlerine katıyordu. Hunların eylül ayında Çin’in kuzeyindeki T’ai-lin’de yaptıkları kurultayda, Sayım yapılır ve devletin insan gücü hesaplanır ve hayvan sayısı da tespit edilirdi. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu toplantı, şuurlu ve hesaplı bir seferberlikti. Çin akınları ise, bundan sonra başlardı.

Hem de harman mevsiminde. Burası, Hunların çok eski bir yurdu idi. Herhalde büyük din törenleri de, bu toplantıda yapılıyordu. Nitekim buraya sonradan gelen Proto-Moğol Sienbiler, göğe kurban verdikten sonra, ormanın çevresini atla üç defa dönüyorlardı. Savaş arasında yapılan toplantıların en tipik olanını, M.Ö. 99’da görüyoruz. Savaşı durduran komutanlar, bir araya gelerek hemen yeni bir taktik seçmişlerdi.[5] Göktürklerin tesiri altında kalan, yarı Proto-Moğol Kitanlar, savaşta bir araya gelebilmek için, işaret veriyorlardı.[6] Dinamik ve hareketli bir savaş taktiği uygulayan Türklerin, zaman zaman bir araya gelip, taktik değiştirmeleri çok görülürdü.

Savaş öncesi yiğitlerin toplanması da, bir çeşit savaş kengesi ve meşveret kurultayı gibidir. Kaşgarlı Mahmud eski bir atasözünü verirken, alplar kamug tirkeşiir, yani alpların hepsi bir araya geliyorlar, çünkü düşmanın postacısı gelmiştir (MK, 3, 65). Tirkeş sözü de, eski Türkçede bir toplantı ve kurultay gibidir. Dede Korkut’ta bunun yerine yığıldı sözü kullanılıyordu. Yine başka, çok eski bir Türk atasözünde, Kalın eren tirkeşür, deniyordu (MK, 1, 148). Yani sayısı pek çok olan erler bir araya geliyorlardı.

Brockelmann, kendi indeksinde, tirkeşme sözünü biraz da haklı olarak, sıraya girme, savaş düzeninde dizilme diye yorumluyor (s. 209). Kuzey Türk mitolojisinde, savaş öncesi toy ve kurultaylarından da, sık sık söz açılır. Toya yığılan alplar sözü, tıpkı Dede Korkut’ta olduğu gibi, Altay masallarında da görülür.[7] Ayrıca bu masallarda, kırk yiğitler gibi, toya gelen kırk kişiden de söz açılır.[8] Aslında devlet kurmamış ve büyük devlet hayatı yaşamamış olan bu Türklerde, bu gibi inanışlar, herhalde mirasla geliyordu.

Büyük alplar, güreş ve yarıştan önce de, bir toy verirlerdi.[9] Sözümüzü Dede Korkut’taki, muhteşem bir savaş tanıtması ile bitirelim: Kalkubanı Kazan Han, yerinden turı geldi. Ala dağda çadırın otağın dikti. Üç yüz altmış altı alp erenler, yanında yığınak oldu (DK, (256). Aslında Selçuklular ile Osmanlılar da buna benzer savaş divanlarının sayı ve örnekleri çoğaltılabilir.

2) Göçten önceki kurultaylar:

Bilhassa eski Türklerde göç, çok önemli bir olay ve girişimdir. Göç, bütün halkı ilgilendirir. Osmanlılar da dahil, her çağda göçten önce, bir meclis kurulmuştur. Burada yalnızca iki vesika sunacağız Bunlardan birincisi, M.Ö. 43 yılına aittir. “Çin’e sığınmış olan Hunlar güçlenmişlerdi, (Çin elçilerinin) duyduklarına göre Hun hakanı, Hun büyüklerinin büyük bir kısmını toplamış ve onlardan görüşlerini sormuştu. Beylerin çoğu da, kuzeye kendi yurtlarına dönmek istemişlerdi”[10] (Bk. Çin. n. 28). Türkler Anadolu’ya geldikten sonra da göçlerden önce danışıp düşünüyorlardı. Bunun için kargaşalığa ve gürültüye meydan vermeden, ilerliyor ve duraklıyorlardı.[11]

3) Barış için kurultaylar:

Türk devletlerinde halk ve beyler, düşman bir devletle hemen bir barış kurmak için hazır değillerdi. Bunun için hakan, gerekli ortamı yaratmak için bazı tedbirler alırdı. Nitekim M.Ö. 68 yılından sonra Hun hakanı, Çin ile barış kurmak için, devletin ileri gelenlerini görüşmeye çağırdı[12](Bk. Çin. n. 29). Aslında barış Türklerde, bir tören ve toy nedeni olabilirdi. Kişiler arasında da, öyle idi.

Yakut Türkleri sulh ve barış için, özel olarak bir hayvan keser ve hayvanın aşıklı iliğini düşmana sunup yedirmekle, barış andı ile törenini tamamlamış olurlardı. Ayrıca Türkler çok önceleri, kız kaçırma yoluyla evlenirlerdi. Bu yüzden de bir çok savaş ve vuruşmalar olurdu. Sonradan kız isteme yoluyla evlenmeler başlayınca, bu tür akitlere, barış dendi ve düğün toyu kazanına da, barış kazanı adı verildi. Bu konular, Prof. A. İnan’ın ant ve evlenmeler hakkındaki araştırmalarında yer almıştır.

4) İsyan ve tâbi olma kurultayı:

Yukarıda, Hun hakanının sarayında yapılan kurban töreni ile kurultaya, Büyük Hun İmparatorluğu’na bağlı olan bütün vassalların, gelme zorunluluğu üzerinde durmuştuk. Gelmeyen, isyan etmiş sayılırdı. Dede Korkut kitabında da, Bayındır Han’ın toy ve kurultayına gelmeyen Dış Oğuz, düşman olarak kabul edilmişti. Manas destanının bir bölümü Köketey destanında da, Köketey, şöyle diyordu: Aşıma gelmeyeni yağma ederim! Bundan da anlaşılıyor ki, değil kengeş ve meşveret toylarına; ölü aşına bile gelmeyenler, düşman ilân ediliyorlardı.[13] Bu toyda, kâfirler ile Müslümanlar, hep birlikte yemek yemiş ve eğlenmişlerdi. Hakandan ayrılıp, başkasına bağlanmak için, beyleri ve halkı razı etmek gerekliydi.

Bunun için de, beyler ile halkı toplayıp, onlarla görüşülmeliydi. Bu toplantıların en görkemlisi, M.Ö. 53 yılında oldu. İki kardeş, Cici Han ile Hubanyeh Han, Hun tahtı yüzünden bozuşurlar. Huhanyeh Han yenilir. Bunun üzerine güneye gidip, Çin’e bağlanmak ister. Bunun için de, beyleriyle halkını toplar ve durumu anlatır. Bunun üzerine beylerden biri, Huhanyeh Han’a şöyle der: Bu olamaz! Hunların gelenekleri, cesaret ve güçlülüğü, kök ve temel olarak bir üstünlük ve onur meselesi olarak kabul eder. Başkasına bağlanıp, ona hizmet etmek ise, aşağılıktır!… Bu güzel konuşmalara rağmen Huhanyeh Han, Çin’e bağlanmaktan başka bir yol göremez.[14]

5) Elçiler ile ilgili divanlar:

Bu toplantılara artık kurultay değil de, divan toplantısı diyebiliriz. Osmanlılarda böyle önemli elçiliklere cevap hazırlamak için, divan toplanırdı. M.Ö. 8’de, önemli bir Çin elçiliği bir mühür dolayısıyla gelince, önce bir beyler divanı toplantısı ve sonra da toy yapılmıştı. M.Ö. 101 yılında ise, Çin elçisi Su Wu intihar edip, ağır yaralanınca, Hun hakanı devletin bütün ileri gelenlerini çağırarak, büyük bir toplantı yapmıştı. Kaynağımız, hakan, bütün beyleri çağırdı diyerek, toplantının önemini belirtiyordu.[15] (Bk. Çin. n. 30). Bu da herhalde büyük bir divan toplantısı idi. Çünkü bu kadar az bir zamanda, devletin her yanından büyük beyler gelemezlerdi.

