31 Mart Vak’ası’nın Bir Yorumu – Prof. Dr. Ali Birinci

31 Mart Vak'ası'nın en çok tartışılan, hattâ üzerinde müstakil kitaplar yazılan tarafı, bunda esas rolü İngilizlerin oynadığı ve vak'anın doğrudan doğruya bir İngiliz tertibi olduğu inancıdır.

2
680
31 mart vakası
31 mart vakası

31 Mart Vak’ası’nın Bir Yorumu

Otuzbir Mart Vak’ası sadece İİ. Meşrutiyet’in değil, bütün Osmanlı Tarihi’nin en çok tartışılan hâdiselerinden biri ve belki de birincisidir. Bâzı taraftarlarıyla hâlâ tam bir açıklığa ve aydınlığa kavuşturulamamış bulunulması bir müddet daha bir araştırma mevzuu olarak câzibesini koruyacağını göstermektedir. Ancak durum ne olursa olsun yapılan her yeni araştırma biraz daha aydınlık getirmektedir.31 mart vakası

31 Mart Vak’âsı’nı daha iyi anlayabilmek için sadece İİ. Meşrutiyet’in ilânıyla ortaya çıkan gelişmelere bakmak bile asgarî bir fikir verebilir. Hâdisenin daha iyi bir izahı ise ancak bu devre dair kaynakların ve bilgilerin, tarih usûlünün ışığında, daha dikkatli ve zahmetli bir çalışma ile değerlendirilmesi sayesinde mümkün olacaktır.

Vak’â şeriatçı bir ayaklanma veya elini bir hareket midir? Askerî bir isyan mıdır? Önceden inceden inceye tek merkezden plânlanmış mıdır? Yoksak ilk harekete farklı niyetlerle katılmak mı bahis mevzuu mudur? Daha mühimi bu hareket İttihatçıların ifade ettiği kadar büyük müdür? Yoksa siyasî bakımdan istimâl, hattâ istismar mı edilmektedir? Daha da mühimi hareketin neticelerinin kendisinden daha büyük olduğunu söylemek mümkün müdür?

***

31 Mart Vakâsına bu suallerin cevaplarını araştırmak maksadıyla bakılırsa hareketi biraz daha vuzuha karıştırmak mümkün olacaktır. Diğer taraftan ifade etmek gerekir ki 31 Mart Vak’âsı bir tarih bilmecesi olarak bundan sonra da câzibesini koruyacağa benzemektedir.

I. Meşrutiyet’in İlânından (24 Temmuz 1908) 31 Mart Vak’ası’na

31 Mart Vak’ası’na bir yorum getirebilmek için usûl gereği Meşrutiyet’in ilânından sonra ortaya çıkan gelişmelerin üzerinde oluşmak gerekir. Her şeyden önce Türk siyasî hayatına getirdikleri üzerinde daha çok durulan II. Meşrutiyet’in ilânının hayatın bütün safhalarının da derin ve günümüze kadar gelen tesirler yarattığını ve bu bakımdan da I. Meşrutiyet’ten (23 Aralık 1876) çok farklı olduğu göz önünde tutulmalıdır. Bu farklılıklar muayyen başlıklar altında ortaya konulabilir.

1.Siyasîleşme Sürecine Girilmesi

2.Meşrutiyet’in ilânından sonra ortaya çıkan ilk büyük ve temel gelişme yığınların siyasete girmesi ve bu mânâda da ilk defa çağdaş siyasî hayatın kurulmasıdır.1 Meclis-i Mebusan dışında, esas itibariyle, I. ve II. Meşrutiyet arasında pek benzerlik olmamasına rağmen büyük farklılar ortaya çıkmıştır. Devlet otoritesi tamamen denebilecek derecede çökmüş, her türlü kayıttan âzâde bir matbuat ortaya çıkmış, her alanda her türden binlerce cemiyet kurulmuş, siyaset idadîlere kadar bütün mekteplere girmişti.2 Daha da mühimi hemen herkes siyasetle meşgul olmak imkânına kavuşmuştur. Artık siyasî mücadelenin sahnesi sadece Mâbeyn-i Şâhâne değil, bütün vatan sathıydı.3

Daha önce siyasetin, siyâsi şahsiyetlerin, müsbet veya menfi, sohbet mevzuu bile yapılmaları siyasî bir cürüm iken şimdi artık belli-başlı sohbet mevzuu olmuştu. Üstelik devletlilerin hayatları en mahrem taraflarına kadar irdeleniyor; sohbet bir yana yazı mevzuu olabiliyordu. İfade edildiğine göre kahvehanelerde bile bir tat kalmamış, anlayan anlamayan herkes siyasetten dem vurmaya başlamış, buralar “diplomatlar meclisi” hâlini almıştı.4 Esnaf ve hammala kadar herkesin yegane meşgâlesi siyaset idi.5 Şiir, musikî ve edebiyat sohbetleri neredeyse bir kenara bırakılmıştı.6

***

Aşırı siyasîleşmenin itici gücünü ise İttihat-Terakki merkezinin isteği üzerine başlatılan Tensikat teşkil ediyordu. Eski idareye hafiyelik ve jurnalcilik yapanlar devlet dairelerinden ihraç edilecekti Ayrıca bir sürü acezeden de kurtulmak mümkün olacaktı.7 Bir kötü hâli, hırsızlığı ve rüşvetçiliği bahis mevzuu olan memurların tasfiyesi yolundaki arzu, o günlerin havası içinde hemen bütün devlet memurlarını alâkâ çemberi içine alıyor ve hemen herkesi huzursuz ve tedirgin ediyordu.8

Tensikat istekleri matbuat tarafından da ifade ediliyordu. “Tensikat vardır deniliyor meydanda bir semeresi görülmüyor. Devr-i sâbık yadigârları tekaüd, mâlüliyet maaşlarına nail oluyorlar” gibi şikâyetlerin9 yanında Fedakârân-ı Millet Cemiyeti çatısı altında toplanan eski devir mağdurları da bir taraftan Tensikat’ı, diğer taraftan da bu arada farklı muamele görmeyi, yâni yeni işe kayırılmayı bekliyorlardı.10 Bu arada memurlara kendiliklerinden istifa etmeleri için dâvetiye çıkarıldığı da oluyordu. Şura-yı Devlet âzâlarından, babalarının nüfuzundan faydalanmadıklarını göstermek için, çekilmeleri istenmişti.

***

11 Tensikatın bir ucu da haricî siyasete, daha doğrusu İngiltere’ye dayandırılıyordu. İfade edildiğine göre12 İngiltere hükümeti gibi öteden beri beka-yı Osmaniye’yi aidden arzu eyleyen bir hükümdar-ı muazzama karşı böyle lekeli adamlardan devairi hâlâ kurtaramayacak mıydık? Bunlar hâlâ ser-i kârda bulunacaklar mıydı?

Tabiî, devlet kapısının mühim ve vazgeçilmez bir geçim vasıtası olduğu iklimde Tensikat’ın bizatihi varlığı13 ve buna ilâveten tatbik şekli de siyasîleşmesi hızlandırıyordu. “Karanlıkta ve kalabalıkta savrulan sapa gibi rastgeldiğini” zedeliyor ve bir Tensikâtzedegân zümresinin ortaya çıkmasına sebep oluyordu.14 Büyük küçük bütün memuriyetlere İT’nin emniyet ettiği kişilerin getirilmesi, akraba ve eş dost kayırılması şikâyet edilen hususların başında geliyordu.15

***

Aşırı siyasîleşmenin halkta huzursuzluğa sebep olan bir başka tarafı nezaretlerin ve makamların sık sık sahip değiştirmesiydi. Halk siyasî mevkilerde tanıdığı ve hürmet duyduğu kıdemlileri görmeyi bir huzur ve teminat vesilesi olarak kabul ediyordu. Ayrıca sonu gelmeyen gürültülü nümayişler pek hoşa gitmiyordu.16

Netice olarak Meşrutiyet gayrimemnunlarının çoğalmasında ve İT muhaliflerinin ortaya çıkışında Tensikat’ın tayin edici bir tesiri olmuştur.17

2. İttihat ve Terakki’nin Siyasî Tekelciliği

31 Mart Vak’ası’na kadar olan devrede İT’nin tekelci ve başka hiçbir siyasî teşekkül ve şahıslara hayat hakkı tanımayan tavrı, henüz paylaşmacı bir siyaset geleneğinin teşekkül etmediği bir iklimde, pek de şaşırtıcı görülmemelidir. Meşrutiyet’in ilânından sonra da ittihattan, ittihat-ı tammeden ve ittihat-1 anâsırdan bahseden İT, artık bu mefhumdan kayıtsız şartsız kendisine itaati ve kendi etrafında bütün vatandaşların uslu ve uysal bir şekilde toplanmasını kastediyordu. Çünkü artık en büyük ve II. Abdülhamid’e rağmen, rakipsiz bir iktidar merkeziydi.18

Meşrutiyet ilân edildiği zaman İstanbul’da İT’ye kayıtlı olanların sayısı yok denecek kadar azdı. “Ancak otuz kişi kadardık” yolundaki ifadeler bu gerçeğin sâde bir delilinden başka birşey değildir. 19 Meşrutiyet’in ilânını takiben ise sadece İstanbul’da değil bütün memlekette hemen herkes, Mısır’dan dönen eski bir Jön Türk’e

***

-Ya hu meğer ne kadar çokmuşusuz da haberimiz yokmuş…

dedirtecek bir siyasî intibak kabûlîyetiyle İttihatçı oluvermişti.20

Ancak İT, ilk başlardaki şaşkınlığı geçince, bâzı kimselere karşı kapıları kapatmaya başlamış; meselâ Ahmet Rıza’nın tesiriyle, eski defterler açılarak, Jön Türklerden Mizancı Murat ve Sabahattin Bey gibilere karşı tavır almıştı.21 Ahrar Fırkası’nın İT ile birleşmesi bu meyanda düşünülmüşse de gerçekleşmemişti.22

Bir başka teşekküle, Fedakârân-ı Millet Cemiyeti’ne karşı İT’nin güttüğü siyasî kan dâvâsı ancak bu cemiyetin ortadan kaldırılması ve reisinin Kerkük mutasarrıflığı vazifesiyle İstanbul’dan uzaklaştırılmasıyla sona ermişti. Halbuki bir fırka bile olmayan cemiyet siyasî rakip bile değildi. Ancak siyasî mağdurları için iane toplaması ve kalabalık bir taraftara sahip olmasıyla tehlikeli bir rakip olarak görülmüştü.23

***

İlk zamanlarda iktidara geçmemekle beraber İT, merkezinin ve kulüplerinin adetâ gerçek iktidar sahibi gibi her işe karıştıkları, hükümetlerin ise gölge kabine gibi kaldıkları görülüyordu. İlk defa bir İttihatçı, belki de en yaşlı İttihatçı Manyasizâde Refik Bey, 30 Kasım 1908’de Kâmil Paşa hükümetine Adliye Nâzırı sıfatıyla girmiş ancak genç İttihatçılar, fiilî imkânlarına rağmen, ruhen hazır olmadıkları bu makamlara geçme cesareti gösterememişlerdi.24

Meşrutiyet’in ilânından sonra en büyük ve en cazip siyasî güç olan İT, gölgeden aydınlığa, vehim olmaktandan cisim olmaya doğru gittikçe gücünü ve cazibesini kaybetmiş; zaafını hissettikçe azamet ve tehdidini artırmıştı. Halkın ve sivil-asker muhaliflerin asâbiyeti de buna muvazi olarak yükselmişti.25

İT’nin muhaliflere hayat hakkı tanımayan bir tekelci tavrı bir ifadesini de şöyle buluyordu.26 “Memlekette bir teşkilât ve idare kabûlîyeti, bir samimiyet ve vatan muhabbeti varsa bu yalnız İttihat ve Terakki’de toplanmıştı. Onun haricindeki kuvvetler, sırf kendi şahsî ve millî menfaatleri namına Türk vatanını yıkmak için çalışan menfi, muzır ve hain unsurlardan, yahut hakikati bilmeyecek kadar düşüncesizlerden ibaretti.”

3. Matbuat Hayatı

II. Meşrutiyet, Türk cemiyetinde yeni bir unsurun ortaya çıkmasına şahit olmuştu. Bu gerçekten de matbuat ismiyle ifade edilen ve o zamandan beri siyasî hayatımızda büyük bir gücü temsil eden ve derece farkıyla her zaman tesirde bulunan yepyeni bir kurumdu. Daha önce gazeteden çok mecmuayı hatırlatan örneklerinin siyasî hayatta hemen hemen hiç sesleri ve yankıları yoktu. Bu bakımdan Meşrutiyet’in ilânı, yeni ve çok güçlü bir matbuatın, hem de dizginsiz ve hudutsuz bir hürriyetle, ortaya düşmesine vesile olmuştu. Hemen ifade edilmesi gereken mühim bir husus, bu matbuatın ve Türk cemiyeti ile siyaset üzerindeki tesirlerin hikâyesinin henüz asgarî ölçüde bile yazılmamış olmasıdır.