6) Mahkeme ve yargı kurultayları:

Anlaşıldığına göre, eski Türk devletlerinde adâleti temsil eden hakandır. Tabiî olarak bu hak, beylikten hakanlığa kadar değişirdi. Çingiz Han ile oğullarının saraylarında, Bulgay ve Mönggeser gibi Ulug Yarguçı veya Moğolca, Yeke Yarguçı, yani baş kadıların varlığından da haberimiz vardır. Ancak af hakkı, hakana aitti. Mengü Han’ın tahta çıkması ve hanedanın değişmesiyle cezalar, seçim kurultayının bir sonucu olarak hükme bağlanmış olmalıydı. Nitekim Mengü Han, seçim kurultayına gelmeyenlerden de, hesap sormuştu.

Gazan Han, 1303’te Suriye’de başarı kazanamayan generalleri mahkeme için,-belki de normal mahkemelerin yetkileri dışına çıktığından-kurultay toplanmasını emretmiştir.[16] Aslında, aksakallılar ile bilgelerden oluşan, bir kabile veya boy şûrası da küçük bir divandır. Açık bir yargı kurultayını, M.Ö. 101’de, Hunlarda görüyoruz. Çin elçileri General Wei Lü’yü öldürmek isterler. Bunun üzerine Hun hakanı çok kızdı ve konuyu konuşmak üzeri, devletin ileri gelenlerini (kuei) çağırdı. Ancak Hun vezirlerinden biri, durumu yatıştırdı.[17] Aslında, bu da bir divandır. Çünkü bu kadar az bir zamanda, devletin her yanından büyükler gelemezdi. Ancak Hun seçimlerinden sonra, bazı temizliklere girildiğine göre bu cezalar da, büyük kurultayın bir hükmü, sonucu olarak, düşünülebilirdi.

Hakan ve Kurultay

1. Kurultay Divan veya Topun, Devlet Adına Hakanlar Tarafından Toplantıya Çağrılması

Normal olarak kurultayın hakan tarafından toplantıya çağrılması gerekiyordu. Ancak bu bir “Toy” şeklinde olabilirdi. Bununla beraber Göktürkler ile Hunlarda kurultay belirli zamanlarda, aynı zamanda bir din ve kurban töreni gerekçesiyle, örnek olarak Mayıs ayında toplanıyordu. Çingiz Han’ın topluluğunda da, baharda kurbanlı bir toplantı yapılıyordu. Ancak bunun bir devlet bayramı ve kurultayı olması çok şüphelidir.

Çünkü Çingiz Han devletine imparatorluk çehresi, ancak Ögedey Han’dan sonra gelebildi. Ögedey Han zamanında şulen yani yiyecek vergisi de yılda bir kez toplanıyor ve fakirlere dağıtılıyordu. Şulen üzerinde az sonra duracağız. Dede Korkut kitabında, Bayındır Han yılda bir kerre toy edüp, Oğuz beglerin konuklar idi. Görülüyor ki, bu devlet “Toy kurultayları” yılın belirli günlerinde oluyordu. Belki de davete gerek yoktu.

  1. Okla toylara çağırma geleneği Türklerde çok yaygındır. Türklerde okuma, davet etme ve çağırma demektir. Okucu yani davet için giden hizmetli, Türklerde hem düğünlerde ve hem de devlet kurultayları ile toylarında görülür. Örnek olarak bu, Çingiz Han devletinde çok yaygın bir habercilik sistemidir. Ancak yayın hâkimiyet, okun da bağlılık sembolü olduğu uygulamada pek fazla görülemiyor.[18] Kuzey Türk destanlarında Kücum Han, okçularım, diye alplarını çağırıp, okçularını ağırlıyor.[19] Buna Dede Korkut’ta da rastlanır. Aslında ok, bir savaş haberi sembolüdür. Aynı zamanda oklar, ok sahibinin damgasını taşıdığı için, bir çeşit itimatnâme yerine geçmiş olmalıydı.

  2. Toy düzenleme de ayrı bir bilgi ve tecrübeyi gerektirir. Toy verdi sözü Türkçede en yaygın olan bir deyimdir. Oğuz Kağan destanında da, Oğuz Han toy verdi (berdi), deniyordu.[20] Toy kılmak da, Kuzey Türk destanlarına kadar uzanan bir deyimdir. Manas destanının bir bölümü olan Er Töştük destanında, Er Töştük oğlunun doğumu nedeniyle Toy kıldı ve pek çok halkı (köp curtu, yurdu), çağırdı (şagırdı).[21] Görülüyor ki, toyla ilgili deyimler, Manas destanında da pek değişmiyordu. Daha kuzeydeki mitolojik Türk destanlarında, Contai Mergen, halkı yığdı (yuudu), toy kıldı.[22] Dede Korkut kitabında da, yığmak, yığılmak, yığnak olmak, toyun toplanması ile ilgili sözlerdi. Begler yığıldı, divana geldi (DK, 298, 12). İç Oğuzun, Taş Oğuzun beglerin üstüne yığnak etgil (14, 6). Oğuz begleri bir bir gelüp, yığnak olmağa başladı. (11, 13). Bu konu üzerine az sonra döneceğiz.

  3. Toy idaresi: Kutadgu Bilig ile Çağatay sözlüklerinde mutfak ile ilgili birçok memuriyetler vardır. Ancak toyun başkanı, bilge ve saygı değer bir kişi olmalıydı. Manas destanında bu başkanlığı Manas Han, kendinden yaşlı olan Koşay Han’a veriyor.[23] Oğuz Destanındaki Irkıl Koca’nın da, belki böyle bir toy başkanlığı düşünülebilirdi. Çingiz Han devletinin geleneğini taşıyan Türklerde ise, yasavul ve bekavul gibi memurlar, toylardaki düzenleri kurarlardı. Osmanlılarda, yasavul, belki bu gelenekten dolayı, düğünlerde çocukları kovan ve düzeni sağlayan kişilere denmiştir. Toy yasamak yani toy düzenlemek deyimi de Çingiz Han geleneğinden gelirdi. Toy yasadı ve toy içtiler gibi deyimler ise, daha çok kuzey Türk destanlarında görülüyordu.[24] Toy yasamak, toyu donatmak ve idare etmek, demektir.[25] Kuzey Türk kesimlerinde bu toylar, yalnızca boy idaresi düzeyinde kalıyordu.

    2. Kurultay veya Divanın, Bir Danışma Meclisi Özelliğini Göstermesi

Çingiz devletinde bile kurultay, bir boy konseyi veyahut da aile konseyi gibiydi. Dede Korkut’ta ise, bu bir beyler konseyi gibi, görünmektedir. Üyeleri ancak beyler, ünlü savaşçılar ve alplardır. Elbette ki eski çağlarda, tam bir parlamento veya diète meclisi düşünülemezdi. Ancak Mete’nin hayatı ile ilgili Çince metinlerde ise, Mete her konuda danışma için, devletin ileri gelenlerini çağırıyor ve onlara soruyordu. Mete’nin danışma meclisi ile ilgili vesikayı yukarıda sunduğumuzdan, burada konuya yeniden dönmeyeceğiz. Mete vezirlerini danışmaya çıkarıp, onlara sordu.

Bazan, hepsi birden olamaz diyorlar; bazen de, bazıları evet, diyorlar. Bazan da, Mete sağındaki solundakilere sordu, deniyordu. Tabii olarak en sonunda, Mete’nin dediği oluyordu. Ancak her durumda, danışma meclisine bir defa olsun, danışma gereği duyuluyordu. (Bk. Çin. n. 31). M. Ö. 68 yılında Hun hakanı, Çinle barış kurma amacıyla, plan yapıp, düşünmek için, devletin ileri gelenlerini çağırdı. (Bk. Çin. n. 32). Burada, soylu, kişiler, Çince “kuei-jen” sözü geçmektedir. Ancak bu söz devletin ileri gelenleri, saygıdeğer kişiler manasına da gelir.Mete’nin divanı da diyebiliriz bu meclise.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Hunlarda kurultay, yarı din gösterisi halinde yapılıyordu. Devlet daha çok askeri bir idare şeklinde kurulmuştu. Bu nedenle büyük memur veya komutanlar, kendi bölgelerinde ve çok uzaklarda idiler. M. Ö. 60 yılındaki Hunların kurultayında, Ho-su adlı bir Hun prensi, Hun hakanının hasta olduğunu duyunca, (seçim hakkına sahip) prenslerin kurultaydan uzaklaşmamaları için bir emir çıkardı.

Bu prensin unvanı, o kadar yüksek değildi. Anlaşıldığına göre bu, kurultayın idaresine memur bir Hun prensiydi. Ayrıca saray içinde de, yazışmalar ile hukuk işlerine bakan, vezirler vardı. Bunların arasında, Çinliler de bulunuyordu. Chung Hang-yüeh ve Wei lüeh, bunların en ünlüleridir.

3. Dede Korkut Kitabında, Hanlar Hanı Bayındır Han’ın Divanı

Üzerinde durulacak diğer bir nokta da, divan sözünün, Kutadgu Bilig ile Kaşgarlı Mahmud’da ve daha önceleri Türkçe’de görülmemesidir. Dede Korkut’ta yalnızca Hanlar Han’ı Bayındır Han’ın divanından söz açılmaktadır. “Divan” sözü bizce burada, “Bayındır Han’ın huzuru” anlamında kullanılmış olmalıydı. Yoksa Dede Korkut’ta, bir divan-ı hümâyûn (a council of state) düşünebilmek çok zordur. Çünkü Dede Korkut’ta ne yazıcı, ne yargıcı ve ne de defterdar’dan söz açılmaktadır. Herkesin kendisinden korkup titrediği, Deli Karçar Bayındır Han’ın divanına geldi, dizin çökdi,… Devletli hanın ömrü uzun olsun, dedi (Dk, 93, 1).

Bir diğeri de hana, Sultanım, der. Burada hanın otağı ve bir taht yeri söz konusudur. Han’ın divanı boş durmaz, boy veya devlet işleri görülürdü. Kötü haberlerde, bazan işler de dururdu. Gümbür gümbür davullar döğülmedi, ağır ulu divanın sürilmedi (DK, 146, 4). Buradaki sürülmedi sözüyle, “divan toplanmadı, işler görülmedi”, denmek isteniyordu. Ancak uzaktan gelen Oğuz beylerinin divanda toplanması, küçük bir kurultay özü gösteriyordu: Han Bayındır yerinden turmuş idi, ağban evin yerin üzerine diktürmiş idi.

İç Oğuz, Taş Oğuz begleri yığınak olmuş idi. (DK, 253, 8). Ancak, deyim ve terminoloji karışıklığı, Dede Korkut’ta da görülüyordu. Kazan’ın otağı da, divan diye adlandırılıyordu: Akındılı görklü suyu delip geçin. Kazan’ın divanına çarpıp (koşarak, sür’atle) varın (DK, 298, 5). Ancak Hanlar Hanı Bayındır Han’ın divanı, ağır ve ulu bir divandı.

4. Altın Otağ: Kurultay, Toy ve Divan Toplantılarında, Hakanlık ve Devlet Sembolü

Bu konuya da en iyisi, Oğuzlar ile Oğuz destanından başlayıp, gerilere doğru gidelim: Hafız Abru’nun Farsça Oğuz destanında şöyle deniyordu: Köl Erki Han büyük bir toy yaptırdı. Tuman Han’ın atalarından kalan “altın evi”ni, diğer evlerin önüne kurdurdu. Korkut’u, bütün Oğuz uruklarını, büyükler ile ileri gelenleri toplayıp, şöyle dedi: “Otuz iki yıldan beri bu tahtta oturuyorum. Bugün artık hak, Tuman Han’ındır. Padişahlık tahtı, bu iş için Yüce Tanrı tarafından seçilmiş olanlarla, onların nesillerinden gelen insanlara lâyıktır. Bu soydan gelen kimseler, asla hata yapmazlar. Ben ise yapabilirim.[26] Bu destanda biraz Fars üslûbu vardır. Ancak Türk motifleri ile temaları da, açık olarak görülmektedir.

  1. Devletin sürekliliğinin sembolü, yukarıdaki vesikaya göre, hakanın altın otağı veya altın evi olarak görülüyordu. Altın otağ, Tuman Han’a atalarından kalmıştı. Oradan da oğluna geçmeliydi. Türkmenlerin Şeceresi’ne göre, Gün Han, babası Oğuz Han’ın yaptırdığı altın evi diktirdi.[27] Belki de Oğuzların inanışlarına göre, Tuman Han’ın otağı Oğuz Han’dan beri gelen bir altın otağdı. M.S. 840’ta Kırgızlar, Uygurları yenmişler ve Uygur Kağanının altın çadırını yakmışlardı. Bu olay Orta Asya tarihinde çok ünlüdür. Bizans elçisi Zemarhos, Göktürk Kağanı İstemi Kağanın iki altınlı büyük otağından, uzun uzun söz açmıştı. M.S. 568 yılından az sonra gelen Zemarhos, Göktürk kağanının, otağının direklerinin altınla kaplı olduğunu görmüştü. Türk kağanı da, altın bir taht üzerinde oturuyordu.[28]

  2. Yerle göğü birleştiren otağ, görkemli bir dille, yalnızca Dede Korkut’ta anlatılıyordu. Oğuzların Hanlar Hanı, Han Bayındır bu otağı ile Göktürk kağanlarının evreni içine alan (cosmic) kağanlık anlayışına bürünmüştü: Han Bayındır yerinden durmuş idi. Ağ ban evini, yerin üzerine diktirmiş idi. Ala sayvan gök yüzüne aşanmış idi. Bin yerde ipek halıçası, döşenmiş idi. İç Oğuz, Taş Oğuz beyleri yığnak olmuş idi. Dedem Korkut geldi, şadılık çaldı. (DK, 235,5). Burada kapalı da olsa, eski bir gelenek ezana, Oğuzların hanının otağını, “yerle göğün birleştiği” bir yere oturtuyordu. Bayındır Han’a bağlı Kazan’ın, bir savaş otağından ise, şöyle söz açılıyordu: “Kalkubanı Kazan Han yerinden turı geldi. Ala dağda çadırını otağın tikti, üç yüz altmış alp erenler yanına yığnak oldu (DK, 293, 10). Bu, hakanlık ve devlet otağı değil; kumandanlık otağıdır.

    Bu da bir semboldür ve ordugâhtır. Bizce Türklerin bu büyük devlet geleneği ile sembolleri, Çingiz Han’dan az önce Kereit devletinde de devam etmişti. Kereit Hakanı (Ong-Kan altın çadırını kurarak, toy yapmaya hazırlanıyordu.[29]Çingiz Han devletinde de, Kurultay ile toylar ve yeme içmelerde, Hakanlık otağı kurulurdu. Ögeday Han, bin veda ziyafetinde, bu otağını kurdurmuştu. Ancak bu otağ, yeke çaçır, yani büyük çadır gibi görkemli bir dille anılıyordu.[30] Bununla beraber gezginlere göre, Batu Han’ın otağı, bir şehir kadar büyükmüş.[31] Çingiz Han devletinde, bu büyük otağlara, ordu da denirdi. Ancak bunları, tören otağlarından ayırmak gereklidir.[32] Tören otağları, tam bir otağ-ı Parişâhî idi. Prensler ile beyler, otağın içinde ağırlanırdı. Halk ise dışarıda, yer içer ve eğlenirdi. Çingiz Han devletindeki, bir tahta çıkma kurultayında kullanılan büyük bir otağı, gezgin Plano Carpini geniş olarak anlatmıştı. Bu konu üzerinde yukarıda durmuştuk.

5. Kurultaylar ile Toylarda, Devlet Protokolü ve Disiplini

Yukarıda seçim ile kurultay bölümüne girerken, aile ile Türk topluluklarının, askeri bir birlik halinde geliştiklerini göstermeğe çalışmıştık. Kurultaylar ile toylara, sayıları çok yüksek olan begler ile geniş bir halk kitlesi de katılırdı. Bundan dolayı bu toplantılar, disiplin ve sessizlik içinde geçmeliydi.

Herkes, yerini ve sırasını bilmeliydi. Yoksa anarşi doğabilirdi. Türklerin, bu konuyla ilgili oran ve ülüş töresi üzerinde, hocamız Abdülkadir İnan durmuştur.[33] Biz burada, yalnızca hocamızın üzerinde durmadığı, bazı önemli noktalar üzerinde, durmak istiyoruz. Ülüş töresi, yalnızca beyler ile devletin ileri gelenleri arasında değil; halk arasında da yaygındı. Toylar ile toplu yemeklerde, her ailenin kızartılan koyunun neresinden yiyebileceği ve et doğrama hizmetleri belirlenmişti. Bu konu üzerinde, yukarıda da durmuştuk. Ataların hizmetine göre, her aile topluluk içinde bir yer almıştı.