24 Temmuz 1908’de Meşrutiyet ilân edildiği zaman önce bir şaşkınlık yaşatmış ve bunun yepyeni bir devrin başlangıcı olduğunu hemen hemen hiçkimse anlayamamıştı. Ancak ertesi gün gazetelerin kopardığı kıyametten sonra bu şaşkınlık ortadan kalkmıştı. Bu andan itibaren insanlar müthiş bir gazete ve dolayısıyla söz sağnağı altında kaldılar. Üstelik kağıt üzerinde görülen hemen her kelimeye şüphe duyulmaksızın inanılan bir hâlet-i ruhiyenin hâkim olduğu vasatta matbuatın tesiri her türlü tarifin ve tasvirin üzerindeydi.

***

24 Temmuz’da İstanbul’da Ahmed Cevdet İkdam’ı; Mihran Efendi Sabah’ı; Ebuzziya Tevfik ise Tercüman-ı Hakikat’i çıkamıyordu.27 Ancak İstanbul’un eli kalem tutan ve biraz parası olanları aynı gün Bâbıâlî’nin matbaalarına koşmaya başlamışlardı. Devrin hiç şüphesiz en ünlü gazetecisi olan Hüseyin Cahit de müdürü olduğu Mercan İdadisi’ni terk ederek kalemi eline almıştı. 25 Temmuz’da “Oh” serlevhalı yazısı İkdam’da çıktı.28

Aynı gün sansür de fiilen ortadan kalkmış; bütün duygular, fikirden ve tabii öfkeler ve nefretler de, duvarı yıkılmış bir bendin suları gibi, ortalığı istilâ etmeye başlamıştı. O gün İkdam altmış bir, Sabah ise kırk bin nüsha basılmıştı. Halk, gazeteleri birbirinin elinden kapıyor; aynı gün öğleden sonra gazeteler dört misli fiyatla satılıyordu.29 Bu arada 30 Temmuz’da posta sansürünün de kalktığı, telgrafla, postahanelere bildirilmişti.30

Artık eli kalem tutan herkes bir imtiyaz olarak gazete neşretmeye başlamıştı. Gazete sütunlarında ismini görmek insanlar için başlı başına kazançtı.31 Hazır parası olmayanlar evlerini ve mallarını satıp matbaa açıyor, gazete çıkarıyorlardı. Günlük gazetelerin sayısı elliyi geçmişti; mecmuaların ve risâlelerin ise haddi hesabı yoktu.32 Her gün matbuat âlemine yeni yeni gazeteler ve mecmualar doğuyor; ancak bunların büyük bir kısmı bir iki hafta yaşadıktan sonra batıyordu.

***

Abdülhamid Devri’nin ünlü gazetecisi Basiretçi Ali’nin gazetesi bile yeniden çıkmış ise de kısa bir müddet sonra yine kapanmak zorunda kalmıştı. Bu arada tek sayı basılan gazeteler de vardı.33 Gazete ve mecmualardan pek azı, ancak resmî ve hususî bir menbadan kuvvet olanlar veya siyasî ve fikrî bir temele dayanabilenler ayakta kaldılar.34

Hürriyet edebiyatıyla çıkmaya başlayan gazetelerin ilk dâveti “Barışalım” olmuştu. Ancak bu temenni gerçekleşmedi ve “çıldırmıştık” ifadesiyle itiraf edilen bir müthiş didişme başladı. Bu meyanda en çok alâkâ gören ise “fısıltı gazetesi” olmuştu.35

Matbuat hayatında münevverlerin tavrı, “her şeyin cesaretle ortaya konulmasını istemek”, şeklinde tecelli ediyordu. Meseleler açıkça konuşulmalı, ört -bas etme siyaseti terk edilmeliydi. Kurtuluşumuz için bu gerekliydi.36 Ancak bu temennilere rağmen doğruyu söyleyememekten şikâyet edenler de vardı.37 Fakat herkesin doğruları birbirinden farklı ve çok uzaktı.

***

Matbuat hürriyetinden ilim ve kültür hayatı için ne gibi semereler elde edildiğinin hesabı ayrı bir bahis olmakla beraber günlük hayatta huzur, siyasette bir itidâl kalmadığı açıktır. Sert ve endazesiz kalem mücadeleleri bilhassa fikir ve kültür seviyesi düşük olan ve her okuduğuna inanan insanlar üzerinde büyük bir tesir icra ediyordu.38 Tabii bu müsbet değildi ve cemiyet bir ümitsizlik, kararsızlık ve huzursuzluk hercümerci içinde yuvarlanıp gidiyordu.

Gazeteler satışı artırmak için hiçbir kayıt tanımıyor ve bilhassa her hususta ilk, ama ekseriya yanlış bilgi veren, ilâve baskılarıyla halkı büyük heyecanlara düşürüyorlardı.39

Matbuatın bu halinden şikayetler de aynı anda ifade edilmeye başlanmıştı. O zaman ki kelimelerle âlem-i matbuat bir saha-yı cidâle dönmüştü. Birbirimizle kalemen ve lisanen uğraşmaya ve boğuşmaya koyulmuştuk. Hâlâ şahsiyat yapıyorduk ve dedikoyu bırakmıyorduk. Hapisten kurtulan lisan-ı matbuat bu olmamalıydı. Memleketin menfaatinden başka bir şey düşünmeyen nâzırlara hamiyetsiz gazeteciler bu şekilde hücum etmemeliydi. Gazeteler yıkılmadık namus, dokunmadık haysiyet bırakmıyordu.40

***

Matbuatta nezaket ve nezaketin kalmadığı ifade edilen bir başka mühim hususta “Edeb Ya Hu” ismiyle çıkarılan mecmua biraz da bu duruma karşı çıkıyor gibidir. Ortalığa atılan Zambak gibi risalenin, meraktan çok, büyük üzüntülere yol açtığı muhakkaktır.

A. İhsan’a göre bu devirde “edepli olanlar başlarını yorganlarının altına çekmeye mecbur olmuşlardı”. II. Meşrutiyet’in mühim neticelerinden birinin de edep ve ahlâk bakımından büyük kayıplara sebebiyet vermesiydi.41 Bu arada sansür olmadığı için milletin bütün Kabûlîyet-i edebiyesinin inkişaf edeceği tahminleri de çok çabuk boşa çıkmış oluyordu.42 Gazetelerinin “anâsır-ı muhtelife-i Osmaniye beynine ilka-yı nifak edecek surette neşriyatta” bulundukları da bir başka şikâyet mezuuydu.43

***

Merkezde ve taşrada bîtaraflık iddiasıyla çıkan gazetelerin daima bir tarafı müdafaa ettikleri de şikâyet mevzuu oluyordu.44 Gazetelerin ve bilhassa İT’den yana neşriyat yapmayanların bu tavırlarını müsamaha ile karşılamayan bir siyasî sertlik de her geçen gün biraz daha dikkati çekiyordu. “Çok müstakil bir meslek takip ettiğinden” şikâyetle Servet-i Fünun sahibi A. İhsan Tiflis başşehbenderliği vazifesiyle matbuat sahasından uzaklaştırılmak istenmişti. Dr. Nâzım “bu hizmete sizden münasibini bulamadım” diyordu.45 Selânik’te de Kâmil Paşa lehine yazı ihtiva eden gazeteleri satan bayiler de bu baskıdan nasibini alıyordu.46

Gazete sayısının47 ve bunlara yapılan baskıların artması, matbuat hürriyeti ve yeni bir matbuat kanunu yapılması münakaşalarını da beraberinde getirmişti. Bizde de İngiltere’de olduğu genişlikte matbuat hürriyeti bulunmalıydı. Çünkü bu hürriyet, ruh-u Meşrutiyetti.48

31 Mart Vak’ası İstanbul’da amme efkârını ısıtan, bir fırtına gibi eserek alt-üst eden ve hallaç pamuğu gibi atan, ifade edilenin aksine, muhalif gazetelerden çok, 1 Ağustos 1908’den itibaren çıkarılan Tanin gazetesi olmuştu. İT’nin taraftarı (mürevvic-i efkâr) olan gazetenin başmuharriri ve matbuatın rakipsiz polemikçisi Hüseyin Cahit’in kendisini anlattığı satırlar bu bakımdan bir yoruma gerek bırakmayacak kadar açıktır:49

***

“Hayatta en çok mübarezeyi severim. En mesud günlerim en şiddetli hücuma uğradığım, en şiddetle hücum ettiğim zamanlardır. O zaman damarlarımda hayat veren bir ateş tutuşur, hayatın solukluğu silinir ve gözümün önünde bir gaye canlanır, mübarek ve muazzez bir gaye, vatanın hayrı için, fenalığı ezmek ve iyiliği galebe ettirmek için bir mücadele. Bütün etrafıma bu ateşten bir parça vermek isterim. Fenalığa karşı müsamahakâr, lâkayd veya müsaadekâr duranları sarsmak, hepsini bu mübareze meydanına çekmek isterim. Yalnız fena olmamak kâfi gelir, fikrinde değilim. Fenalığı ezmek için uğraşmak lüzumuna iman ediyorum.”

Hüseyin Cahit’in bu felsefeyle savurduğu keskin ve sivri kaleminin cemiyetin hangi hassas duygu ve düşüncelerine darbe vurduğunun muhasebesi henüz yapılmamıştır.50 Ancak her türlü kayıttan azâde polemiklerinin büyük tepkilere sebep olduğu muhakkaktır.51 31 Mart Vak’ası’nda isyancılar tarafından aranılan şahısların başında gelmesi de bu bakımdan üzerinde durulmaya değer bir keyfiyettir.52 Kısaca Tanin’in mübarezeyi seven başmuharriri matbuattaki harareti çok artırıyordu.

31 Mart Vak’ası öncesinde İstanbul’da neşredilen belli başlı Türkçe gazeteler esas itibariyle iki takıma ayrılmış gibiydi.

***

İT’den yana olan gazetelerin başında tabii Tanin geliyordu. Şura-yı Ümmet ve Siper-i Saika-i Hürriyet diğer neşir organlarıydı. Ancak Tercüman-ı Hakikat de, tarafsız görünmekle beraber İT’nin yanında yer alıyordu. İttihatçılar nazarında Sabah, Servet-i Fünun ve Saadet de tarafsız kabul ediliyordu.53

İT’ye karşı olan gazeteler de hayli kalabalık bir takım teşkil ediyordu. Bunlar arasında sermayesinin büyük bir kısmı Kâmil Paşa’nın oğlu Sait Paşa’ya ait olan Yeni Gazete, Mizancı Murat tarafından çıkarılan Mizan, Hasan Fehmi’nin başmuharriri olduğu Serbestî, Ahrar Fırkası’nın neşir organı Osmanlı ve Derviş Vahdetî’nin Volkan’ı bu meyanda ilk akla gelenlerdi. Serbestî’nin muharrirlerin Mevlânzâde Rıfat Beyde kalem mübazezesinde H. Cahit kadar sert ve mahirdi.54 Netice itibariyle gazetelerin neredeyse elbirliğiyle siyasî ateşi yükselttikleri, sivil-asker bütün zümrelerde bir huzur ve sükunet bırakmadıkları sâde bir gerçek olarak ifade edilebilir.

4. Siyasî Cinayetler

II. Meşrutiyet’in Rumeli’de ilânı, bir bakıma Manastır telgrafhanesi merdivenlerinde, Sultan Abdülhamid’in sadık paşalarından Şemsi Paşa’ya atılan kurşunlarla olmuş (7 Temmuz 1908) ve bu, kanlı siyasî hayatın başlangıcını teşkil etmişti.55 Gerçekten de İT’nin bundan sonra emrinde vatan uğrunda adam öldürmeye hazır bir takım fedailer hep hazır olmuştu.56

Meşrutiyet’in ilânıyla beraber başlayan bu cinayetlerin insanı şaşırtmaması mümkün görünmemekte ve her cinayet bir sonraki için ilham kaynağını teşkil etmektedir. İlândan hemen önceki günlerde, hafiyelikle suçlanan Giritli Yüzbaşı Bahaeddin, bir zabit tarafından katledilmişti. İlânı takiben yine hürriyetçi zabitler Selânik İdadisi’nin arkasındaki mezarlıkta hafiye oldukları söylenen kanun yüzbaşıları İbrahim ve Ali ile sivillerden Şuayb’ı; Manastır’da da topçu alayı müftülerinden Mustafa Efendi’yi öldürmüşlerdi.57 İşin dikkate değer bir tarafı ise bütün bu kan dökmelerin artık Meşrutiyet uğrunda değil, bir bakıma sayesinde olmasıydı. Her cinayette fiilî durum yaratılıyor, katiller yakalanıp cezalandırılmıyordu.