Yoksa Kazak Türklerinde her aile soy bakımından birbirine eşitti.[34] Yani bir sınıf ayrılığı yoktu. Suç işleyenler, bu ülüş hakkını düşürebilir veyahut da büsbütün kaybedebilirlerdi. Böylece, Türk kavimleri sosyal bir topluluk haline geliyorlardı. Bunun için Selçuklu çağı kaynakları, Türkler kargaşılığı ve gürültüye meydan vermeden ilerliyor ve duraklıyorlardı. Çünkü onlar sessiz kalıyorlar ve uzun konuşmalardan hoşlanmıyorlardı.[35] Osmanlı çağında Busbecq ise, padişahın ordugâhı hakkında, Bu büyük kalabalık içinde, imrenilecek diğer bir şey de, sessizlik ve düzendi. Hiçbir bağrışma, uğultu ve gürültü yoktu. Bizde ise, birkaç kişi bir araya geldi mi, gürültüden durulmaz.[36]

Yeme içmede bile, herkesin ne yiyebileceği belirlenmiş olan bir toplulukta, göç ve savaşta, yerleri belirlenmiş olurdu. Dede Korkut’ta, oğlu olanı ak çadıra, kızı olanı kırmızı çadıra, oğlu kızı olmayanı da kara çadıra koyup, önüne kara koyun yahnısından yemek koyma, yine orun ve ülüş töresine göre yapılmış bir konuklama olsa gerektir. Oğuzlar, ağca koyun şölenli; kâfirler ise, küçücük tonguz şölenli idiler. Dede Korkut iki kavmi de, aynı ölçülere göre sınıflara ayırıyordu (DK. 281, 5).

Kuzey Türk destanlarında da, toplu yemeklerde ilk önce han ile hatun yemeğe başlıyorlardı. Kazancı yani aşçı, bunu düzenliyordu.[37] Öyle anlaşılıyor ki Hakanlar, kendilerine bağlı olan boy veya kesimler için kesilen her at veya koyundan pay, ülüş alarak yiyorlardı. Böylece, kendilerine bağlı herkes için hâkimiyetleriyle koşulma derecelerini belirlemiş oluyorlardı. Farsça Oğuz destanında, Üç Ok ve Boz Ok için, iki at kesiliyor ve han her iki attan da pay alıyordu.[38]

Sofrada herkes, dengi dengine ve eşi eşine oturmalıdır. Nitekim Dede Korkut Kitabında, itim ile bir yalakta içen kâfir, deniyordu (DK, 41,1). Oğuzlar düşmanlarını, böyle aşağı bir protokolde görüyorlardı. Sofra âdâbı, Selçuklularda da, Osmanlılarda da çok önemli idi. Sofrada diziliş ve yer alışları, divan ile ilgili bölümümüzde ele alacağız. Örnek olarak, Osmanlı divanında Baş Defterdar, Sadrazam ile birlikte yemek yiyordu.

Demokratik bir âyin veya din töreni, Oğuzların halk toylarının özünde yatar. Aslında toy ve yenmek için kesilen hayvanlar aygır, buğra ve koç gibi erkek hayvanlardır. Erkek hayvan kesimi, bir kurban işaretidir. Çingiz Han Devleti aristokrat bir devlet idi. Kurultaylar ile devlet toylarına yalnızca Çingiz Han’ın soyundan, yani Altın Urugdan olanlar, girebilirlerdi. Oğuz Han kurultayında ise Oğuz Han’ın soylarından başka, kuma çocukları yani onların akrabaları; ayrıca bunların dışında Kalaç, Kıpçak, Kanglı ve Karlık gibi uzakta kalan Türk soyları da katılıyorlardı.

Türkmenlerin şeceresi, bunların listesini de vermektedir.[39] Buna göre, Oğuz Han kurultayı bütün Türk kavimlerinin müşterek bir kurultayı idi. Elbette herkes, dengi dengine ve orun ile ülüşüne göre, sofralarda yerlerini alacaklardı. Ancak, aynı içme yeme ve toy yerinde birleşeceklerdi. 900 at, 9000 koç kesildiğine, 90 deri havuz kımız, 40 havuz arak hazırlatıldığına göre, yiyecek ve içecekler de, birleşik olarak hazırlanıyor demekti.[40]

Ancak Farsça Oğuz destanının dediğine uyarsak, bu aygırlar ile koçlar da, boylar arasında ülüşülerek ve boyların kendi paylarına göre, kesilmiş olmalıydılar.[41] Diğer büyük aş ve toylarda, Müslüman ile kâfir arasında, bir ayrılık da gösterilmiyordu.[42] Manas destanında, belki böyle karışıklık olabilirdi. Ancak Oğuzlarda, herkes kendi protokolüne göre yerini alıyordu. Elbette ki bu arada, fakir fukara da doyuruluyordu.

6. Kurultay veya Divan Otağının Başlıca Sembolleri

Otağın başlıca sembolü, hiç şüphe yok ki tuğ idi. Ancak minyatürlerde tuğlar, divanda kapalı ve kaplarında görünüyorlardı. Bundan sonra ayak yani kadeh gelir. Bilindiği üzere, Göktürk çağının heykellerinin de elinde, birer kadeh bulunuyordu. Bulgar kabartmalarında da, bu kadehi görüyoruz. Geza Feher’e göre hakanın elinde bir kadeh tutması, hâkimiyet ve güçlülüğün bir sembolü idi (İnschriften, s. 16) b 568’de Zemarchos, Göktürk Kağanı İstemi Kağan’ın otağında da altın içki sürahileri ile kadehler görmüştü.

a. Hakanlara kadeh tutma:

Türklerde bu gelenek ilk kez Hafız Abru’nun Farsça Oğuz destanında görülüyordu. Oğuz Kağan’ın babası Kara Han’a, gelinleri kadeh tutuyorlardı.[43] Türkler kımız veya şarap kadehine, ayag, derlerdi. Farsça destanda ise, buna, kâse dâşten, kâse giriften diyorlardı. Anlaşıldığına göre Türklerde, tahta çıkma toyu içinde, bir kadeh tutma seromonisi vardı. Yukarıdaki gelinlere sağrak sürdürme yani kadeh tutturma ise, Müslüman olmayan Oğuz’un babası, Kara Han tarafından yaptırılmıştı. Türkler Müslüman olduktan sonra ise, durum değişti. Ancak, Tuman Han, Köl Erki Han’ın kızlarını toyda kâse tutarlarken görmüş ve bunlardan birini, beğenerek istemişti.[44]

Anlaşıldığına göre Türklerde asıl kadeh tutma töreni, tahta çıkma serenomilerinde oluyordu: Bu toy kararlaştırıldıktan sonra, “kadeh tutma töreni” için ayrıca üç bin koyun ve otuz kısrak hazırlanmasını emretti. Korkut’un gelip Tuman Han’a kadeh sunması için, bir adam gönderdi. Köl Erki Han, Tuman Han’a toy verdi ve Korkut da, Tuman Han’a kadeh sundu.[45] Görülüyor ki bu gelenek, sanıldığından da önemli idi. Çingiz Han devletindeki tahta çıkma kurultaylarında bu gelenek, daha açık olarak görülüyordu. Ögeday Han tahta çıktıktan sonra kadehi, küçük kardeşi Toluy’un elinden almıştı.[46]

Toluy, Çingiz Han’ın en küçük oğlu olduğundan, bu sırada nâip olarak bulunuyordu. Aslında Çingiz Han devletindeki toy ve kurultaylarda, Büyük Hatun’un kadeh sunması, yaygın bir gelenek halindeydi. Bunu gezgin ve papanın elçisi Pl. Carpini de görmüştü.[47] İslamiyetin girmesiyle Türklerde kaybolan birçok gelenek, Çingiz Han devletinde yaşıyordu: “Kadeh çok sıkı bir sıra ve seremoniye göre tutulurdu. kadeh gezdirilir. Bu sırada da el çırpılırdı.[48]

b. Altın hakanlık kadehi’ni, bir çeşit Uygur Devleti’nin kalıntıları üzerinde kurulan, Orhun’daki Kereit devletinde de görüyoruz. İslamiyetten önceki Türk devletlerinde, böyle sembolik altın bir kadehin bulunması gerekirdi. Çingiz Han Kereitleri yendikten sonra, şöyle bir emir (yarlıg) çıkardı: Ong Kan’ın altın çadırını ve bütün altın içki (ayaka) ve sofra (saba) takımlarını, hizmetçileriyle birlikte. Badai ile Kişilik’e veriyorum.[49] Gizli Tarih, altın çadır için, altan terme deyimini kullanıyordu.

c. Hakanlık sembolü kadeh (Ayag): Uygur edebiyatında “ayag” yani içki kadehi, büyük bir yer tutuyordu. Kadeh, Buda dininin de önemli bir sembolüdür. Kaşgarlı Mahmud’a göre yani XI. yüzyıl Türklerinde de ayag veya çanak sözü çok yaygındı. Ancak İslâmiyet, bu geleneği biraz olsun ortadan kaldırmıştır. Fakat Kutadgu Bilig’de vezirlik alâmeti olarak ayag yani kadeh sözü çok geçer. Kadeh (ayag), damga, at, at eyeri (üstem) ile elbise veya hil’at (kedüt), bunlar da birer vezirlik sembolleri idiler. Uygur edebiyatında ise, tanrılara sunulan kadehler, ulu türlü ağır kadeh (ayag), idiler.[50]

Yoksullar İçin Vergi ve Şölen

Şölen, Yemek mi; Yoksa Yoksullar İçin Alınan Bir Yiyecek Vergisi veya Armağan mıydı?

Şölen sözü Türkçeye, Çingiz Han devletinden sonra, Moğolca yoluyla giriyordu. Moğolların Gizli Tarihi içinde, şölen, daha çok sabah çorbası veya sadece, yemek karşılığında kullanılıyordu. Ancak iki yerde, yılda bir kez alınan, bir hayvan vergisi olarak geçiyordu. Ögeday Kağan bir yarlığında, şöyle diyordu: (Halkın yoksulluk çekip, sefalet içinde kalmamasını söyledikten sonra), Her yıl yemek (şulen) için, halkın sürülerinden iki yaşlık birer koyun alınacaktır. Her yüz koyundan bir koyun alınarak, herkesin kendi ulusu içindeki fakirlere verilsin.[51] Gizli Tarih’in Çince karşılıklarında ise, (bu koyunların alındığı yerlerde) herkesin kendi yoksuluna verilsin, deniyordu. Çince öz tercümede ise, bundan, kendi ulusundaki yoksullara verilerek, yardım edilsin, deniyordu. (Bk. Çin n. 33).

  1. Yoksullara yiyecek armağanı ve yardımı için alınan bir vergiye, şulen dendiğini, yukarıdaki vesikalardan, anlıyoruz. Gizli Tarih’in 280. bölümünde yine bu vergiden biraz daha kısaltılmış olarak, yeniden söz açılmaktadır. Burada da, alınan koyunların, yoksullara verilmesi emredilmektedir. Kozin’in yiyecek vergisi deyimi, biraz tutarsızdır. Bu vergi, ordu için değil, halka yardım için alınıyordu. Vergi kesimi de yılda bir kez oluyordu. Bunun, şölen âyini veya yılda bir defa yapılan kurban âyini ile bir ilgisi görünmemektedir.[52] Ancak koyunlar verildiği zaman, hakan için bir toy yapılıyor idiyse, bunu bilmiyoruz. Burada, imparatorluk adına alınan bir vergi ile, yoksul halka verilen bir yemek, söz konusudur. Haenisch’in bunu imparatorluk kasasına giren bir vergi olarak sanması da doğru olmasa gerekir.[53] Sonradan Moğolca “şule”, vergi toplamak demekti.[54]

  2. Dede Korkut’taki “şölen” koyunları: Yukarıdaki çok önemli vesikadan sonra, Dede Korkut’ta görülen bazı konuların daha derinliklerine girebiliriz. İslâmiyetin girmesine rağmen, “kâfir kızlarına sağrak sürdürme” geleneği, Dede Korkut’ta da yaşıyordu. Yukarıda, kadeh ile ilgili bu konu üzerinde durmuştuk. Aşağıda ise, Dede Korkut’tan derlediğimiz, bazı sözleri sunuyoruz. Bunlar üzerinde düşünelim:-1). Ağayılda ağca koyunum sana şölen olsun!-2) Ağayılda ağca koyunı sorar olsam, ağam Beyreğin şöleniydi, Ağam Beyrek gideli şölenim yok: (Beyrek’in kızkardeşi böyle diyordu: (DK, 104, 2).-). Küçücük tonguz şölenlü bir torba samanı döşeklü, yarım kerpüç yastuklu: (DK, 281, 5). Yukarıdaki sözlere dikkat edecek olursak, şölen doğrudan doğruya koyun demektir.

Ayrıca koyun burada, âdi bir mal değil; şölen, şöhret ve sevap gereği ve vasıtası olarak görünüyordu. Aslında şölen, Dede Korkut’ta bir yeme içme ve toy demekti. Zaten Basat kardeşi için söylediği “şöleninde korduğum koyunun” sözünden de bu anlaşılıyordu (DK, 223, 3). Deli Dumrul babasından can istemek için gittiği zaman, babası ona şöyle demişti: Ağayılda ağca koyunum gerek ise, kara mudbak altında anın şöleni olsun: (DK, 164, 13). Yani koyunumu al da, canımı isteme diyordu. Babanın oğluna koyun armağan etmesi de, koyun şölen, idi: Ağca yüzlü oğluna, ağca koyun şölen verdi: (DK, 252, 13). Görülüyor ki Dede Korkut’ta da, koyun varlığı, koyun armağanı, belki de koyun mirâsı, fâkir fukarayı doyuran, sahibinin adını ve şanını yükselten bir varlık olarak görülüyordu.

  1. Konuk hakkı ve şölen koyunu: Sosyal konuları fazla zorlamak doğru değildir. Ancak akla gelen bazı paralel gelenekler vererek, gelecek nesillere ışık tutmakta da bir yarar vardır. Bilindiği üzere, Türk ailelerinde konuk hakkı, atadan gelen bir miras olarak görülür. Bu meseleyi Prof. Abdulkadir İnan incelemiştir. Dış tesirlerin daha az sızdığı bazı Kuzey Türk kesimlerinde, ölen bir kimse vasiyetinde varlığını çocuklarına bırakırken, bir bölümünü de gelen konukların ağırlanması için bir yere ayırırdı. Daha tutucu Türk kesimlerinde, konaklanmayan bir misafir, bu hakkını alıp gidebilirdi. Aslında Anadolu’da evlerde misafir için ayrılan ve selâmlık denilen bir oda vardı. Anadolu’daki yaylacılar ise, gelecek konuklara ayrı bir çadır ayırırlardı. Dede Korkut’taki, Oğuzların bütün koyun varlıklarının hepsi, elbetteki yalnızca şölen için değildi. Ancak sürünün şölen payı, sürü ile sahibini, onurlayan bir sebep oluyordu.

  2. Şilan ve saray sofraları; Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Türk dilinin temel kaynakları olan Kutadgu Bilig ile Kaşgarlı Mahmud’un eserlerinde, şölen veya şilan sözlerini görmüyoruz. Osmanlı topluluğuna, İlhanlılar yoluyla ve doğru şöylenişiyle şölen şeklinde geçmiştir. Çağatay kültür çevresinde ise bu söz, şilan ve şilân şeklinde gelişmiştir. Ancak İslâm devletlerinde de görülen fakirlere sofra çıkarma geleneğini, Türklerin toy veya kurultay yeme içmelerinden ayırmak gereklidir. Selçuklu devleti imparatorluk haline gelince, Türk-İslâm karakterini birbiriyle birleştirmiştir. Buna paralel olarak Çağatay Türk kültür çevresinde de bu benzeşme olmuştu. Bâbürnâme, aş ile şilânın her zaman eşikte, (yani sarayda, saray kapısında), yapılması gereğinden söz açıyordu.[55] Bu, Türk-İslam sentez ve karakterinde, bir sözdü.