***

İstanbul’da çok fazla yankı uyandırmayan başka bir cinayet de 1-2 Kasım 1908 gecesi “idare-i sabıkanın en müthiş hafiyelerin olan İsmail Mahir Paşa”nın Sultan Mahmut türbesi önünde bir gece karanlığında, bir sokak köşesini siper etmiş birinin, attığı kurşunlarla öldürülmesiydi. Şemsi Paşa’nın akrabası olan Paşa’nın ölümü, şahsî bir mesele olarak yorumlandı ve pek yankısı olmadı.58

31 Mart Vak’ası’ndan sadece altı gün önce köprü üzerinde muhalif gazetecilerden Serbestî Başmuharriri Hasan Fehmi’nin vurulması, bir bakıma bütün İstanbul halkına katil vak’alarını telin etme fırsatı vermişti. 7 Nisan 1908 Çarşamba günü üç kurşunla öldürülen Hasan Fehmi, Teselya Yenişehiri’nden zengin bir Arnavut aileye mensuptu. Mülkiye’deki tahsilinden sonra bir ara Jön Türklük âlemine katılmış önce Paris’e, sonra Mısır’a geçerek burada Emel isimli bir gazete çıkarmıştı. Meşrutiyet’in ilânını takiben dönerek matbuat alemine atılmıştı. Temiz ve son derecede terbiyeli, sözlerinde ve hâlindeki samimiyet ve safiyetiyle kendini herkese sevdirmiş bir vatanperverdi. Köprü üzerinde, arkadaşı Ertuğrul Şakir’le, yürürken vurulmuş; E. Şakir de yaralanmıştı.59

***

O zamanın yaygın kanaati bu gibi katillerin hep zabitlerden olduğu, yine İT ayhindeki mebusları da lisanen ve kalemen onların tehdit ettiği yolundaydı.60 Ancak Hasan Fehmin’nin katilleri hakkında çok sonra başka isimler ortaya atılmıştı.61

Bu arada Hasan Fehmi’nin aynı gazetenin daha sert polemikçisi Mevlânzâde Rıfat zannıyla ve yanlışlıkla öldürüldüğü hakkında da rivayetler dolaşmıştı. Başka bir rivayet Ertuğrul Şakir’in de böyle bir yanlışlık yüzünden yaralandığıydı.62

Hasan Fehmi’nin 8 Mart’ta yapılan cenaze merasimi, İstanbul’un Balkan komitacılığı üslûbuyla ve kanla yapılan siyasetine verdiği son cevap oldu. Merasime neredeyse bütün İstanbul katılmıştı. Cenaze Sultan Mahmut Türbesi’ne vâsıl olduğu zaman cemaatin diğer ucu Büyük Postahâne önündeydi. Darülfünun gençliği de yaptıkları nümayişlerle hükûmetten katilin bulunmasını talep ediyordu.63 Bunun için Meclis’te de bir istizah takriri, tabii muhalifler tarafından verildi.

***

Hasan Fehmi, Arnavut olduğu için, Arnavutlardan Ergiri Mebusu Müfit Bey tarafından da beyan-ı teessüfte bulunuldu. Mebuslardan Kirkor Zohrap, kalem mücadelesinden dolayı hayatını kaybettiğini anlattı. Gürültüler içinde istizah takriri kabul edildi. Cenaze töreninde hararetli hitabetlerde bulunuldu. Ortalık da dolaşan rivayetlere bakılacak olursa Ahrar Fırkası da hazırlanıyor ve kendilerine bir tecavüz vâki olursa mukabele için Ermeni ihtilâlcileriyle birleşiyorlardı. Bu asâbî hava içinde, arzu etmesine rağmen, Hüseyin Cahit, bir tehlikeye mâruz kalmamak için, cenaze merasimine katılamamıştı.64

Cinayetin Ahrar Fırkası tarafından istismar edildiğinden şikâyetçi olan Hüseyin Cahit, iki gün sonra da “ya şehid-i hürriyet Hasan Fehmi Bey’in katilini bulmalı, yahut -mâlûm olan- beş kişiyi vatan haricine çıkarmalı. Bu ikiden maadası milliyetin galeyanını teskin edemez” ihtarında bulunuyordu. Tabii bu temennisi gerçekleşmemişti.65 Yine H. Cahit’e göre bu katil hadisesi siyasî hayatı büsbütün alevlendirmişti.66

İstanbul sokaklarında bu derece kolay kan dökülmesinin haklı ve ikna edici bir gerekçesi bulunamamıştı. Cinayetler İT’yi halkın gözünden büsbütün düşürmüş ve adetâ umumî bir nefret havası esmeye başlamıştı.67

***

5. Askerlik Hayatı

31 Mart Vak’ası, daha sonraki farklı isimlendirilmelere rağmen, esas itibariyle askerî bir isyandır. Bu sebeple her şeyden önce askerleri böyle bir isyan için uygun hâle getiren, tahrik ve teşviklere teşne bir hâlet-i ruhiyeye yaklaştıran gelişmelere ve hâdiselere bakmak gerekir. Aksi takdirde “Şeriat isteriz” avâzeleriyle, elde silah, sokaklara dökülen, hattâ bu uğurda kan döken askerleri birer fıkıh veya şeriat mütehassısı olarak kabul etmek neticesi ortaya çıkar. Tabiî bunun garipliği de ortadadır.

Hemen ifade etmek gerekir ki II. Meşrutiyet mektepli zabitlerin bir hareketidir.68 İT sayesinde imtiyazlı bir mevki kazanmışlar. Bu arada ortaya İT’li zabitlerden teşekkül eden imtiyazlı ve askerî silsile-i meratib dışında ve üzerinde bir zümre çıkmıştı. Bunlar o sıralarda askerî rütbelerin en yükseğine sahip, yâni kahraman-ı hürriyet idiler. Meşrutiyet Devri’nde bunlar Sultan Abdülhamid’in imtiyazlı yıldız askerinin yerini almışlardı. İT kulüplerine (şube) kışladan daha çok bağlı olan bu zabitlerin terfi ve terakkilerinde de farklı muamele görmeleri huzursuzluğa sebep oluyordu.69

***

Meşrutiyet öncesinde askerlik siyaseti “beş vakit namaz, Padişaha dua” sözüyle ifade ediliyordu. Rivayete göre Sultan Abdülhamid’in dilinden düşürmediğibir sözü şuydu: “Ulema kuvve-i mâneviyem ise askerini kuvve-i maddiyemdir.” Sultan Aziz’in asker tarafından hâllinden sonra bu zümrenin hoş tutulması, incitilmemesi ve yorulmaması yolunun tercih edildiği anlaşılıyordu. Asker tarafından yapılan en küçük bir nümayişte erler onbaşı, onbaşılar çavuş, çavuşlar mülâzım oluyor; askerin hemen hepsi en azından çavuş rütbesiyle tezkere alıyordu.70

Meşrutiyet Devri’nde heyecanlı ve ateşli zabitlerin bir taraftan alaylı zabitlerle, diğer taraftan da rehavet içindeki askerlerle pek anlaşamadıkları anlaşılıyor. Bu anlaşmazlıkta askerlerle alaylı zabitlerin tek saf oldukları ve birbirleriyle iyi anlaşıp kaynaştıklarını düşürmek daha mâkûl görünüyor.

***

Gayretli zabitlerin akibetini de düşünmeden askerî talimlere ehemmiyet ve hız verdikleri, şafakla beraber harekete geçtikleri ve bir bakıma âsude askerlikte yorgunluk devri başlattıkları görülüyordu. Bu arada askeri din ve padişah adına değil, vatan ve millet gibi yeni mefhumlarla teşvike çalıştıkları anlaşılmaktadır. Bu meyanda itikat, itiyat ve istirahatinden fedakârlık etmek istemeyen askerin, bazen çocuk mesabesinde gördüğü zabitlere garez bağladığı ve hattâ kin bağladığı bir gerçektir.71 Bu esas sebepler yanında zabitlerin dine karşı lâkaydileri, askerlerin namaz ve gusül abdesti gibi ihtiyaçlarını ciddiye almamaları gibi hususlar da huzursuzluğun diğer vesilelerini teşkil ediyordu.72

Meşrutiyet’in ilânı üzerinden bir ay bile geçmeden “işe güce yaramayacak alil-i vücud ve ihtiyar zabitanın çifte etibba tarafından muayenesiyle tekaüdleri icra edilmek” yolunda karar alınıyordu.73 Diğer taraftan birçok subayın herhangi bir iltimas neticesinde aldıkları rütbelerin geri alınması düşüncesi derhal tatbike koyuldu ve bir kısmının rütbesi indirilirken bir kısmı da tekaüde ayrıldı.

***

Bu arada bilhassa alaylılar ordudan uzaklaştırılmıştı. Bunlar bilhassa İstanbul’da toplanarak gayrimemnunlar zümresinin ev kuvvetli takımını teşkil ediyorlardı.74 Alaylıların büyük ölçüde ordudan ayrılmasıyla erlerle mektepli zabitler arasındaki anlaşma ve sulh zemini, ister istemez çok daralıyor, büyük ölçüde ortadan kalkıyordu.

6. Medreselerin Islahı Çalışmaları

Medreselerin ıslahı hususundaki düşüncelerin ve çalışmaların uzun bir hikâyesi vardır.75 Ancak bu kurumu ıslah çalışmaları ile 31 Mart Vak’ası arasında yakın ve kuvvetli bir alâka üzerinde durulması gereken bir noktadır. Meşrutiyet’in ilânını takip eden aylarda hatırlanan işlerden biri de medreselerin yeniden ele alınması olmuştu. İfade edildiğine göre İstibdat devresinin medrese tahsiline darbelerden biri ve belki en mühimmi on altı seneden beri kurra imtihanlarının yapılmaması, yâni hiçbir talebenin mezun olmamasıydı. Medreseler askerlik çağını bulmuş delikanlıların bir mekânı hâline gelmişti. Sadece Of kazasında yetmiş medrese vardı ve askerlik çağındaki hemen herkes buralara kayıtlıydı.

Bu itibarla Harbiye Nezareti tarafından bir imtihan cetveli tertip edilerek talebe-i ulûmun imtihanlarına başlanılması Bâb-ı Meşihate bildirilmiş ve programın metni de verilmişti.76 Bu neviden haberler üzerine talebe-i ulûm kurra imtihanları hakkındaki gelişmelere ve haberlere saplanıp kalmıştı. Bu arada daha sonra ilân edilen programın gelecek senelere mahsus olduğu ve bu sene yapılacak imtihanlarda usul-û kadimesi veçhiyle muamele olunacağı ve yeni programa bir harf bile ilâve edilmeyeceği, yâni sorulmayacağı kat’i şekilde elde edilen malûmata atfen ilân ediliyordu.

***

Ancak bu teminata rağmen kendinde imtihana girebilecek bilgiyi ve cesareti bulan pek az talebe çıkıyordu. Bir ay zarfında başlayacağı, ilân edilen imtihanlar ders vekilinin riyasetindeki heyet-i mümeyyize huzurunda yapıldığı zaman ancak beş-altı talebe kazanmakla girmişti.77 İmtihanlarda talebe kazanmakla kaybetmek arasında değil; kazanmakla askere gitmek arasında tercih yapmak zorunda kalıyordu. Bu esnada Vahdetî ve Volkan’ı talebenin yanında yerini almıştı. Volkan, kazanamayan talebenin askere alınmasına karşı çıkıyor, hele halkın 1304 tevellütlüleri askere alınırken medreselilerin 1299’lulardan itibaren alınmak istenmeleri tenkit ediliyordu.78 Bu arada Tanin, medreselerin kapılarının da gece muayyen saatlerde kapatılmasını teklif edecek kadar meselenin takipçisi oluyordu.79

Nihayet 28 Şubat 1909’da Pazar günü binden ziyade talebe-i ulûm Bayezid Camii’nde bir miting yaparak imtihanların Rebiyülevvele (ilk günü 23 Mart 1909) kadar tehirinin haklarında gadri mücip olacağını, bu kadarcık müddet zarfında hazırlanamayacaklarını, 1325’de Dersaadet ahalisinin askerlikten muaf olacaklarını ve kendilerinin de istisna edilmeleri yolunda nutuklar söylediler ve ümitsiz bir şekilde dağıldılar.

***

Harbiye Nâzırı’ndan bir ümitvar söz duyamamışlardı. Bu, onların 31 Mart öncesindeki son büyük gövde gösterileri ve medresenin kucağından ayrılmama uğrundaki son mücadeleleri olmıştu.80 Bu gibi tartışmalar daha sonra da devam etmiş ve talebe-i ulumun kurra imtihanlarından istisnası hakkında irade-i seniye çıkmış ise de bu defa da tatbikatın ne şekilde olacağı hususunda tereddütler ve tartışmalar ortaya çıkmıştı. Durum ne olursa olsun İT ile medrese talebeleri arasına kan dâvâsı girmişti.81

II. 31 Mart Vak’ası ve Tarafları

31 Mart Vak’âsı’nın, II. Meşrutiyet’in tarihinde, başka benzerlerinin de bulunması araştırmacılara kıymetli ipuçları ve yorum imkânları vermektedir. Gerçekten de bu vakânın daha küçük mikyasta da olsa örneklerinin daha önceden ortaya çıkmış bulunması, anlamak isteyenler için, yeni fırsatlar getirmektedir. Bu gibi hâdiselerin ilk büyük örneği Edirne Vak’ası’dır.

1. 31 Mart Vak’ası’nın İlk Örnekleri
 A. Edirne Vak’ası

Meşrutiyet’in ilânından sonra sonra (26 Temmuz 1908) Selânik’ten, İT tarafından, yeni devri müjdelemek için erkân-ı harp kolağası Hasan Ruşenî (Barkın) Bey’in başında bulunduğu bir heyet Edirne’ye gönderilmişti. Kahraman-i hürriyet tarifesinin en ele avuca sığmaz ve ateşli mensuplarının başında gelen Ruşenî Bey, yeni devrin ilk büyük temsilcisi olarak şehrin askerî, mülkî ve dinî ileri gelenleri tarafından otuz bir pare top atışıyla ve mahşerî bir kalabalığın tezahüratıyla karşılanmıştı Göğsündeki çapraz asılı geniş ipek kurdelâ üzerine yağlı boya ile “İttihat Terakki’nin en küçük fedaisi” yazılmıştı.