Ayrıca açık ziyafet veya toy, padişahın vazifeleri arasında gösteriliyordu: Bahşiş, beriş, (yani veriş, bağış), divan, (yani idare veya danışma konseyi), destgâh, (yani saray idaresi), şilân ve meclis, (yani halka açık toy, yeme içme ile misafir yemeği), padişahlara mahsus idi.[56] Görülüyor ki şilân dışarıda halka ait yeme içme; meclis ise, saraydaki sofra idi. Ancak, daha geç bir eser olan Ebülgazi Bahadır Han’ın Türklerin Şeceresinde, padişahlık şilân-hânesinden söz açılıyordu.[57] Radloff’a göre bu, devletin halka açık toy ve törenlerinin yapıldığı bir salon idi. Böyle büyük bir salon olmadığına göre bu, bir saray avlusu da olabilirdi.[58] Doğu Türkistan’da ise Şilân, asker için pişirilen yemek, Şilâncı (şölenci) ise, askerlere azığı bölüştüren kimse, demektir.[59] Bu da bir açık hava ve topluluk yemeğidir. Fakat resmidir.

Toy ve Kurultayların Yararları
1. Büyük Halk Toyları İle Kurultaylarının, Askeri ve Ekonomik Yararları

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Türk tarihinde kurultaylar, din ve devlet törenleri şeklinde başlamıştı. Aslında Anadolu Selçuklu devletinde havass adı verilen, halka açık Cuma günü ziyâfetleri de, İslamiyetle benzeşmiş, ancak mana ve topluluğun eğitimi ile gelişmesi bakımından biraz daha gerilemiş Türk gelenekleridir. Çünkü eski Türk toylarında topluluk, han çevresinde birleşirdi. Ayrıca at, ok yarışları bu birleşmeyi güçlendirirlerdi. Bu bakımdan Türk edebiyatının kökleri, yarışma, teşvik, seçkinlenme ve ödüllendirme, hep bu toplantılarda yapılırdı. Devletin en iyi atışçıları, binicileri, atları ve damızlık hayvanları da, bu devlet-halk toylarında görülürdü. Şimdi bu konular ile ilgili birkaç vesika sunalım:

a) Ok atışı ve yarışmalar:

Birçok yerde söylediğimiz gibi, Oğuz Han’ın toyunda, iki direk üzerine iki tavuk veya kuş konmuş ve Oğuzların, Üç Ok ile Boz Ok kesimleri, bu kuşlara ok atmışlardı. İslamiyette ok atma eğitimi, mukaddes bir vazife gibi kabul edilmişti. Bundan dolayı, kavis-nâme adlı pek çok kitap yazılmıştı. Türklerde de bu gelenek, başlangıçtan beri askerlik gereğince var gibi görünüyordu. V. yüzyılda yaşamış olan ve Uygur topluluğunun ataları sayılan Kaoçı adlı Türk kavimleri bayramlarda ve yıldırım düşerken, göğe ok atarlardı. Bu, Tanrı veya gök ile bir haberleşme gösterisi olsa gerektir. Yukarıda da gördüğümüz gibi, ok gönderme, çağırma veya haber verme sembolü veya aletidir.

Çin’e giden bir Göktürk elçiliği veya heyeti, Çinlilerle büyük bir ok atma yarışması yapmışlardı. Bu da toy, ziyafet veya törende yapılan bir ok yarışması olmalıdır. Biraz daha doğuda, Proto-Moğol veya Kore yakınlarındaki kavimlerde, ok atışına, bir din töreni şeklinde görülür.[60] Ok yarışı Osmanlı topluluğunda da, gerçi biraz İslamiyetle benzeştirilmiş olmasına rağmen, bir tören gösterisi olarak, büyük bir yer tutmuştu. Kuzey Türk destanları ile mitolojisinde, Han halkı topladı, ok atışıp, oyun kıldılar, gibi anlatışlar görülüyordu.[61]

Artuk Bey aldığı bir kilisenin tavanına ok atıyordu. Fatih’in Ayasofya’nın tavanına ok atmasıyla ilgili söylenti, Türklerdeki bu gelenek ve inanışların çerçevesi içinde incelenmelidir. Dede Korkut’taki Beyrek ile Banu Çiçek’in ok yarışması, gerdek yerinin ok atma yolu ile bulunması, Türklerdeki bu derin ve eski geleneğin çeşitli görünüşleridir.

b) At yarışları ve din-devlet törenleri:

At yarışları, eski Türk topluluk hayatının, vazgeçilemez bir bölümü idi. Bu yarışlar dolayısıyla, halk da toplanmış ve birbirine kenetlenmiş oluyordu. Yoksa eski Türk toyları, yalnızca bir yeme-içme toplantısı değildi. Eski Hun topluluğunda at yarışları Hun hakanının da başında bulunduğu, bahar ayında Lin-hu adlı yerdeki büyük kurultayda yapılıyordu. Atlarla ormanın çevresinde dönülüyordu. Gerçi bu bir din seremonisi idi. Ancak içinde, at yarışı da vardı. Bu geleneği, İsa’dan sonraki çağlarda, Hun kültürünün tesirleri altında kalan ve kendilerini Hunların vârisleri sayan, Siyenpilerde daha açığa kavuşmuş olarak görüyoruz.

Çin’in kuzeyinde devlet kuran Sienbiler, orman bulunmadığı yerlerde, söğüt dalları (veya fidan dikiyorlar ve bunların çevresinde, atla dört nala üç defa döndükten sonra, duruyorlardı. Bu onlara atalarından kalmış, kanun gibi bir gelenektir.[62] Bu toplantılara bütün halk katılırdı. Bu, büyük bir din ve devlet kurultayı idi. Göktürk topluluğunda, çevreyi bu atla dönme geleneğini, ölüm ve yuğ törenleri, içinde görüyoruz. Göktürkler ölünün bulunduğu çadırın çevresini, yedi defa dönüyor ve her dönüşte ağlayıp, bağırarak yüzlerini kesiyorlardı. Bunların doğrudan doğruya bir at yarışı olup olmadığını bilmiyoruz. Ancak atla ilgili önemli bir kült ve tören olduğu da bir gerçektir.

Türklerde dokuz burçla ilgili dokuz sayısı kutludur. Batıdaki Türklerde ise, yedi sayısı kutlu sayılıyordu. Göktürk çağındaki Kırgız Türkleri ise, ölü çadırının çevresini üç defa dönüyorlardı. En iyisi bu törenleri, Prof. Eberhard’ın yorumundan dinlemektir:[63]İlkbaharda çayırların çoğaldığı ve tayların doğduğu çağda, bir bayram yapılır ki bu ziraatçıların kültürlerinde olduğu gibi bir bereket kültü ile değil, yer kültü, (veya Yer-su) ile ilgili bir inanıştır. At yarışları ile atların sergilenmesi, bu bayramlarda yapılırdı. Ölü aşlarında da, büyük at yarışları yapılırdı. Halk bu törenlerde bir araya gelirlerdi.

Köketey’in toyunda, on beş gün, gece ve gündüz, atları yarıştırarak, terletiyorlardı. On yedi gün sonra da atlar, sınçı adı verilen yarış hâkemi önünden geçiriliyor ve hâkem (sınçı), her at hakkındaki görüşünü söylüyordu. Bunları da, güreş ve süngü yarışmaları izliyordu.[64] Anadolu’da da çoğu düğün ve panayırlarda, at ve cirit yarışmaları olur. Bu bir topluluk ve şenlik geleneğidir. Kuzey Türk mitolojisinde de toy düzenlediler (oyın yaşadılar), ata binip (at münüp) oynadılar gibi söz ve sahneler görülüyordu.[65]

c) Hayvan güreşleri ve damızlık:

Anlaşıldığına göre Hunlardan beri, din-devlet kurultayları ile toyları, bir çeşit panayır şeklinde düzenliyorlardı. Anadolu’daki deve güreşleri de bu geleneğin son izleri olsa gerektir. Çünkü Anadolu tarihinde de, kervanların deve ihtiyacı, Türkmen yörükleri tarafından veriliyordu. “Deve güreşi”, deve cinsleri ile damızlıkların bir çeşit sergilendiği ve seçkinleştiği bir seremoniydi. Bu konuda, atlar için de elimizde çok değerli bir vesika vardır. Çin kaynakları kuzeydeki Göktürk çağı Kırgız Türklerinden söz açarlarken şöyle diyorlardı: Çok büyük ve güçlü atları vardır.