Ateşli ve mutaal bir Meşrutiyet nutkunu takiben kürsüden inmişti. Kürsüye çıkmadan “Padişahım çok yaşa” levhasının kılıcıyla parçalayan Ruşenî, inerken de bir binbaşının gözünü ilişen yakasındaki, artık eskimiş ve kapanmış sayılan bir devrin nişanını hoyratça kopararak ayaklarının altına olmuş ve çiğnemişti. Meşrutiyet’in ilânı haftasındaki bu hâdise tamamen Ruşenî Bey’in usûlsüz ve üslupsuz davranışlarından doğmuştu.82

***

Padişah’a, yâni ulûl-emre sadakatın dinî bir mahiyet kazandığı, inanç ve şahsiyetlerin temeli olduğu bir iklimde bu hareketler ateşle oynamaktan daha tehlikeli ve düşüncesizce bir davranıştı. Bunun üzerine Edirne Harbiye Mektebi’ndeki “Padişahım Çok Yaşa” levhaları Ruşenî Bey’den saklanmış, buradaki uzun ve kaba nutkuyla isyan ateşinin devleri yükselirken kahraman-ı hürriyet, sessiz sedasız Edirne’yi terk etmiştir.83

İsyan eden askerler çavuşların kumandası altındaydılar. Nutukların tesiriyle Padişah’ın öldürüldüğüne veya öldürüleceğine inanmışlardı. Şehirde herhangi bir serkeşlikte bulunmamışlar, ancak süngülerinin ucuyla halkın kollarındaki hürriyet kokartlarını koparmışlar, dükkânını kapatmakla meşgul bir Ermeniyi “Padişahım Çok Yaşa” diye üç kere bağırtmışlardı. Dikkate değer bir başka şey de, artık sık sık duydukları “Yaşasın Vatan” nidalarına bir mânâ veremeyen mehmetçiklerin “ülen yaşasın vartan diye bir Ermeni için bağıracağımıza Padişah için bağırsanıza ya gâvur herifler” yollu sitemleriydi.

***

Bu hâdise esnasında hiçbir yağma hareketi de olmamıştı. İsyan Yüzbaşı Cavit Bey’in gayretleriyle hitama erdirilmiş, her kıtadan seçilen sekiz-on temsilciden teşekkül eden üç yüz kişilik bir heyet, trenle, İstanbul’a gidip dönerek Padişah’ın selâmını tebliğ etmişlerdi. Bunun üzerine asker üç defa “Padişahım Çok Yaşa” diye bağırdıktan sonra sessiz-sedasız kışlasına dönmüş ve bunu takiben kıdemli askerler terhis edilerek memleketlerine gönderilmişlerdi. Ancak bu isyanı bir izzet-i nefis dâvâsı hâline getirmiş, ortalık yatıştıktan sonra, bir ay sonunda, isyanın elebaşlarından yedi çavuş memleketlerinden alınarak kışla çeşmesinin yanında kurulan darağaçlarında asılmışlardı. Bunlar, bilindiği kadarıyla, II. Meşrutiyet’in ek idam sehpalarıydı. Bunların kurucusu Askerî Mahkeme’den çok Hasan Ruşenî Bey’di. Hakkında epey bilgi bulunan bu isyan 31 Mart Vak’âsı’nın küçük ve dar kadrolu bir örneğiydi.84

B. İstanbul’da Askeri İsyanlar

Meşrutiyet’in ilânıyla 31 Mart Vak’ası arasında İstanbul’da bir dizi askeri isyan ve huzursuzluk hareketleri ortaya çıkmış, ancak bunlar üzerinde ciddî bir şekilde durulmamış ve sebebleri araştırılmamıştı. Halbuki, farklılıklar ne olursa olsun, 31 Mart Vak’ası bu isyanlar zincirinin son halkasından başka birşey değildi. Bunları 31 Mart’ın pişdarları olarak görmek bu bakımdan doğru bir yorumdur.85

Bu Vak’alardan ilki 1908 Ramazanı’nda (Ekim) Şarap İskelesi’nde meydana geldi ve buradaki askerler silâhlarıyla Taşkışla’ya giderek âdil muamele talebinde bulundular. Zamanında haberdar olan Hassa Kumandanlığı’nın emriyle askerlerden on yedisi tevkif edilerek hâdiseye nihayet verilmişti. İkinci ve üçüncü isyanlar Bâbıâlî’de ve Kadırga’da cereyan etmiş; askerler talime çıkmamışlar ve çıkarmayacaklarını alenen ifade cüretinde bulunmuşlar; diğer kıt’alar da benzer tavırlar göstermeye meyletmiş ise de teskin edilmişlerdi.

***

Asıl vahim hâdise, Mecidiye’de bulunan Taşkışla’da vukua geldi. İstanbul’da kendini yalnız ve güçsüz hisseden İT’nin isteği üzerine 1901’de, eşkiya takibi için Rumeli’de kurulan, avcı taburlarını getirtti. Bunlar, Padişah’a ve nimetlerine bağlı ve Yıldız’ı koruyan 2. Fırka’ya karşı bir denge unsuru olarak düşünülmüştü. Hassa Ordusu’nun gücünü kırmak için bâzı taburlarının İstanbul’dan çıkarılması ve Hicaz’a gönderilmesi kararlaştırılmıştı. Tabur askerleri karavana olmayıp Talimhane’nin Yıldız’a bakan cephesinde “Padişahım Çok Yaşa” avâzeleriyle tezkere istemeye başladılar. Galeyan iki gün sürdü ve iki gece açıkta silâh çatıp beklediler. İhtiyatların silâh altına çağrıldıkları, tezkere alsalar bile yine getirilecekleri hatırlatılmış ise dinlememişlerdi. Harbiye Nâzırı Ali Rıza Paşa, otuz civarındaki âsilerin pişman olup itaat etmeyecek olurlarsa üzerlerine ateş açılmasını emretmişti. Hassa Ordusu

***

Kumandanı Mahmut Muhtar Paşa daha da kararlı ve sertti. Selânik’ten yeni gelen ve kumandanı Erkân-ı Harp Binbaşısı Remzi Bey olan 3. Avcı Taburu askeri kuşatınca açılan ilk ateşle avcı neferlerinden biri yaralandı (31 Ekim 1908). Avcıların ateşe cevap vermesi neticesinde âsilerden dördü ölmüş, üçü yaralanmıştı. M. Muhtar Paşa, askerlerin cesetlerini, bir ibret ve kuvvet gösterisi olarak ısrar ederek Harbiye Nezareti meydanına astırmış, ancak bu sahnelerden adetâ iğrenen İstanbul halkı üzerinde çok menfî tesirlere yol açmıştı. Askerlerin bu derece kolay katledilmeleri ise diğer askerler için bir ibret vesilesi değil, hiddet faturası olmuştu.86 Öldürülmenin ve ölmenin kolay örneklerini görmüş oluyorlardı.

İsyanlardan beşincisi 4. alayın “zabitleri istemeyiz” feryadıyla kendini göstermişti. Beşincisi Yıldız’da bir selâmlık resminde teşrifat meselesinden çıkmış, Arnavut taburu ile 3. Avcı Taburu arasında yer anlaşmazlığı olmuştu. Yedincisi 3. Avcı Taburu’nun bir bölüğü Arap taburunu ikmâl için gönderilmeleri üzerine anlaşmazlık çıkmış; Yıldız’dan uzaklaştırılmak istenen Arap taburu ve arkasından Arnavut taburu Taşkışlâ’ya, oradan da Rumeli’ye sevkolundular.87

***

2. Avcı Taburlarının İsyanı

31 Mart Vak’ası’nın dikkati çeken ilk büyük hususiyeti askerî bir hareket olmasıdır. Bir irtica olarak tavsif edilmesi esas itibariyle bir yorum meselesi olarak sonradan ortaya çıkmıştır. Ertesi günü gazetelerdeki ilk isimlendirmeler bu gerçeğin doğru bir isimlendirmesinden başka bir şey değildir. Bazı örnekler şöyle sıralanabilir: Hâdise-i askeriye,88 harekât-ı askeriye,89 31 Mart ihtilâli askeri90 hareket-i askeriye, askerî kıyam,91 askeri bir iğtişaş.92

İlk anda verilen doğru isimler, hadisenin dini bir yorumunun yapılmasından sonra ise yemini, günümüze kadar devam eden bir yanlışa, irtica isimlendirmesine fark etmiştir. Bu ve benzeri isimlendirmeler bu hâsenin üzerinde doğru bir şekilde düşünmeye ve isabetli yorumlar yapmaya da mâni olmaktadır.93

***

İT’nin İstanbul’da hayat sigortası gibi gördüğü ve Kâmil Paşa’nın Rumeli’ye dönmesini istediği ve daha iki hafta önce bile Cemiyet Beyannâmesi’yle müdafaa ettiği Avcı taburlarının isyanı ilk nazarda, herkese şaşırtıcı görünebilir.94 Ancak bu askerlerin, mektepli zabitler gibi İT’nin ateşli ve kararlı taraftarları olmadığını, dolayısıyla dinî hislerinin veya heşehrilik bağlarının daha kolay harekete geçirebileceğini gözden uzak tutmamak gerekir.

30 Mart’ta, akşam vakti, Avcı taburu çavuşlarından biri Mekteb-i Harbiye’nin süvari bölüğüne gelmiş ve çavuşlardan biriyle görüşerek “Biz yarın sabah silahlı olarak Sultanahmet Meydanı’nda toplanıp şeriat isteyeceğiz, siz de geliniz, fakat zabitlerinize hiçbir şey söylemeyiniz” teklifinde bulunur. Çavuş bu durumu bölük zabitine, o da daha üst makamlara bildirir. Ancak yatsız vaktinde Harbiye Nazırı Ali Rıza Paşa’ya rapor iletilir. Nâzırın emri üzerine nöbetçi yaveri Mustafa Bey, Yıldız’daki II. Fırka Kumandanı Cevat Paşa’ya gönderilir. Tezkereyi alan Paşa, kahve ve sigara içildikten ve bir hayli görüşüldükten sonra “Nazır Paşa hazretlerine hürmetler edenim, böyle birşey olamaz” cevabını bildirir.

***

Gece yarısını geçtikten sonra tekrar yola koyulan Mustafa Bey Kabataş’a yaklaştığında çavuşların idaresinde, süngü takmış, askerlerin Galata istikametine doğru ilerlediklerini görür. İkaz üzerine geri dönerek Gümüşsuyu ve Beyoğlu üzerinden ve âsilerden önce köprüyü geçip ortalık ağarırken Harbiye Nâzırı’nı uyandırır. Hassa Ordusu (I. Ordu) Kumandanı Mahmut Muhtar Paşa’nın Kadıköy’deki evine haber gönderilirse de, Paşa hayli zaman kaybından sonra, nezarete gelebilir.

Ancak 4. Avcı Taburu ve kendine katılanlar çoktan Ayasofya ve Sultanahmet Meydanlarını tutmuşlardır.95 Zabitlerini kışlaya kapatan askerler sokaklara hâkim olup güçlerinin farkına vardıktan sonra, herhâlde içlerine katılan ve harekete sıcaklık ve sertlik katmak isteyenlerin de tahrikiyle, silâh kullanmaya başlarlar. Kendine bir kısım medrese talebeleri de katılınca bütün ulemayı ve talebeleri zorla yanlarına almak isterler.96

***

Askerin Sultanahmet’te, Meclis-i Mebusan’ın önünde toplanıp “Şeriat isteriz” şeklinde ifade ettiği isteklerinin ne olduğu üzerinde söylenebilecek ilk şey bu sözün “yapılanları tasvip etmiyoruz” mânâsıyla anlaşılması gerektiğidir. Bu Osmanlı cemiyetinde Müslümanların içtimaî, siyasî ve hattâ her türlü taleplerini ifade kâfi gelen bir beyandır. İsteklerin en kısa, en veciz ve ihatalı bir ifadesidir. Günün meseleleri ve dertleri muvacehesinde de muhtevasını kendiliğinden kazanmaktadır.

Hasan Fehmi’nin katlinden altı, cenazesinden sadece beş gün sonra ortaya çıkan 31 Mart Vak’ası’nda (13 Nisan 1909) dikkati çeken ilk hususun Avcı taburları içinde H. Fehmi’nin hemşehrilerinin, yâni Arnavutların bulunmasıydı. Bunların miktarına tâyin mümkün ve esasen mühim de değildir. A. İhsan’ın “Avcı taburu yâni Arnavutlar” demesi bu bakımdan mânidardır.97 Bu itibarla avcı askerlerini “Hasan Fehmi’nin intikamını isyana bahane ettiler” ifadesiyle98 anlatmak, cemiyetimizde hâlâ kuvvetle câri olan hemşehrilik hissiyatı veya saplantısı (paranoya) göz önüne alınırsa, çok makûl ve mantıki görünmektedir. Bu, en azından, isyanın vesilesi ve en kuvvetli sebeplerinden biridir.99 Bu bakımdan isyan esnasında bir askerin:

***

-Biz Rumeli’de hürriyet ve adalet için çalıştık. Hürriyet alındı ama, köprü üstünde adam öldürülüyor da katili tutulmuyor. Adalet nerede kaldı? İşte biz adalet ve kısas istiyoruz yollu şikâyetleri bu gibi yorumların bir delili olarak görülebilir. 100

Meclis-i Mebusan’ın önünde “Şeriat İsteriz” diyen askerlerden “Meşrutiyeti istemeyiz” nevinden bir şey yükselmemesi de dikkate değer. Düşmanlıkları İttihatçılara ve ordudaki temsilcileri saydıkları mektepli zabitlere idi. 101 Harekete katılan medreseliler ve kadro harici bırakılan alaylılar ve öyle anlaşılıyor ki muhaliflerin de, katkılarından sonra askerlerin talepler listesi genişleyerek son şeklini almıştı. Bunlar, İT’ye karşı olan hemen bütün zümrelerin müşterek talepleriydi: 102

***

1-   Kabinenin istifası,

2-   Meclis-i Mesuban’dan Ahmet Rıza, Hüseyin Cahit, Cavit, Rahmi (Arslan) ve Talât Bey’in ihracı,

3-   Alaylı zabitandan açığa çıkarılarak mağdur edilenlerin iadeleri,

4-   Ahkâm-ı Şer’iyenin tatbiki,

5-   Kâmil Paşa’nın sadârete, Nazım Paşa’nın Harbiye Nezareti’ne getirilmeleri,

6-   İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin dağıtılması,

7-   Erbab-ı kıyam hakkında aff-ı şâhâne ilânı,

8-   Meclis-i Mebusan riyasetine İsmail Kemal Beyin seçilmesi.

***

Avcı taburları 1. gün sonunda ve hele dökülen kanlardan sonra esas itibariyle aff-ı şâhânenin peşine düşmüşlerdi. Aynı akşam çıkan aff iradesinden sonra gece şenlikler yapılmış ve 14 Nisan’dan itibaren isyanın ateşi nispeten düşmeye başlamıştı.103 Ancak 1 Nisan gecesi aff şenliklerinde silâh atılması İstanbul’da dehşet yaratmıştı. 13 Nisan’da Hüseyin Hilmi Paşa kabinesi yerine kurulan Tevfik Paşa kabinesine askerin hürmet durduğu Teseliya kahramanı İbrahim Ethem Paşa, Harbiye Nâzırı olarak, dahil edilmiş; Mahmut Muhtar Paşa kendisini, hiç şüphesiz öldürmek için arayan askerlerden, İstanbul’u terk ederek, kurtulabilmişti. O’nun yerine de, ünlü Tanzimat Devri adamı Âli Paşa’nın dâmâdı Nâzım Paşa I. Ordu Kumandanlığı’na getirilmişti. Bu arada Ahmet Rıza da Meclis-i Mebusan reisliğinden istifa etmişti.104

Bu arada gelebilen az sayıda mebus ile çalışan Meclis’te Şeriat için Alaylılar tarafından yapılan konuşmaların sonu meselenin en hassas ve gerçek noktasını ortaya koyuyordu. Alaylılar konuşmalarını açığa çıkarıldıkları ve çoluk-çocuklarıyla beraber perişan oldukları yolundaki şikâyetle bağlıyorlardı.105

***

Meclis-i Mebusan’da, Meşrutiyet’in ilk dokuz aylık tatbikatının dinî tepkisini ise askerleri temsilen Fatih dersiâmlarından Hoca A. Rasim Avni Efendi ifade etmişti.106

14 Nisan’da isyana karşı Rumeli’de gönüllü toplanmaya başlanmıştı. 15 Nisan’da meclis büyük bir ekseriyete çalışmasına devam ederken askerde isyan ateşi düşmeye başlamıştı.107

31 Mart Vak’ası’nın en dikkate değer ve acıklı taraflarından birincisi, asker-sivil, sayısı yüze varan insanın katledilmiş olmasıdır. Bunlardan biri Adliye Nâzırı Nâzım Paşa’dır. Yanlışlıkla, yâni Ahmet Rıza’ya benzetilerek değil, yanındaki Bahriye Nâzırı Rıza Paşa’nın silâh çekmesi üzerine askerin attığı kurşunlarla can vermişti. Rıza Paşa yaralanmakla kurtulmuştu. Ancak Lazkiye Mebusu Emir Mehmet Arslan, öldürmek için peşinde iki yüze yakın avcı askerinin koştuğu Hüseyin Cahit’e benzerliğinin sebep olduğu yanlışlıkla öldürülmüştü. Bu meyanda Şerif Sadık Paşa da bir kaza kurşunuyla hayatını kaybetmişti.108

***

İsyanın, bilindiği kadarıyla, ilk kurbanı Trabzonlu mülâzım İlyas Efendi olmuş ve askerin Karaköy köprüsünden geçmesine mâni olmak isterken vurulmuştu. Genç muharrirlerden Macid Memduh, Ortaköy’de; mülâzım-ı evvel Selâhaddin, Harbiye Nezareti önünde süvari zabiti Rumilıs İspatari isimleri bilinen diğer kayıplardı.109

Cinayetlerden en çok tartışılan ise Asâr-ı Tevfik zırhlısı süvarisi Binbaşı Ali Kabûlî’nin Yıldız’da, II. Abdühamid’in gözleri önünde öldürülmesi olmuştur. Bu isyanın üçüncü günümüzdeki son katil hâdisesiydi ve hep Padişah’ın aleyhinde kullanılmıştı.110

***

3.Sultan Abdülhamid ve 31 Mart Vak’ası

31 Mart Vak’ası’nı duyan hemen herkesin yaptığı ilk yorum Sultan Abdülhamid’in “devr-i meş’um-u istibdadı iade” etmek için, ikinci defa karşı taarruza geçtiğiydi.111 31 Mart’ı yaşayanların seneler sonra yobazları ve zorbaları bizzat kışkırtanın Sultan olduğunu yazmaları bu inancın derinliğini göstermesi bakımından mühimdir.112 Bu hüküm, üzerinde pek düşünülmeksizin bir mütearife alarak kabul edilmişti.113 Bu yorumlar ancak bir sene sonra yavaş yavaş yumuşamış, “yalnız Sultan Hamid’in parmağıyla” meydana gelmediği, iyi ve kötü niyetli birçok vatandaşın katkıda bulunduğu kabul edilmişti.114

Bu meyanda Sultan’ın ünlü Dahiliye Nâzırı Mehmet Memduh Paşa da birçok delil ileri sürerek bu gibi yorumların müdafiî olmuştur.115 Sultan’ın dolaylı yoldan teşviklerinden bahsedenler de Ali Kabûlî’nin katlini ilk delil olarak ortaya sürüyorlardı.116 Meseleyi daha genişletip esas tahrik merkezinin saray olduğunu iddia edenler de vardı.117

***

Her şeyden önce yaşlılık çağında olan ve şiddetten iğrenen Padişah’ın böyle bir siyasî maceraya atılmasının mantıkî delili bulunmamaktadır. “31 Mart hâdisesinde benim katiyen medhalim yoktur” diyen Sultan’ın evrakı arasından çıkan bâzı jurnallerin çevresinde olan biteni merak etmekten başka bir şeye yorulamayacağı açıktır. Gazetecilere ise dehşete kapıldığı aleyhteki neşriyata cevap verilmesi için ihsanda bulunduğu anlaşılıyor. 118 Ali Kabülî hâdisesinde ne kadar büyük bir üzüntü duyduğu bilinmektedir.119

Nitekim daha sonra, bu işte bir dahli olmadığı yolundaki yorumlar hâkim olmuştur. Günümüzde artık bu gibi yorumlar tartışılmaya değer bile görülmemektedir.120

4.Talebe-i Ulûm ve Ulema

31 Mart Vak’ası’na, Avcı Taburlarından sonra katılan ikinci kalabalık zümrenin talebe-i ulûm, yâni medreseliler olduğu açık bir gerçektir. Askerlik meselesinden dolayı bunlardan küçümsenemeyecek bir miktarının İT muhalifleri arasına katıldıkları anlaşılıyor. Ancak hepsinin topyekün ve hâdisenin içinde olduklarını söylemek de mümkün görünmemektedir. Diğer taraftan bâzı ulemânın dinî bir hissiyatla İT’ye muhalif olduğu açıktır.

Bunun en dikkate değer örneği ise Hoca A. Rasim Avni’dir. Herhalde zabıtanın askere “Hocalarla katiyen görüşmeyeceksiniz. Askerlikte diyanet meselesi aranmaz. Allah’tan başka kimse tanınmaz. Padişah ve efrad-ı ahali İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin elindedir” yollu sözlerin veya dedikodularının bu hissî tepkide büyük bir payı olmalıdır.121

Avcı taburu ile bâzı medreselilerin, en azından Mart ayı içinde, bir münasebet kurduklarına dair bilgiler bulunmaktadır. Halbuki Taşkışla’da birkaç misli de Hassa Ordusu eratı bulunmasına rağmen muhalefetin bunlarla bir bağ kurması dikkate değer görünüyor. Çeşitli propagandalarla bunlarda İT’yi korumaktan doğan bir günaha ortak ve âlet olma hâlet-i ruhiyesi yaşatılmış olabilir. Bir başka ihtimâl de Arnavut hemşehriliği olabilir. 122 Askerler köprüyü geçtikleri zaman karşılaştıkları manzara Yeni cami merdivenlerini en üst basamaklarına kadar, bir papatya tarlasını hatırlatan şekilde beyaz sarıklı medreseliler olmuştur.123

***

Burada dikkat edilmesi gereken mühim bir nokta askerlerin içine katılanların daha çok sanıklılar ve hocalar olduğu, halkın bu işte esas itibariyle seyirci alarak kaldığıdır.124 Ancak, asker bu yeni zümreyi tabii bir müttefiki olarak görünce bütün medreseleri dolaşarak talebeleri ve bu arada rastladığı ulemâyı da kendine katılmaya dâvet, hattâ mecbur etmişti.125 Denildiğine göre126 sarıklılar “arasında meydana ilk dahil olan ve askere itidâl ve inzibat tavsiye eden ulema olduğu gibi, tek tek neferlerin kulağına bazı şeyler fısıldayan Derviş Vahdetî taraftarı softalar da görülüyordu.” Bu meyanda Cemiyet-i İlmiye-i İslâmiye çatısı altında toplanan ulemanın Meşrutiyet’ten yana olduklarını ifade eden beyannâmesinin de ruhlara ümit ve teselli verdiğine dikkat çekilmesi ulemanın isyan karşısında tavrını anlamak bakımından mühimdir.127

Netice itibariyle medrese talebelerinin bir bütün hâlinde isyanda yer aldığını söylemek mümkün değildir. Ulema ise Meşrutiyet’ten yana yatıştırıcı tavır içinde olmuş ve Vahdetî etrafında olanlar istisna edilirse isyanın karşısında yer almıştır.

5. Derviş Vahdetî

31 Mart Vak’asının en dikkate değer çehrelerinden biri olan Derviş Vahdetî’nin, çıkardığı Volkan gazetesiyle bazı asker ve medreseliler üzerinde tesirde bulunduğu açıktır. Ancak kendisini doğrudan doğruya tertipçilerden biri olarak görmek zordur. Bununla beraber isyana en çok sahip çıkan ve gazetesiyle asker arasında tahrik ve teşviklerde bulunan en önde gelen gazeteci olduğu muhakkaktır.128

Matbuatın ortaya çıkardığı nevzuhur şöhretlerden biri olan Derviş Vahdetî’nin karışık şahsiyetinin tam bir izahı henüz yapılamamıştır.129 Ancak durum ne olursa olsun isyana onun kadar sahip çıkan ikinci bir şahıs bulmak zordur. O, ertesi gün (14 Nisan) Volkan’da (Nu 104, s. 1) Sultan’a yazdığı açık mektubunda “Bugün Meşrutiyetimizi red etmek, Meclis-i Mebusan-ı Osmanî’yi kapatmak yed-i kudret-i şâhânenizdedir” diyerek Meşrutiyet’in hitamı teklifini, olabilecek en açık ifadeyle yapıyordu.130

***

30 Mart tarihli yazısında da “mezâlim ve istibdadın Şeref sokağının pis murdar elleriyle icra edildiğini yazacak ve İT’nin beş kişilik önder kadrosunun vatan haricine çıkarılmasını ve aksi takdirde heyecanın teskininin mümkün olmadığını cesaretle ileri sürecek kadar cüretkâr olan Vahdetî, ihtilâlin üçüncü günü (15 Nisan) ise zabitsiz ve kumandansız askerlerin bu halini “inkilâb-ı meşru” olarak gördüğünü açıkça ifade ediyordu.131

Derviş Vahdetî’nin isyanın tahrikinde ve cereyanında oynadığı cesur oyuna bakılırsa daha başka çevrelerle, meselâ Kâmil Paşa ve oğlu Sait Paşa ile yakın münasebet için olduğu mantıkî görünmektedir.132 Çünkü bu sıralarda, İT muhalifi hemen herkesin sadrâzam denince hatırına gelen tek isim, İngiliz dostluğunun ve desteğinin yegâne teminatı, sayılan Kâmil Paşa olmaktaydı. Ölünceye kadar da öyle kalmıştı.