Bu atlar içinde en iyi döğüşenler (veya güreşenler), devlet içinde birinci olurlardı. Bu vesika üzerinde biz, çok yerde durmuştuk. Mete’nin atları da devlet atı gibi bunlara benzer adlar taşıyorlardı. Dede Korkut içinde de Deve ile Buğra, yani erkek develerin güreşini görüyoruz (DK.15,11). Hayvancı kavimlerde bu gibi yarışmaların olması, normal görülebilir. Ancak hakanların, büyük toyları ile din ve devlet kurultay ve toplantılarında bu yarışmaların görülmesi ayrı bir mana taşıyordu. İnsan ve hayvan sayımları da bu kurultaylarda yapılıyordu. Bu konu üzerinde, yukarıda geniş olarak durmuştuk.

2. Türkler “Halk Toplantılarını, Kurultay, Divan ve Devlet Danışma Meclislerini” Nasıl Adlandırıyorlardı?

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, eskilerde devlet ve halk toplantıları, bir “din-devlet” toplantısı halinde görülüyordu. Ünlü Japon bilgini Şiratori’nin de dediği gibi bu toplantılar Hakana ve devlete bağlılık (Allegiance to Han) ve milleti birleştirip kenetleyen (unification of nation) gösteriler ve festivaller, şeklinde oluyordu. Bunun içindir ki Dede Korkut’taki yeyip içmeleri, toyları, Türklerin eğlence ve boğazlarına düşkünlükleriyle yorumlamak doğru değildir.

Bunlar Türklerin çok eski çağlarından beri sürüp gelen, din ve devlet geleneklerinin birer devamıdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, savaşta generaller arası, devlette beyler arası veya hanedan içinde, idarede ise, saraydaki bürokrasi divanında, bir “danışma veya meşveret meclisi” toplanıyordu. Bu toplantıları deyimler bakımından toplayıp, aşağıda sunmaya çalışalım:

a) Kengeş veya Devlet meclisi:

Bu sözün iki manası vardır: Bunlardan birincisi ve galiba öz olanı, karşılıklı danışma ve önleyici tedbir almadır. Bu toplantılar, kişiler ve devlet için, vazgeçilemez bir şeydir. Ancak asker bir millet olan Türklerde, çok konuşma ve her kafadan bir ses çıkması da, bir disiplinsizlik işareti gibi görülüyordu. Bu bakımdan da kengeş sözünün bu manası, disiplinsizlik karşılığı olarak görülmüştür. Kengeş sözcüğünü en eski Türkçede göremiyoruz. Rusların eski Türkçe sözlüğü Göktürk yazıtlarındaki, kingşür-sözünü, kengeşür-mek şeklinde yorumlamıştır. Birbirine düşürmek manasınadır.

Bizce doğru olmalıdır. Deyim, XI. yüzyıl kaynaklarında, daha sık görülmeğe başlar. Kaşgarlı Mahmud’a göre danışma, müşavere demektir. Kengeşli ise, “tanışıklı ve tedbirli” manasında kullanılırdı. Buna ait iki ata sözü de verilir: Geniş don yani elbise yıpranmaz; danışıklı bilgi (kengeşlig bilig) ve iş ise bozuk olmaz (I, 368). Bununla ilgili olarak, “işlerinde kendi kendine iş görmemesi gereken kimse için söylenen bir sözdür.” diye de bir yorum yapılmaktadır. Yine çok eski bir Türk atasözünde ise, şöyle deniyordu: Danışıklı kengeşli bilgi gittikçe artar, danışıksız (kengeşsiz) bilgi ise eskir.[66]

Brockelmann’ın bu yorumu, daha doğru olsa gerektir. B. Atalay ise bu sözü, Danışıklı bilgi güzelleşir, danışıksız bilgi ise, yıpranır. diye yorumluyordu. (I, 232). Ayrıca, Benim ile karşılıklı danıştı (kengeşdi), bilgisi benimle böylece denkleşti (tengeşti), diye başlıyan, eski bir Türk kahramanlık şiiri de vardır (I, 393). Kutadgu Bilig’de ise artık saray hayatı başlıyordu. Türk sarayının divanında, vezirler ile türkü danışmanlar vardı: Vezir beylere, sürekli olarak (tutçı), danışman veya danışıkçı (kengeşçi) olur.

Vezir, Karahanlılardan önceki Türk devletlerinde, ayguçı, yani “söyleyen, akıl veren” kimse olarak anılırdı. Bu çağda ise, “Hakanla fikir alışverişi yapan”, bir kengeşçi oluyordu. Ancak kengeşçi vezir, akıl verme ve danışıklık ölçüsü, “örnek verme, karşılaştırma, kıyas ve mukayese ile denkleştirme” yoluyla, yani tengeşçi olmalıydı. (Kengeşçi, dengeci veya dengeleyici (tengeşçi) olmalıydı.[67] Ünlü Göktürk veziri Bilge Tonyukuk, örnekler ve atasözleriyle kağanına söyler, (ayıtır) ve durumu “arz ederek sunar.” (ötünür) idi.

Kağan da bu görüşleri kabul ettikten sonra harekete geçerdi. Göktürklerde vezir, bilge idi, Karahanlılarda ise vezir, öge idi. Yani kengeşçi öge.[68] Görülüyor ki Türk devlet anlayışında, zengin Türkçe deyimler zaman zaman birbirlerinin yerlerini alıyorlar; ancak Türk düşüncesinin derinliği yerinde duruyordu. Daha sonraları bu söz, Mısır Türkçesi ile Kadı Burhaneddin’in divanında, kengeç oluyordu. Ancak Osmanlı Türkçesinde de, danışık ve kengeş veya kengeş ve meşveret gibi, çift ve yorumlu sözlerle devam edip, gidiyordu. Bu ünlü Türk devlet deyimi, Farsçaya girmiş olarak, Farsça Oğuznâme’de de, Oğuz hakanlarının divan toplantıları için sık sık kullanılıyordu.[69]

Bu deyim ve anlayış, bugünkü Orta Asya Türklerinin günlük hayatlarında da, yaygın olarak yaşayıp durur. Kırgız Türkleri, iyi danışma (kengeş), başarının yarısıdır, derler.[70] Ayrıca eğri oturup, düz kengeşelim; danışma (kengeş) yoluyla kesilen parmak acımaz, diyorlardı. Ancak uzun süre büyük devlet hayatından uzak kalmış olan bu Türklerde kengeşçi sözü, daha çok “öğütçü” ve “nasihatçı” manasına kullanılırdı. Öğüt verenin veya nasihatçın yoksa, kendi kaburgana sor, gibi sözler bu anlayıştan gelen atasözleriydi.[71]

Kişilerin kengeşi, daha doğrusu kişiler arasındaki münakaşa ve çekişme, Türklerde pek hoş karşılanmıyordu. Yukarıda da, Süryâni Mikâil ve Busbecq’ten örnekler vererek, bence göstermiştik ki, Türklerin büyük topluluklarında gürültü değil, sessizlik vardı. Kengeş ve danışma, ilgili ve yetkiler arasında olurdu. Nitekim Dede Korkut’taki, kavimli kavimiyle kengeşdi mi sözünde, bir kavga söz konusu edilmektedir (DK, 257, 10). Bunun için Türklerde, devlet ile kişilerin hayatında, bir ayrıcalık görmek gereklidir.

b) Derilme,

derim ve dernek sözleri ve anlayışı, Türklerin devlet hayatında, çok eski çağlardan beri yer almış sözlerdir. İkinci Göktürk devletini kuran İl-Teriş Kağan, “İli, devleti deren, toplayan” unvanı ve adıyla onurlanmıştı. Çingiz Han devletinin kurultay deyiminin kökleri de, Türkçe kavramak sözünden gelmeliydi. Bunun için Uygur-Türk edebiyatında kuvrag sözü, din veya devlet toplantılarını, karşılamak için söylenirdi. Ancak yine de çoğu zaman derlemek sözünden gelen ve toplantı karşılığında kullanılan terin deyimiyle birlikte söylenirdi. Anadolu’daki bu sözün karşılığı derim idi.