6.Kâmil Paşa ve Oğlu Sait Paşa

Meşrutiyet’in ilânını takip eden günlerde en büyük siyasî cazibe merkezi olan İT bir müddet sonra İstanbul’da görünür bir varlık kazandığı nispette de itibarını kaybetmeye başlamış, hele çok fırkalı bir hayatı Meşrutiyet’in gereği sayan münevverlerin nazarında kapanması gereken bir cemiyet olarak görülmeye başlanmıştı. Cemiyet kapanmalı ve fırkalar kurulmalı, siyasî hayatın gerekleri yapılmalıydı.133 İT’nin fırkasını kurmayı ise neticeyi pek değiştirmemiş, cemiyetin bir yönüyle esrarengiz olan varlığı hep devam etmişti. İlk çok partili siyasî hayatın kurulması insan unsurunun arka plâna düşürmesi değil, bilâkis daha ön plâna çıkarması gibi bir netice vermesi dikkate değer bir husustur. Bir bakıma Kâmil ve Sait Paşa gibi kıdemli devlet adamları mühim ve partilerüstü bir rol oynamaya devam etmişlerdi. Hatta câzibeleri ve tasarrufları, İT’nin siyasî makamlara henüz ısınamadığı ilk devrelerde, fırkalardan daha da fazlaydı denebilir.

Bu meyanda Kâmil Paşa da bilhassa bütün İT muhaliflerinin nazarında büyük bir cazibe merkeziydi. İsyan esnasında da, ister ifade edilsin, ister edilmesin, düşünülen biricik sadrâzam, İngiltere’nin mutemedi sayılan, Kâmil Paşa idi. Çünkü daha sonra da olsa, açıkça ifade edildiği gibi, 134 bu mülkün âtisi ve hâli İngiliz desteği ile temin olunabilecekti.”

***

Kâmil Paşa’nın böyle bir siyasî maceraya atılabilecek bir mecâli ve gençliği olmadığı ortadaydı. Ancak oğlu Sait Paşa’nın, devri ve siyasî hayatı yaşamış ve tanımış olanların yazdıklarına bakılırsa, bu isyana Vahdetî’yi ve gazetesini destekleyerek ve Arnavut askerleriyle, İsmail Kemal vasıtasıyla, irtibata geçerek ve para yardımında bulunarak katkı yaptığı mantıken de doğru görünmektedir.135 Cezalandırılmaması, İngilizlerin Kâmil Paşa’ya gösterdikleri cemilenin İT tarafından, hele isyan bastırıldıktan ve duruma hâkim olunduktan sonra, kabûlünden başka bir mânâya gelmeyeceği açıktır. 136 Sait Paşa’nın isyandaki rolüne işaret eden Sultan Abdülhamid’in bu meselede sadece gerçeğe işaret etmek istediği muhakkaktır. Çevresinde olup biteni büyük bir tecassüsle öğrenmeye çalışan Sultan’ın verdiği bilgilerin ihtimal payı, taşımayıp gerçek olduğu açıktır.137

7.Sabahattin Bey ve Ahrar Fırkası

Sultan Abdülhamid’in kızkardeşi Seniha Sultan ile Mahmut Celâlettin Paşa’nın iki oğlundan birincisi olan Mehmet Sabahattin Bey, bâzı taraflarıyla, hâlâ yakın tarihimizin gereği kadar tanınmayan şahsiyetlerinden biridir. Siyasî hayatımızda fikrin temsilcisi gibi kabûl edilmesine rağmen siyasî ihtiraslarının ne kadar büyük ve derin; kendisinin ne derece gözükara bir muhteris olduğu henüz bilinmemektedir. Bu itibarla taraftarlarının kurduğu fırkanın reisliğini küçük görüp kabul etmeyecek kadar üst seviyedeki siyasî makamları düşündüğü muhakkaktır. Ahrar Fırkası’nın reisliğini reddetmesi bu bakımdan mânidardır.138

Ancak siyasî makamlardan müstağni gibi görünen Sabahattin Bey’in, en azından 1906 senesinden beri siyasî makamlardan herhangi birine değil, doğrudan doğruya tahta talip olduğu ve bu arzusunun açıkça ifade ettiği söylenebilir. Çünkü, imzasız olarak neşrettiği “Usül-ü Veraset-i Saltanatın Tebdili Meselesi ve Millet” başlıklı beyannamesini Paris’teki Milli Kütüphane’ye, usûl gereği derleme nüshası olarak, imzasıyla vermiş (4 F, Piece 1304) olması bu yoruma imkân ve zemin hazırlamaktadır.139

Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de hanedanın kadın mensuplarının tahta geçebileceğini ancak şu ifadelerin müsaadesi nispetinde, yazıya dökebilmiştir: “Veraset-i Saltanat Kanununun tâdil veya tebdilini mucip esbab-ı hakikiye-siyasîye zuhur ettiği takdirde esbab-ı mezkûrenin terakkiyat-ı hazıra-ı medeniyeye göre tedkiki ile ona göre ittihaz olunacak ahkâm-ı kanuniyenin lüzum ve adem-i lüzumunun tayin etmek hakkı millete, milletin mebuslarına râci bir hakk-ı sarihtir.”

***

Sabahattin Bey hakkında, kendisini çok yakından tanıyan Mevlânzâde Rifat’ın yazdıkları140 da bu hükmün diğer delilleri olarak takdim olunabilir: “Bu kıyam-ı azim, büyük bir emel takip eden ve bu emel ve hayâl ile dimağı işbâ edilen prens lâkabıyla sınıf ve ayarı arasında temayüz eden Dâmâd Mahmut Paşa mahdumu Sabahattin Bey tarafından tertip ve ihzar edilmiştir.” Bu kıyam hacaletle değil, muvaffakiyetle neticelenmiş olsa idi, yâni Abdülhamid hâlledilip, Sultan Mehmet Reşat hazretleri iclâl, rüeya-yı inkilâp da birer birer katlolunup İttihat ve Terakki Cemiyeti mahvedilebilseydi ve bu suretle de nüfuz-u hükûmet Prens Sabahattin Bey’in gizli eline geçmiş olsaydı, Sultan Mehmet Reşat hazretlerinin hilminden ve kendilerine olan teveccühlerinden bilistifade anka-yı emel, tac ü taht aramaya koyulacaktı.

Tasavvur fevkinde cinayetler, hıyanetler irtikâp edilip- selâmet-i vatan- defterine kaydedilecekti.” “Büyük emel besleyenler, emelleri tac ü taht olanlar, furuk-u siyasîyeye girmeleri, âlem-i siyasette açık bir alın ile görünmeleri-nazariyat-ı ahire-i siyasîyeye göre muvafık değil imiş! Furuk-u siyasîyeyi, hattâ bütün insarları âlet etmeli imiş, hattâ mahveylemekten dahi çekinmemeli imiş! İşte Sabahattin Bey’in düstur-u siyaseti!.” “Vehasıl yevm-i muazzez-i hürriyetimiz ağraz-ı şahsiyeye dahi meydanlar açmıştı. Hattâ Sabahattin Bey gibi efkâr-ı ahrarânesiyle şöhret bulan zât-ı muhterem de taç yakalamak derecesindeki hırs ve hayâl tazelenmişti.”

***

Müstakbel ve yıpranmamış bir veliaht gibi kenarda durmaya ve partilerden uzak kalmaya itina gösteren Sabahattin Bey’in isyanın hemen öncesinde, belki de bir ara fikir olarak, Reşat Efendi’yi tahta geçirmeyi düşündüğü veya bu plânla kendisinden yüz bin lira, yakında vuku bulacak kanlı ihtilâlin mâliyeti için, talep eylemesi de bu meyanda yeni delil olarak görülebilir.141

Sabahattin Bey’in isyan öncesinde bâzı Bahriyelilerle münasebette bulunduğu, meselâ Âsâr-ı Tevfik zırhlısı suvarisi Binbaşı Ali Kabüli ile daha önceden anlaştığı, süt kardeşi vasıtasıyla haber göndererek Yıldız’a doğru, hiç değilse kuru-sıkı birkaç top atışı teklifinde bulunmasından, anlaşılıyor. A. Kabûlî bu durumu öğrenen askerler tarafından katledilmiştir. Diğer taraftan Avcı taburlarıyla münasebetini, o sıralarda Ahrar’ın reisi olarak kabûl edilen İsmail Kemal vasıtasıyla kurmuş olduğu ihtimâl dahilinde görünüyor. Mevlânzâde Rifat’a söylediği;

-İşte biz durur durur da meydan-ı siyasete böyle atılırız!. Mirim ahvâli nasıl gördünüz!

***

Sözü, metne ve plâna sığmayan isyandan haberi bulunduğu şeklinde yorumlanabilir. Ancak kendisinin isyandan beklediği ile ortaya çıkan neticenin birbirinden çok uzak olduğunu anlaması uzun sürmemiştir.142

İsyan dolayısıyla tevkif edilen Sabahattin Bey, Mahmut Şevket Paşa’nın emri üzerine serbest bırakılınca Avrupa’ya gitmiş ise de bu tahliyesini masumiyetine delil olarak kabul etmek mümkün değildir.143

Bu arada İsmail Kemal’in isyan içindeki durumu da hayli dikkate değer görünmektedir.144 Burada işaret edilmesi gereken ilk şey kendisine “baba” olarak hitap eden askerlerden gördüğü büyük saygıdır. Diğer taraftan adetâ askerlerle saray arasında bir arabulucu rolünü üslenmiş gibi görünmektedir. Bu arada Meclis-i Mebusan reisliğine getirilmesi (13 Nisan) ve bu makama getirilmesinin askerler tarafından teklif edilmesi bu bâdireden beklentisinin, o sırada Ahmet Rıza’nın işgal ettiği bu makam olduğu anlaşılmaktadır. Arnavut asıllı askerlerin nazarındaki itibarının bu isyanda mühim bir pay sahibi olduğu düşünülebilir.145

***

Ahrar Fırkası mensubu olmamakla beraber, gazetesi Serbestî ile bu fırkanın en sadık ve II. Meşrutiyet Devri’nin de en ateşli gazetecilerinden biri olan Mevlânzâde Rifat da Sabahattin Bey’in çevresinde bulunanlardan biriydi.146 Vak’a öncesinde gerek Sultan Abdülhamid’in gerekse İT’nin aleyhindeki neşriyatıyla siyaset sahnesini ısıtanların başında gelenlerdendir. Hâdise hakkında Mısır’da yazdığı kitabı bilhassa mühimdir. Buradaki itiraflarından anlaşıldığına göre hâdisenin çıkışından haberdar değildi.

Ancak başladıktan sonra yönlendirmeye çalışanlardan biriydi. Yakın dostlarından Erkân-ı harp zabitlerinden Feyzioğlu Ali Galib’in, ordunun hürriyeti kurtaracağı yolundaki ikazı üzerine, biraz da vak’anın dehşetinden ve şiddetinden ürkerek, 14 Nisan’dan itibaren itidal tavsiye eden yazılar yazmıştı. Bununla beraber, ifade edildiğine göre, irtica ile bir münasebeti anlaşılamamış ise de neşriyatından dolayı matbaasının tamamen kapatılmasına ve on sene müddetle sürgün edilmesine karar verilmişti.147

8. 31 Mart Vak’ası ve İngilizler

31 Mart Vak’ası’nın en çok tartışılan, hattâ üzerinde müstakil kitaplar yazılan tarafı, bunda esas rolü İngilizlerin oynadığı ve vak’anın doğrudan doğruya bir İngiliz tertibi olduğu inancıdır.148

Bu hükmün maddî ve mantıkî delilleri henüz bulunamamıştır. Son zamanlarda bu yorumun sakat bir mantığa bina ettirildiği yolunda da karar veren tarihçiler görünmektedir.149 Gerçekten de İngiltere’nin iç siyasete, hele İT aleyhine müdâhalede bulunmaları için herhangi bir ihtiyaçları yoktu. İT, İngiltere’ye karşı değil, bilhassa İngiltere taraftarıydı. Zaten İngiltere’nin dostluğunu ve tabiî desteğini kazanmak Meşrutiyet talebinin en büyük gerekçesiydi. Böylece Meşrutiyet sayesinde İngiliz dostluğu kazanılacak, devlet yok olmaktan kurtulacaktı. Kısaca aslî talep İngiliz desteğiydi. Meşrutiyet bunu temine yarayacağı için isteniyordu. Ama ümitler gerçeklerin katılığında parça parça kırılmıştı.150

***

Meşrutiyet’ten çok şey ümit edenlerin bilmedikleri ilk mühim gerçek İngiliz diplomasisinin 1877­1878 Osmanlı-Rus Harbi sıralarında köklü bir değişik geçirdiği ve Osmanlı toprak bütünlüğünü koruma düsturunun terk edilmiş olduğuydu. İngiltere bunun bir neticesi olarak kendisine stratejik bakımdan gerekli saydığı Kıbrıs’ı ve Mısır’ı işgâl etmek yoluna başvurmuştu.151 Bundan haberi olmayanlar İstanbul’da İngiliz elçisinin arabasını çekiyordu.

Halbuki diğer taraftan İngiltere için Meşrutiyet’in ilânı, belki de gereğinden fazla, büyük bir tehlike olarak telâkki ediliyordu. Bu hareketin başarıya ulaşması ve daha da kötüsü İngiltere’nin çok değer verdiği iki sömürgesindeki milliyetçi ve hürriyetçi hareketlere örnek olması ve tahrik vesilesi olarak görülmesiydi.152 Bu ihtimâlin gerçekleşeceğine dair herhangi bir işaret bütün Meşrutiyet Devri (1908-1918) boyunca görülmediğine göre İngiltere’nin herhangi bir müdahalesi için bir sebep de ortaya çıkmamıştı.

31 mart vakası

Buna rağmen isyanda İngiliz parmağı yolunda yapılan edebiyat büsbütün temelsiz de değildir. Bilhassa ortada çok dolaştığından bahsedilen elçilik baştercümanı (1908-1920) Gerard Fitzmaurice’in şahsı bu gibi yorumlara sebep oluyordu. T. E. Lawrence’e göre taassup derecesinde Katolikti. Masonlarla Yahudilere karşı dinî bir nefreti vardı. O’na göre Jön Türk hareketi ise yüzde elli gizli Yahudi, yüzde doksan beş mason haraketiydi. Bu hareketi şeytan gibi görüyordu. Bütün İngiliz tesirini modası geçmiş Sultan’a ve etrafındakilere tevcih etmişti.153 Fitzmaurice’in, İT aleyhinde bulunmak hasebiyle, bu yorumlara sebep olduğu açıktır. Şahsen isyana katıldığı hakkında ciddî bir delil yoksa da kalben isyancıların yanında yeraldığı muhakkaktır.154

9. 31 Mart Vak’ası’nda Tarifsizler

31 Mart Vak’ası’nın tam ve nihaî bir yorumun yapılması, herhâlde hiçbir zaman, mümkün olmayacaktır. Çünkü hâdisenin çok taraflı olması ve bunlardan bazılarının hâlâ meçhûl kalması buna mânidir. Hâdise içinde bulunduğu ifade edilen ve tam bir tarifi yapılamamış olan kişilerden bahsedilmesi ortaya hâlli gereken başka bir bilmece çıkarmaktadır. Bu gibi kişiler o zaman dikkati çekmiş, ancak bir merak ve araştırma meselesi yapılmamıştı. Bilhassa askerleri mektepli zabitlere karşı kışkırtan veya medreselere gidip Şeriat’ın elden gittiğini söyleyerek isyana katılmaya dâvet eden bozuk Türkçeli bu şahısların Türk ve Müslüman olmadıkları muhakkak ise de tahminden öteye bir şey söylemek mümkün görünmemektedir.155

Gerçekten 31 Mart Vak’ası bilmecesinin en mühim parçaları arasında bu gibi hâdiseler de bulunmaktadır. Herhâlde Ahrar Fırkası yanında yer alan Hınçak takımından Ermeniler veya yine fırka ile işbirliği içinde olan Rumlardan bâzıları fiilen katkıda bulunmuş olabilirler tahmini şimdilik mümkün görünmektedir.156

III. Hareket Ordusu ve İsyanın Sonu

31 Mart Vak’ası “kabe-i Hürriyet” Selânik’e ünlük ittihatçılardan İsmail Canbulat tarafından “Meşrutiyet mahvoldu” cümlesinden ibaret bir telgrafla bildirilmişti. 157 Haber büyük bir infial yarattı. Her dinden ve unsurdan gönüllü yazılmaya başlandı ve askeri depolardan silâh ve elbise dağıtıldı. Gönüllüler arasında Türklerden başka çok miktarda Bulgar, Rum, Yahudî, hattâ ifade edildiğine göre Girit köylüleri de bulunuyordu. Bu arada Sandanski ve Paniçe gibi Bulgar komitecileri de bunlara dahil olmuştu.158 Jön Türklerin nazarında köhne Bizans ve kötü kader sayılan İstanbul üzerine nerdeyse bütün Rumeli yürüyordu.

İT bir taraftan İstanbul’a nihaî ve kat’î darbeyi vurmaya hazırlanırken, diğer taraftan da, kendi önderliğinde, ittihad-ı anâsırın gerçekleşebileceğini göstermek istiyor gibiydi. Ancak kuvvetlerin teşekkül şekli ve hele İstanbul’daki davranışları hiçbir zaman kabul edilememiştir.159 Hareket Ordusu’nun toplanması, daha doğrusu bütün Rumeli’nin karşı temin eden şahıs ise, isyan üzerine hemen İstanbul’u terk edip, karargâhını Ayastefanos’ta (Yeşilköy) kuran bir numaralı ittihatçı Talât Bey’di.160

***

Hareket Ordusu’nun İstanbul üzerine yaptığı harekâtta bir başka mesele Yeşilköy’de kumandasının Hüseyin Hüsnü Paşa’dan Mahmut Şevket Paşa’nın eline geçmesidir. Bunu Alman siyasetinin başarısı olarak yorumlayan görüşler de vardır.161 Ancak daha sâde ve gerçekçi bir yorumla bu büyük hareketin şerefini ve kumandasını M. Şevket Paşa’nın başkalarına bırakmak istemediği söylenebilir.162

İstanbul’da siyasî hayat sükunete kavuşurken selânik’ten Binbaşı Muhtar Bey kumandasındaki ilk Hareket Ordusu birliği de isyanın üçüncü günü (Perşembe, 15 Nisan) yola çıkmıştı. Ertesi gün yeni kabine âzâları Cuma selâmlığından önce yemin ettiler. O gün 31 Ağustos 1876’da tahta çıkan Sultan Abdülhamid’in son Cuma selâmlığı olmuştu. Cumartesi günü İstanbul’da Meşrutiyet aleyhinde bir hareket olmadığı hakkında izahat vermek için Selânik’e ise Çatalca’daki öncü birliklere birer heyet gönderildi.163

***

Ancak Meşrutiyet “Cemiyet” demekti ve Cemiyet varsa Meşrutiyet’ten bahsedilebilirdi. Cemiyeti İstanbul’dan kovan bir Meşrutiyet İT tarafından ne kadar ciddiye alınabilirdi. Son Cuma selâmlığının yapıldığı gün Hareket Ordusu dört koldan İstanbul üzerine yürüdü.164 İstanbul’daki son mukavemet görüşü ise Ferik Memduk Paşa’nın gelenlerin Türk ve Müslüman olduğunu söylemesi, Sultan Abdülhamid’in ise şiddetten ve kandan nefret derecesinde kaçınması üzerine zaten taraftar bulmamıştı.165 Ancak bu meyanda Hareket Ordusu’nun İstanbul içinde top ve tüfek kullanabileceği de akla gelmiyordu.

H. Cahit’in ifadesine göre Hürriyet Ordusu’nun İstanbul’u fethetmesiyle yeni bir devir açılmıştı ve esasen Abdülhamid’in yerinde bırakılması büyük bir hatâ idi.166 Ancak manzaranın bu derece romantik bir yoruma müsait bir tarafı yoktu. İstanbul’da “adetâ dahilî bir harp oldu.”167 Mecmu telefat, A. Refik’e (a.g.e. s. 69) göre, birkaç yüze baliğ olmuştu, ama hâlâ tam bir araştırması yapılmış değildir. Yapılan bir insan avından başka bir şey değildi. Camilere sığınan bâzı medrese talebeleri Bulgar komitecileri tarafından boğazlanmıştı.168 25 Nisan’da İstanbul’a tamamen Hareket Ordusu hâkimdi. 15-16 Haziran 1826 tarihindeki Vak’a-i Hayriye’den beri İstanbul’da ilk defa bu kadar çok kan dökülüyordu.169 Bunun bir siyaseten katl dışında gerekçesi de yoktur. Bu meyanda Taşkışla’da toplu-tüfekli çarpışmalar olmuş ve kışla büyük ölçüde tahrip edilmişti.170

IV. 31 Mart Vak’ası’nın Neticeleri

31 Mart Vak’ası hakkında yapılan araştırmalar esas itibariyle cereyan tarzı ve sebepleri üzerinde yoğunlaşmış ve neticeleri itibariyle, nispeten, ihmâl edilmiştir. Halbuki vakâ doğurduğu getirdiği neticeleri bakımından daha mühimdir. Bu çerçevede daha çok siyasî neticeleri üzerinde durulmuştur. Halbuki daha geniş ve derin tesirleri olduğu bir gerçektir. Ancak İT’nin geliştirdiği 31 Mart Vak’ası ve irticai edebiyatının, günümüze kadar devam eden tahakkümüyle bu tesirler gereği gibi araştırılamamıştır.

31 Mart Vak’asının neticeleri çeşitli başlıklar altında toplanabilir.

1. Örfi İdareli ve Darağaçlı Siyaset Devri

İT’nin daha Meşrutiyet’in ilânından önceki günlerde başlattığı kanlı bir siyasî hayatı olmuştu. Bilhassa Selânik’te, hafiye ve Abdülhamid’in adamı olduğu gerekçesiyle insanların katledildiği, bizzat mensupları tarafından ifade edilmişti. Edirne’deki askerî isyanın müsebbibleri asılmış ve İstanbul’da da, sokaklarda, gündüz veya gece karanlığında da benzer gerekçelerle cinayetler devam etmişti.

31 Mart Vakâsı’nda da, Balkan ve bilhassa Bulgar komitecilerinin yaptıkları katliâmın halkta ne gibi hissî tepkilere sebep olduğunu tahmin etmek hiç de zor değildir. Halk asılanların hâlini gördükçe dehşet içinde kalıyor, daha önce hiç şahit olmadığı bu manzaraların makûl ve rahatlatıcı bir yorumunu yapamıyordu. Bayezit Meydanı’ndaki darağaçları görmemesi için çocuklar yan sokaklardan dolaştırılıyordu.171

***

31 Mart Vak’ası’ndan dolayı, biri gıyapta olmak üzere, yetmiş idam kararı verilmiştir. 172 Mahkûmlar arasında Kabasakal Mehmet Paşa, Yusuf Ziya Paşa, Sermusahip Cevher Ağa,173 Şura­yı Devlet âzâlarından Mehmet Tayyar Bey, el-Adl ve Protesto gazeteleri muharriri ve Hoca Tahsin Efendi’nin esenlerinin nâşiri Nâdirî Fevzi Efendi174 ve Derviş Vahdetî ile asker ve sivil şahıslar bulunuyordu.175

İstanbul’dan kaçanlardan İzzet Holo ve oğlu Abdurrahman, Mabeynci Faik Bey, Selim Melhame ve Kâmil Paşazâde Sait Paşa’nın rütbe ve nişanlarının alınmasına ve emlâkinin de haczine Divan-ı Harb-i Örfi tarafından karar verilmişti. 176

İdam cezalarının gerekçesi “tarz-ı hükümeti tağyir ve tebdile teşebbüs” idi.177 Uzun zaman tartışılan meselelerden biri de idam cezaları olmuştur. Asılanlardan Kabasakal Mehmet Paşa’nın vak’a esnasında Orhaneli’nde (Atranos) olduğu ifade ediliyordu. İstanbul’a getirilmiş ve hayatının hesabı sorularak asılmıştı.178 Asılanlardan biri de isyana çavuş kıyafetiyle katılan ve Almanya’da tahsil görmüş bulunan bir yüzbaşı ve diğeri de isyancıları temsilen meclise gelen bir binbaşı idi.179

***

Bayezıt meydanında 4. Avcı Taburundan Onbaşı Selim bin Veli, Onbaşı Rifat bin Ömer, Onbaşı Hamdi bin İslâm, Çavuş Amir bin Destan, Başçavuş zenci Ali bin Abdullah; Ayasofya meydanında çavuş Hamdi bin Yaşar, çavuş Hazım bin Bayram, Yedinci Alay I. Tabur binbaşılığından açıkta Yusuf Efendi, 1. Avcı Taburu tüfekçi ustası Arif ve oğlu bölük emini oğlu Mehmet; Eminönü’nde yine 4. Avcı Taburu’ndan Onbaşı İbiş bin Hüseyin, Kunduracı Onbaşısı Ali, Onbaşı Ali Bin Osman idam edildiler. 180 İdamlar Kasımpaşa, Beşiktaş ve Bayezit’te daha sonraki günlerde de devam etmişti.181 Bir günde on yedi kişinin asıldığı günleri, devri intikal edenlerin, unutması mümkün olmamıştır.182

Bu arada önceki idamsız devri hatırlatanları ve hasretle ananlara ise Hakan-ı Sâbıkın “kendini millete karşı âdil ve merhametli göstermek için idam cezasını tehir ettirmiş” olduğu cevabı veriliyor ve “ibret-i müessire olmak üzere” cezanın tatbiki müdafaa ediliyordu.183 Hattâ Tanin’e göre Divan-ı Harpler “payitahtta tathirat-ı külliye icra”ında bulunmuştu.184 Harekete katılan askerlerin en talihlileri ise Rumeli’ye yol inşaatında çalıştırılmak üzere, takım takım yollanmışlardı.185

***

Rütbe sökme cezaları Harbiye Nezareti (Bayezıt) meydanında asker ve zabitan huzurunda tatbik edilmiş ve karar Yüzbaşı Rıza Bey tarafından okunduktan sonra Sertüfekçi Müşir Tahir ve Tüfekçi Tahir Paşa’ların rütbeleri alınmıştı. 186

2.Muhalefetsiz Fırkalı Hayat

İT cemiyeti 31 Mart Vak’as’ının takiben Selânik’e taşınırken mühürlü itimatnâmesi olmayanların da kendi adına konuşmasını yasaklamıştı.187 Ama artık İstanbul’da muhalifler de konuşuyordu. Meclis’te ise sadece İT Fırkası kalmıştı.