Hatta toplantı yeri veya düğün evine de, derim evi denilirdi. Tarama Sözlüğü’nde, Osmanlı kitaplarından derlenmiş, derim evi ile ilgili, pek çok örnek bulabiliyoruz. Sonradan, derme çatma çadırlar için söylenmişti. Ancak Yazıcıoğlu Ali, Uygur Kağanının altın çadırı ile Oğuz Han’ın altın evi gibi Osmanlılarda da, altını büyük derim bân ev deyişiyle, bir Osmanlı padişah otağından söz açıyordu.[72] görülüyor ki Anadolu’daki derim sözünün eski Türkçedeki karşılığı terin idi.

burana-lulesi-balballarc4b1Kuwrag sözü, toplantı ve “toplantı yeri” karşılığı olarak, herhalde Türkçenin çok daha eski deyimlerinden biri idi. Kurultay sözünün kökleri de bu söze dayanır. Anadolu’da görüşme karşılığı olarak söylenen, kurama sözünün kökleriyle de, bunu karşılamak gereklidir. Bu eski Türkçe sözümüz, Moğolcaya da aynen girmiştir.[73] Terim kuwrag sözü ise, Uygur Türkçesinde tam bir “divan veya din meclisi” karşılığında söyleniyordu.[74] Bunu, Çince karşılıklarından, kesin olarak anlayabiliyoruz.

(Bk. Çin. n. 34). Bu söz aynı zamanda, belirli bir topluluk, “cemaat” (gemeinde) karşılığı olarak da söylenmiştir. Yine aynı Türkçe Uygur eserinde, azmış kuvrag, yani yolunu şaşırmış topluluklar, belki de Buda dininden olmayan kimseler için söylenmişti.[75] Yine aynı eserler, devlet (ulus) ile Halk (budun) toplandı, demek için kuvraradı sözünü kullanıyorlardı.[76] Uygurların Türkçe metinlerinde, kavimlerin çeşitli cemaatleri için, terinleri kuvrakları da, deniyordu.[77]

Din veya rahipler toplantısı. Buda dini gibi çeşitli dinleri kabul eden Uygurlarda büyük bir önem taşıyordu. Terin kuvrag, çoğu zaman bu gibi toplantılar için söylenmişti. Terinsiz kuvragsız, yani derimsiz, toplantısız bir topluluk ise yolsuz ve dinsiz sayılıyordu.[78] Erigli kuvrag ise, güçlü bir rahipler birliği ve ibâdet topluluğu idi. Bu toplantıya Hakan Tengri İlig Bögü Han başta olmak üzere, onun dindarları, yani onları deyişiyle (dintarları) da gelmişlerdi.[79] Kuvrag sözünün Göktürk çağındaki karşılığı, herhalde kubran-mak veya kobranmak, sözleri idi. Tonyukuk Yazıtı’na göre, (Türk milletinin geriye) kalmış olanları bir araya gelip (kubranıp), yedi yüz kişi olmuşlardı (Ton. 4). Kül Tegin Yazıtı’nda ise, yoksul fakir (yok çıgay) milleti toplayıp, refahını yükselttim (kubratdım), deniyordu.

Türk hakanlarının ilk vazifesi, dağılmış milleti derleyip, bir araya getirmekti. Bu sözün kökü de herhalde, kop yani hep, bütün sözünden gelmekteydi.

c) Asker ile halkın düzene girmesi de, “birlik ve toplantı” karşılığında anlaşılırdı. Derik sözü Anadolu’da da yaşamıştır. “Savaş düzeni” içine girme ve dizilip toplanma da yine bu sözlerle anlatılmıştır. Buna benzer, Terig kuvrag gibi sözler, Uygurlarda da söylenirdi. Başka güzel bir örnek Alp, orduda, savaş düzeninde; bilge kişi ise derikte, toplantıda (terigte) sınanır. Türklerin, bir XI. yüzyıl atasözü böyle diyordu.[80] Brockelmann’ın da belirttiği gibi bu derik veya toplantı, bilgeler ile halkın ileri gelenlerinin bir derneği idi. Halkın toplanması ise, daha başka bir şey ve anlayıştı. Bunun için de, budun terildi, deniyordu. Yine bu çağ Türkleri, sık sık toplanıp bir araya gelen Türk boyları için ise, sürekli (tutçı) derilen yani terilgen diyorlardı (MK, I. 521).

Göktürk yazıtlarında, arkış terkiş, kervan demektir. Buradaki arkış kervanı, terkiş sözü ise kervan topluluğunu veya düzenini tanıtıyordu. Nitekim Timurlu ve Çağatay kültür çevresinde de terkiş veya tirkeş, askerin saf düzeninde yürümesi, demektir.[81] Kaşgarlı Mahmud’un derlediği eski kahramanlık şiirlerinde yer alan, Alpların hepsi tirkeşür ile kalabalık, pek çok (kalın) erler tirkeşür, şiirlerindeki tirkeşür sözünü Brockelmann, hem “toplanma” ve hem de “sıraya girme” manasına yorumlamıştı.[82]Develerin arka arkaya dizilerek kervanda yerini almaları örneğindeki, tergeşmek sözünü de, bu anlayış içine katmıştı. Besim Atalay ise “develerin katarlanması”nı, “askerlerin dizilmesi”nden ayırmaktadır. (I, 206). Biz burada, Brockelmann’ın görüşüne katılıyoruz.

Dernek veya düğün dernek, eski Türklerde olduğu gibi Anadolu’da da,-biraz değişik manada- çok kullanılan bir deyimdir. Ternek Kaşgarlı Mahmud’a göre ise bu söz, yalnızca toplantı (versammlung) demekti. Bu konuda Besim Atalay daha haklıdır.[83] Dernek sözü şu örneklerde, Anadolu’da Dede Korkut kitabı ile gelişir ve çoğalmaya başlar: 1. Oğuz illerinde dernek var imiş (DK, 297, 19). 2. Segrek. bir gün bir derneğe uğradı, kondılar, yemek içmek etdiler, Segrek mest oldu (DK, 256, 8). Görülüyor ki Oğuzlarda dernek, bir yemek içmek meclisidir. Ancak bu yeme içmeler, beyler tarafından verilmiş toylar olmalıydılar. Düğün-dernek sözü de, yine ilk önce Dede Korkut’ta görünüyordu (DK, 260, 6). Bununla beraber Osmanlı çağında,-Farsça encümen karşılığı olarak-divan ve meclis manasına söylenmiş, dernek sözünü de görüyoruz. Bunun pek çok örneği, Tarama Sözlüğü içinde yer alır. Bu sözlükte dernek yeri ile derneşeceği gibi sözler ise, halkın bir araya gelerek, işlerini konuştukları yer olarak gösteriliyordu.

d) Beyler ve askerler meclisi:

Aslında bunları karşılayan sözlerin hepsi de, toplanmak toplantı yapmak, demektir. Ancak bu mananın içinde Mütercim Asım Efendi’nin belirttiği gibi, yığnak, insan cemiyeti, topluluğu anlayışı da vardır.[84] Uygur Yazılarında yıkılku, yığılgı sözleri, bir rahipler ve Tanrılar toplantısı, yıkılkulug, yığılgılık ise, toplantı yeri veya salonu karşılığında söyleniyordu.[85]Bunun anlamını, Çince karşılığından kesin olarak biliyoruz. (BK. Çin. n. 35). Yine Uygur metinleri, bütün Tanrıların divanı (kuvragı) toplandılar (yıgıltılar), gibi sözlerle, bu toplantıların divan veya meclisle ilgili olduğunu da gösteriyorlardı.[86]

Uygurlara göre, Buda olacak kimseleri (bodisatv) yığınmağı, sözü de bir divan ve “meclis” demektir.[87] Ancak bu söz “halkın yığılması” demek değildi. Bu anlayışın, böylece köklerine kadar indikten sonra, daha geç çağlardaki gelişmelerine, daha güvenli olarak gelebiliriz. Dede Korkut kitabında şöyle deniyordu:

1. “Kazan’ın begleri yetdi. Üzerine yığnak oldı. Aru sudan abdest aldılar. İki rekat namaz kıldılar. kâfire at saldılar.” (DK, 152, 13). 2. Han Bayındır yerinden turmuş idi. İç Oğuz Taş Oğuz Beyleri yığnak olmuş idi (DK, 235). 3. Kalkubanı Kazan Han yeprinden turı geldi Ala tağda çadırın otağın tikti 366 alp erenler, yanına yığnak oldu. (DK, 293, 10). Görülüyor ki burada yığnak sözü bir “savaş ve devlet meclisi” karşılığında söyleniyordu.

Prof. Dr. Bahaeddin ÖGEL

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 2 Sayfa: 874-887

Bir Cevap Yazın