31 Mart Vak’ası’nı fırsat bilip İT aleyhindeki düşüncelerini bütün açıklığıyla yazan gazeteciler ve muhalifler “selâmet firardadır” diyerek Hareket Ordusu girerken İstanbul’u terk etmişlerdi. Bunlardan İkdam sahibi Ahmet Cevdet (Oran) ve sermuharriri Ali Kemal ve Serbestî sahibi Mevlânzâde Rıfat hakkında Divan-ı Harp tarafından celpnâme çıkarıldı. On beş gün içinde gelmedikleri takdirde hukuk-u medeniyeden iskat ve malları haciz altına alınacaktı. Buna rağmen İT’nin adaletine iltica etmek cesaretini kendilerinde bulamamışlardı.188 Gittikleri Yunanistan’da da İT’nin alâkasından kurtulamamışlardı. Berat Mebusu İsmail Kemal, Ergiri mebusu Müfit, Sinop Mebusu Rıza Nur ve Ali Kemal’in189 hudut dışına çıkarılması İT tarafından Yunan hükümetinden talep olunuyordu.190

***

Yeni Gazete sahibi Abdullah Zühtü, önce tevkif edilip sonra bırakılan Sabahattin Bey ve Ahrar’ın diğer mensupları da İstanbul’u terk etmek zorunda kaldılar.191 Bu idamlar, tevkifler, firarlar ve Örfi idarenin ilânı üzerine tekrar istibdadın pençesine düşüldüğü şeklindeki yorumlara hak vermemek pek de mümkün görünmüyordu.192

31 Mart Vak’a’sının iktidara verdiği en büyük ve keskin siyaset vasıtası ise irtica mefhumu oldu. Vak’a’ya kadar esas itibariyle Meşrutiyet aleyhtarı hareketler için bütün tarafların birbirlerine karşı kullandıkları bu suçlama bundan sonra muhaliflere karşı kullanılan en müessir silâh ve temyiz imkân olmayan bir mahkûmiyet kararı oldu. İT muhalifleri irtica suçlamasının çok yapılmasından ve tarif edilmemiş olmasından ancak şikâyetle yetinmek zorunda kalıyordu. Doğrusu İT de her sıkıştığında 31 Mart edebiyatı yapıyor, iç isyanlara irtica teşhisi koymak ilk işi oluyordu.193

3.Yıldız Yağması

Yıldız yağması meselesi 31 Mart Vak’ası’ndan, daha doğrusu II. Abdülhamid’in hâllinden beri ciddi bir araştırmaya mevzu teşkil etmemiş ve sadece dedikodusu yapılagelmiş bir bahistir.194 Vakânın, Yıldız hazinelerine elkoymak için bizzat İT tarafından tertip edildiğine dair görüşler de bulunmaktadır.195 Ünlü Bulgar komitesi Sandanski’nin de yağmadan hissedar olduğuna inanılmaktadır.196 Sultan’ın hâllini takiben satışa çıkarılan Saray eşyaları çok nispetsiz fiyatlarla satılmıştı. Bu satıştan çok bir yağmaya benziyordu. Satışta yolsuzluk yapanlar Hurşit Paşa tarafından tespit edilmişti.197 Ordunun zabitlerinden olan Rahmi Apak da bâzı İT mensuplarının Yıldız’da yapmacılık yaptıklarını açıkça yazmaktadır.198

4. Sultan Abdülhamid’in Hâlli

Sultan Abdülhamid’in tahtında kalması II. Meşrutiyet’in en büyük hatâsı ve eksikliği olarak görülmüştü. Ancak elden de bir şey gelmemişti. 31 Mart Vak’ası duyulur duyulmaz siyasî hayata yeniden ağırlığı veya kendine karşı olanlar bakımından bir kabûsu çökmüştü. Hareket, Sultan’ın Meşrutiyet’e karşı bir darbesi şeklinde yorumlanmıştı. Çünkü harekette İT aleyhtarlığı açıktı, ama Sultan aleyhinde herhangi bir tezahürat yoktu.

Sultan’ın hâlli için müsait hava daha Hareket Ordusu İstanbul’a girmeden doğmuştu. 31 Ağustos 1876’dan beri Devlet-i Aliyye’nin kaderine hâkim olan ve aleyhinde bir hiciv külliyatı teşekkül eden Sultan’ın ve adamlarının tarih sahnesinden çekilmeleri 27 Nisan 1909’da vuku buldu.199 Bu sadece Sultan’ın değil, saltanatın ve tahtın da siyaset meydanından ve devlet hayatından cismen çekilmesi ve sadece ismen kalmasıydı. Bu aynı zamanda sadece bir Sultan’ın değil, otuz üç senelik büyük bir siyasî tecrübenin ve birikimin de tarih sahnesinden sürgün edilmesiydi.200

***

“Şimdi daha münsif olmak için denebilir ki, eğer Abdülhamit hâlledilmese idi bu siyasetin neticesi bu derece feci olmazdı. Neden? Bir kere Abdülhamit kendi hukukunu bilecekti ve Meşrutiyeti ikinci bir defa ilân ettikten sonra, onun tekrar mahvetmenin kendisi için tehlikeli olacağını idrakten aciz olmadığından, milletin de hakkına riayet eder ve muvazeneli bir idare meydana gelirdi. Tabiî bu suretle, Cemiyetle muhaliflerinin mücadelesi mahalle kavgası şeklini almaz, Trablusgarp Harbi olmaz ve Balkan Harbi zuhur etmezdi. Umumî harbe de girilmesine mâni olması ihtimali de kuvvetle varitti. Zekası vehmine galebe ederek artık meşrutî bir Padişah olarak icra-i saltanatı tercih etmesi kaviyen memuldü.” Yerine tahta geçen Mehmet Reşat’ın siyasî varlığı ve iradesi bir hiç mesabesinde idi.201

5. İT’nin Hudutsuz ve Kayıtsızİktidarı

31 Mart Vak’a’sına İT ile muhalefetin ilk ve son büyük hesaplaşması nazarıyla da bakılabilir. Bu, İT’nin zaferiyle neticelenmişti. Daha sonra İT’nin Hürriyet ve İtilâf Fırkası’na rağmen, siyaset meydanında hep rakipsiz kaldığı söylenebilir. İttihatçıların kendilerine muhalif gibi görünenlere artık hiç tahammülleri kalmamıştı. Harbiye talebelerine bile İT’ye biat teklifinde bulunmaları bu bakımdan çok dikkate değer bir keyfiyettir.202 Fırka hayatı tamamen sekteye uğramış ve gizli bir diktatörlük kurulmuştur.203 Halka göre zaten fırka kavgası, fırka kavgasıydı ve katılmak faydasızdı.

Vak’adan sonra İT eski gücünü ve nüfuzunu yeniden kazanmıştı. Cemiyet eski ürkekliğini ve kararsızlığını tamamen terk etti ve daha kararlı haraket etmeye başladı. Her şeyden önce devr-i sâbıkın hesabını tasfiye etmek için eski devrin adamlarını ve taraftarlarını Adalar ve, Kuzey Afrika’ya ve Yemen’e sürmeye başladı.204

***

Siyasî hayatta sadece İT kalınca ilk zamanlarda ürkülen yüksek siyasî makamlara,205 yânî nezaretlere artık genç önderleri geçmeye başladı. Cavit Bey, Maliye; Talât Bey de Dahiliye Nâzırı olarak kabineye girdiler.206 İT, 30 Ekim 1918’deki Mondros Mütarekesi’ne kadar, A. Muhtar Paşa ve Kâmil Paşa kabineleri hariç, iktidarı hiç elinden bırakmamıştır.

6. Devlet Teşkilâtında Islahat

31 Mart Vak’a’sından sonra devlet teşkilâtında yapılan ıslahatta bu hareketin büyük ve tayin edici bir tesiri olduğu muhakkaktır. Aynı zamanda bu alanda yapılan icraatı hızlandırdığı söylenebilir. Bu tarafıyla 31 Mart Vak’a’sının şimdiye kadar ihmâle uğradığı bir gerçektir.207 Hareket Ordusu’nun duruma hâkimiyetini takiben gerek askerî ve gerekse mülkî sahada yapılan icraatı şöyle sıralamak mümkündür:

a-Serseri ve Mezenne-i Su Eşhas Hakkında kanun (14 Mayıs 1909).

b-Hareket-i İrticaiyeye İştirak edip de Taburlarında Bırakılması Caiz Görülmeyerek Yol İnşaatında İstihdam Olunmak Üzere Rumeli’ye Sevk Olunan Asakire Tahsis Olunan Mebaliğe Dair Kanun (30 Mayıs 1909).

c- İçtimaat-ı Umumiye Kanunu (9 Haziran 1909).

d- Berrî ve Bahrî Erkân ve Ümerâ ve Zabitanın Tekaüdü İçin Rüteb-i Askeriyelerine Göre Tayin Olunan Mebaliğe Dair Kanun (26 Haziran 1909).

e- Tensikat Kanunu (30 Haziran 1909).

f- Matbuat Kanunu (29 Temmuz 1909).

g- Matbaalar Kanunu (29 Temmuz 1909).

h- İstanbul Vilâyetinin ve Emniyet-i Umumiye Müdüriyetinin Teşkilâtına Dair Kanun (4 Ağustos 1909).

***

Bu kanunla bir bakıma istibdat devri bâkiyesi sayılan Zabtiye Nezareti ilgi edilmiş ve yerine, Fransadaki gibi, Dahiliye Nazareti’ne bağlı ve yine Fransızca’sının tercümesiyle, Emrullah Efendi’nin isim babalığını yaptığı Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti kurulmuş ve yeni başlayan çok fırkalı siyasî hayatın bir gereği olarak ilk defa siyasî şube ihdas edilmişti.208 i- Tasfiye-i Rüteb-i Askeriye Kanunu (7 Ağustos 1909).

İfade edildiğine göre kanun Hareket Ordusu’yla İstanbul’a gelen mektepli zabitlerin ısrarıyla yapılmış ve Harbiye Nâzırı Salih Paşa zamanında tatbik edilmişti.209 j- Cemiyetler Kanunu (16 Ağustos 1909).

Aynı zamanda siyasî partileri de ihtiva ve tanzim eden cemiyetler Kanun, Meşrutiyet’in ilânıyla ortaya çıkan binlerce cemiyeti hukuki bir çerçeveye kavuşturma mecburiyetiyle yapılmıştı.210 Bu defa istim önden gidiyordu.

***

1909 yazında çıkarılan kanunlara211 bakılınca 31 Mart Vak’a’sının yarattığı tesirlerin, kendisinden çok daha büyük ve mühim olduğu görülebilir.

Netice itibariyle 31 Mart Vak’a’sı, en geniş çerçevede II. Meşrutiyet’in bir tepkisi olarak görülmelidir. Harekette çok tarafın payı olması tam bir izahının yapılmasını zorlaştırmaktadır. Ancak hareketi başından itibaren hesaplı ve plânlı bir hareket olarak görmek de mümkün değildir. İT’nin, Sultan Abdülhamid’in veya İngilizlerin bir tertibi olmadığı şeklindeki yorumlar, her geçen gün biraz daha, ağırlık kazanmaktadır. Burada olsa olsa Avcı taburundan bâzı askerlerle bâzı muhaliflerin münasebetinden bahsedilebilir.

***

31 Mart Vak’ası da, kendinden öncekiler gibi, bir askerî hareket olarak dikkati çekmektedir. Ancak hareketin kışla dışına taşması ve içlerine sivil ve asker diğer muhalif unsurların katılması hareketin şiddetini artırmıştır. Bu unsurlardan bâzıları, meselâ bozuk Türkçe ile konuşanlar hakkında tam bir bilgi bulunmaması daha ileri yorumlar yapılmasına mâni olmaktadır.

31 Mart Vak’a’sının mühim bir tarafı hâlâ çok mübalağalı bir şekilde ortaya konulması ve ancak Hareket Ordusuyla sördürülebilmiş gibi büyük bir isyan olarak takdim edilmesidir. Halbuki Hareket Ordusu İstanbul’a yürüdüğü zaman asker çoktan kışlasına dönmüş ve Meclis-i Mebusan mesaisine başlamıştı. İT bu isyanı, iktidarını tam ve rakipsiz şekilde kurmak için kullanmıştır. Bu kullanma günümüzde de devam etmemelidir.

***

Vak’a’nın neticeleri kendisinden daha mühim ve köklü olmuştur. Bu bakımdan daha sonraki icraatta tesiri açıktır. 31 Mart’a daha iyi anlamak için Meşrutiyet icraatinin cemiyetin her sahasında ve bilhassa zihniyet yapısında yol açtığı süratli ve derin tesirlerini araştırmak gerekir. Vak’a bu bakımdan câzibesini hâlâ muhafaza etmektedir.

2 YORUMLAR

  1. Konu hakkında ilerleyen günlerde makale eklemelerimiz olacak, Osmanlı ve Cumhuriyet kategorilerinden takip edebilirsiniz. İlginiz için teşekkürler.

    orhundan.com

Bir Cevap Yazın